Tezer Özlü’nün En Sevdiği Yazar: Her cümlesinden olağanüstü zevk alıyorum

Ama her şeyden önemli olan, yaşayabilmek… Biz, kimse ile yaşayamıyorsak da, kendimizle yaşayan, kendi içimizde gece gündüz mücadele eden insanlarız. Ben de her zaman yaşamın kendisini yazı dünyasından daha önemli bulduğum için, bakmaya, algılamaya, insanlarla konuşmaya devam ediyorum.

Sevgili Leylâ’cığım,

En sevgili arkadaşıma üç aydır mektup yazamadım. Bunun baş nedeni, bir “iç monolog” olarak sürekli seninle konuşmam. Bu denli çok konuşunca da oturup bir türlü yazamıyorum. Çünkü birçok olayda benimle birliktesin. Her şeyi sana duyururcasına yazıyor, yaşıyor, görüyorum. Hemen her anımı seninle bölüşüyor, içimden sana anlatıyorum.

Bana yazdığın mektup bir şaheserdi. Onu belki “izninle” bir kitapta (tabii bir kitap yazabilirsem) kullanırım. Belki sende kopyası yoktur, ama ben böyle mektupları sürekli saklarım, onun değerlerini bilirim. Zaten yazan (yazan demek biraz saçma) insanın benim için en ilginç verileri mektupları. İnsan mektuplarını kendi iç dünyasına en yakın olarak yazabiliyor. Burada edebiyatla da ilgili olarak çok düşünme olanağını buluyorum. Artık bir roman yaratmak, insanlar, tipler çizmek bana çok gereksiz görünüyor. Alabildiğine iç dünyanı anlatabilirsen ne âlâ. Şuna da inanıyorum ki, bizim edebiyat dünyamızdaki birçok eleştirmen ve bazı yazarlar daha çağın ya da benim inandığım düşüncenin çok gerisinde… Örneğin Ç. Olacak iş değil! Ya da Fethi Naci’nin Türk yazarından ille de bir Stendhal, ya da Dostoyevski beklemesi gibi… Senin kitaplarının derinliğini ve yazınsal niteliklerini hiçbiri anlamadı. Ancak kendi ilkel beğenilerine ayak uyduran A. ya da B.’nin fabrikalaşan gözyaşları edebiyatını anlayabiliyor. Sen Türk yazınına çığır getirmiş bir yazarsın, ben de senin yolunda ilerleyip… gidip, hiç değilse, yazı ve sözle bu mücadeleyi sürdüreceğim… Birlikte hareket edersek, belki bazı gerçekleri daha da belirli kılmayı daha çabuk sürede başarırız.

Ama her şeyden önemli olan, yaşayabilmek… Biz, kimse ile yaşayamıyorsak da, kendimizle yaşayan, kendi içimizde gece gündüz mücadele eden insanlarız. Ben de her zaman yaşamın kendisini yazı dünyasından daha önemli bulduğum için, bakmaya, algılamaya, insanlarla konuşmaya devam ediyorum.

Buraya geleli üç ayı geçti bile. Deniz ayak uydurdu. Almanca epey anlamaya ve biraz konuşmaya başladı. Demir 40 gün kadar bizimle kalıp, sonra İsveç’e döndü. Kendisi epey sinirli ve karamsardı. Ama çok mütevazı ve ermiş gibi bir insan olmuş. Düşüncesini yaşama biçimine de iyice uygulamış. Hiçbir züppeliği ve sahteliği yok. Onunla hem güç, hem de çok rahat… çok dayanışmalı günler geçirdik.

Buradaki köylü takımını hiç görmüyorum. Aslında bana söyleyecekleri hiçbir tarafları yok. Çok başka dünyaların insanlarıyız. Fakir Baykurt’u Duisburg’da gördüm. Orada “Türk yazınındaki son akımlar” diye, hem Almanca hem de Türkçe konuşma yaptım. Bir de bizim 16-18 yaşındaki kızlarımızla söyleşi. Burada bulunmam bana çok sorumluluklar yüklüyor. Türk kesimini görmemezlikten gelip, köşeye çekilmeye olanak yok. Buradaki Türkler’in çok büyük sorunları var.
Hemen hepsi ruh hastası olmuş, politik bilinçleri olanlar dışında. Türkler, bu toplum içinde -ne yazık ki- bir yama gibi duruyor. Çok acıklı.
Burada Türkler’in yoğun olduğu semtlere, yalnızca lahmacun ve eskici kültürü getirmişler. Soğan, biber ve kıyma kültürü… Deniz bile diyor ki: “Bu toplumun en fakir kesimini oluşturduktan sonra neden buradalar?” Tabii hem Türkiye’de, hem burada bu sorunu çözebilmenin tek yolu, kültür ve eğitim. Onu da kim gerçekleştirecek. Almanlar doğrusu çok çalışmaya çalışıyor. İyi niyetlileri de çok. Kitaplıklar, okumalar, kültür haftaları, ama bakıyorsun, bizimkiler, yemyeşil bir cami kuruyor.

İşte bütün bu ikilemi daha yakından tanımak, ilerdeki çalışmalarım için çok yararlı olacak.

Ben de başlangıçta epey hastalık geçirdim. İki ağır grip, üç kanama, bir de müthiş bir alerji, bütün yüzüm şişip kabardı, ama tedavi ettiler, geçti. Sonra diş dolgum düştü, 3 gün dişçi. Deniz’in de dişçi işi çıktı. Sonra onun okul işleri. Her sabah 7’de kalktık. (Şimdi 3 hafta Paskalya tatili.)… Bu arada Bremen’e gidip, Weiss, ile görüştüm. Peter Weiss, şimdiye dek tanıdığım en önemli kişiliklerden biri. Onunla konuşmak, birçok sorunu bir tabana oturttu benim için.

Arkadan Berlin Film Şenliği’ni izledim, yazısını yazdım.

Akif Pirinçci geldi gitti… Ben de Batı Almanya’da ona uğradım. Çok duyarlı, çok yetenekli, zeki bir çocuk. Yalnız ailesinin kültürü açısından, 1,5 kuşağı atlamış bir insan. Bunun altından nasıl kalkacak bilemiyorum.

Ankara’da basın ataşeliği yapan, yakın arkadaşımız Sartorius’un karısı 14 Mart günü kanserden öldü. 35 yaşında. İkiz kızları henüz bir buçuk yaşında. On beş gün müthiş acı çekti… Bu olay beni çok üzdü, çok sarstı. Fıttıracak gibi oldum. En büyük desteği bizim Harald Schmidt’in çocuklarından görüyorum. Çok uyanık, duyarlı çocuklar. Deniz de onları çok seviyor… Arkadaşın öldüğü günler onlar olmasaydı, yalnızlıktan geberirdim. Çünkü Alman arkadaşlar çok formel, başka duyguların insanları…

Ayhan Bozfırat’a da çok üzüldüm. Tutuklanan arkadaşlara da..

Bu sabah Erden ile telefonlaştık. Neyse, onu merak etmekten kurtulduk. Gerçekten her gün ölüm tehlikesi atlatmışlar… Seni görür, anlatır ya… bu filmin çekilmiş olması beni çok mutlu kılıyor. Erden’in sinemacılığına inanıyorum. Bu filmi yapması kendisi için de çok iyi oldu. Buradaki çevreler onu bayağı tanıyor, ve filmini bekliyorlar.

Burada bir kere Almanlar’a okuma yaptım. Çok iyi geçti. Almanca bir öykü yazdım. Bir edebiyat dergisinde bu ay yayımlanıyor. Aynı öykünün Türkçesini yazmadım. İki kere de Türkler’e okuma yaptım. Bir başka dergiye de Almanca bir yazı yazdım. Bir de kısa radyo programı.. Epey zaman aldı.

Kendim, çeşitli yerlerle, çeşitli insanlarla geçen olaylardan belki günlük ve mektup bağlantıları da olan, ve bütününde bir kadının kişiliğini veren bir şeyler yazmaya çabalıyorum. Küçük bir kitap olsun yeter. A. gibi, aklından her geçen bokun bir cevher olduğuna inanan bir insan değilim. Tüylerim ürperiyor onun dünyasından. Onunla bu kadar ilgilenenlerden de.

Sezer de geldi gitti. Nisan 12’de filan Türkiye’ye döner, seni arar mutlaka.

Fatoş ne alemde? Onunla da haberleşmek çok isterdim. Mehmet emekli oldu mu? Şimdi en güzeli Boğaz’a gelen bahardır. İstanbul’da sen ve Arnavutköy’den başka hiçbir şey özlemedim.

Burada yüksek tavanlı, müthiş geniş ve rahat bir evim var. Berlin’in en güzel yerinde. Ama günler çabucak geçiyor. Okuyacak önemli bir şeyler bulamıyorum. Yeniden Cesare Pavese’nin günlüğünü (Almanca) okuyorum. En sevdiğim yazar Pavese. Her cümlesinden olağanüstü zevk alıyorum.

Burada birden bahar geldi. İki gündür hava 20 derece. Almanlar kendilerini şaşırdılar. Ben de pek ilkbaharla falan ilgilenmek istemiyorum. Erden yakında gelecek. Aslında Erden olmasa ben çok yalnızlık çekerim. Ondan güçlü bir destek alıyorum. Ama öfkelerim genellikle küçülmüyor, büyüyor.

Keşke bir olanak bulup, sonbahara gelebilsen.

Yaz planların ne? Çok aceleciyim. Bu mektubu çabucak daktilo ettim, aslında hiç kesmeden; sayfalarca yazabilirim. Ama gene keseyim. Seni sonsuz sevgi ile kucaklarım.

Tezer
Berlin, 27 Mart 1982
Kaynak: Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e Mektuplar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“İnsan olmana izin vermiyorlar!” Uçurtma Avcısı – Khaled Hosseini

"O yetimhanenin yıkıntıları arasında dolaşıp canlı aramanın nasıl bir şey olduğunu bilmek istemezsin, Emir can. Çocukların parçalanmış bedenleri..." "Evet, Taliban...

Kapat