Fyodor Dostoyevski: Bu devir, armut piş ağzıma düş diyen bir neslin devridir

Daha fazla sabredemeyerek, hayat yolunda attığım ilk adımları yazmak için oturdum; ama bunu yapmasam da olurdu. Yüz yaşıma kadar yaşasam, bunu yapmaya bir daha oturmam. Hiç sıkılmadan kendi hakkında yazabilmesi için, insanın utanmadan kendine âşık olması gerekir. Beni de diğerlerinden ayıran, kendimi bağışlayabileceğim tek bir nokta varsa, o da okurumun beğenisini kazanmak için değil, tümüyle başka gayeler için yazıyor olmamdır. Geçen yıl başımdan geçenleri böyle birdenbire, harfi harfine yazmaya oturmuştum. Fakat olan bitenler beni öyle şaşırttı ki!.. Bunu sırf içimden gelen bir isteğin tesiri altında, ancak şimdi yapıyorum. İşle ilgisi olmayan şeylerden, en çok da edebiyat güzelliklerinden var kuvvetimle kaçınarak sadece olayları yazıyorum; bir edebiyatçı tam otuz yıl hep yazar durur da, en sonunda niçin bu kadar yıl yazdığını kendisi de anlayamaz. Ben edebiyatçı değilim, duygularımın güzel yazılışını, onların edebiyat pazarına sürüklemeyi yakışık almayan alçakça bir hareket sayarım. Ama, yine de öfkeyle hissediyorum ki, duygularımı, düşüncelerimi -hatta en bayağılarını bile- hiç yazmadan da geçip gidemeyeceğim, sırf kendisi için yazmaya teşebbüs ettiği hâlde, yine de edebiyatın tesirinden kurtulamamak, insanın üzerinde adi bir etki yapmaktan geri kalmıyor. Düşüncelere gelince, bunlar bayağı şeyler de olabilir. Çünkü senin kıymet verdiğin bir şeyin, başkasının gözünde hiçbir değeri olmaması mümkün… Ama bunları bir yana bırakalım, işte önsöz de oldu bitti; bir daha da buna benzer bir şey olmayacak. Haydi bakalım, iş başına; gerçi herhangi bir işe, belki de bütün işlere başlamak kadar zor bir şey yoktur.

***

Şimdiki zaman, orta insanın parlak zamanı, duygusuzluğun, terbiyesizliğe saygının, tembelliğin, iş kabiliyetsizliğinin, armut piş ağzıma düş deyince her şeyin önüne gelmesini istemek ihtiyacını duyan bir neslin devridir. Kimse bir şeyin üzerinde durup düşünmüyor; kendine bir ‘ülkü’ edinen de az bulunur.

– Bugün Rusya’yı ağaçsızlandırıyor, toprağı güçsüz bırakarak ülkeyi çöle çeviriyorlar. Ümitlerle dolu bir adam gelip bir ağaç dikse, herkes: “Yahu, sen o büyüyünceye kadar yaşayacak mısın?” diye güler. Öte yandan insanlık için gerçekten iyilik dileyen insanlar, bin yıl sonra acaba ne olacak, diye fikir yürütüyorlar, insana güç veren ‘ülkü’ büsbütün kaybolmuştur. Hepsi tıpkı bir handa yaşıyormuş gibi yıkıyorlar, sanki yarın Rusya’dan çıkıp giderler, bu insanlar yalnız “bugün” ile yaşıyorlar…

Delikanlı – Fyodor Dostoyevski

Kadın düşkünü bir toprak sahibinin gayrimeşru çocuğu olan on dokuz yaşındaki Dolgorukiy’in, St. Petersburg’da bir araya geldiği babası Versilov’la yaşadığı çatışmaların anlatısıdır Delikanlı. Baba ve oğlun duygusal, ideolojik ve ahlaki tartışmaları etrafında şekillenen uyuşmazlıklar, Dolgorukiy’in zıtlıklarla dolu yaşamöyküsünü ortaya koyar. Dostoyevski’nin sondan bir önceki romanı olan Delikanlı, yazarın diğer romanlarındaki felsefi ve politik sorunlardan uzak olmakla birlikte, insanlar arası ilişkilere odaklanarak psikolojik incelemelerde bulunur.

Aleksandr Soljenitsin: “Dostoyevski’nin tüm büyük romanları bir yana, Delikanlı farklı bir yerde durmaktadır. Büyük sorunları ve çelişkileri tartışmaz yazar burada. Basit, gündelik durumları ve yaygın insani tutkuları kullanarak oluşturulan bu roman, incelikli, gerilim dolu ve nefes kesici bir başyapıttır.”

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ölüme tavır, akan zamana karşı bir direniş; Nikos Mihailidis ve “Trabzon Horon Ke Tragodia”

Kapat