Tersane İşçileri Birliği Derneği Başkanı Z. Nihadioğlu: “Biz başka âlem isteriz!”

Lenin 1919 1 Mayıs’ındaki konuşmasında, “Bizim torunlarımız kapitalist sistem çağından kalan belgeleri ve diğer kalıntıları hayretler içinde inceleyecekler. Temel ihtiyaç maddelerinin nasıl özel ticaret konusu olabildiğini, fabrikaların nasıl bireylere ait olabildiğini, kimi insanların başka insanları nasıl sömürebildiğini, bazılarının nasıl hiç çalışmadan yaşayabildiğini kafalarında canlandırmakta çok zorluk çekecekler… Yoldaşlar bugün görüyorsunuz ki temellerini attığımız sosyalist toplum yapısı bir hayal değil. Çocuklarımız bu yapıyı daha da büyük bir şevkle inşa edebilecekler” demişti. Böylesine bir dünyayı inşa edebilmek uğruna verilen mücadeledir önemli olan. Gerisi lafugüzaftır.

Marx, kapitalizmin işçi sağlığı konusundaki tutumunu, “Ölü emek (sermaye), canlı emeğin (üretici güç, işçi sınıfı) kanıyla beslenir” tümcesiyle tanımlıyor. Kapitalistler, işçi sınıfını sonu gelmez bir oburlukla sömürür. Çünkü kapitalistler için kâr her şeydir, işçiler ise değersizdir. Sömürü koşulları, işçi sınıfı mücadelesinin ivmesine göre artar ya da hafifler. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, antisovyetizmin “kahraman” şövalyeleri, hep bir ağızdan kapitalizmin ebediliğinden, insanlığa getirdiği mutluluktan ve özgürlükten dem vurdular. Alın size mutluluk ve özgürlük! Madenlerde, tersanelerde, merdiven altı kot taşlama atölyelerinde üç kuruşa her türlü sosyal güvenceden mahrum bir şekilde mutlu mutlu çalışın! Madenlerde yerin yedi kat dibinde tanınmayacak halde cesediniz bulunsun, tersanede tonlarca ağırlıktaki blokların altında ezilerek ölün, merdiven altı atölyelerinde ciğeriniz tükenene kadar çalışın. Alın size özgürlük!
Bugünkü işçi sınıfının Türkiye’deki çalışma ve yaşam koşulları,neredeyse 18. yy İngiltere’siyle boy ölçüşebilecek durumda. Kapitalizmin diğer tüm toplumsal sistemlerden daha vahşi olduğu biliniyor. Nazi çalışma kamplarında fiziken çalışamayacak duruma gelen Yahudi işçilerin yakılması ile Tuzla tersanelerinde yangın çıkan bir geminin tümü hasar görmesin diye ambar kapaklarını kapatıp işçileri yakmak arasında ne fark var? Güney Afrika’daki elmas madenlerinde çoğu çocuk olmak üzere yılda bin işçinin iş cinayetine kurban gitmesi kapitalist vahşeti anlatmaya yeter de artar bile. Bir yanda sefahat içerisinde yaşayan “modern burjuvazi” diğer yanda ezilen milyonlarca işçi ve emekçi…

Dehşet evi tersane
Her gün inşaatlarda ölen işçilerin inşa ettiği villalarda, tatil köylerinde yaşayanlar, iş kazalarının seri cinayetler halini aldığı tersanelerde, tersane işçilerinin ürettiği yatlarda günlerini gün edenler, tatil köylerinde diskoteklerde 5 bin silikozis hastasını “takmadan” beyazlatılmış kotlarla eğlenenler, bu akan işçi kanının sorumlusu değil de ne? Ve bu durum burjuvazinin hiç de umurunda değil. 1800’lü yılların ortalarında Engels Londra’ya ilişkin gözleminde burjuvazinin işçi sınıfına bakışını yalın bir şekilde anlatır: “Gerçekten çok canavarca bir durum! Dört dörtlük bir keyif, tükenmek bilmez bir sefaletle orada yakından temasa geliyor. Zenginlik, şatafatlı salonlardan yoksunluğun bilinmeyen yaralarına kahkahalarla gülüyor. Küstahça bir kahkaha! Haz kabaca, ama bilinçsizce aşağıdan yükselen inleyişlerle alay ediyor.”
1765’te İngiltere’de bir broşür yayınlandı. An Essay on Trade başlığı altında yayınlanan bu broşürde, İngiliz işçilerinin çalışma şartlarının son derece vahşi olması gerektiği savunulur. İş evlerinin kurulması önerilir ve bu evlerin “dehşet evleri” olması gerektiği savunulur. Bu evler, son derece vahşi sömürü koşullarını içeriyordu. Tersaneler de 18. yüzyılın dehşet evlerinden sadece biri. 27 Mayıs günü Metin İnanır’ın ASTAŞ tersanesinde iş cinayetine kurban gitmesiyle ölüm listesine bir işçi daha eklendi. Gemi kapitalistleri vinci yenilemek yerine, kapitalizm kadar eskiyen ve gereksizleşen vinçle kızak kaldırmayı denedi, bu deneme genç işçinin hayatına mal oldu. Bu ölümler karşısında devlet hep Tuzla’daydı ve patronları destekliyordu. 2007’nin sonlarında üç günde beş işçinin iş cinayetlerine kurban gittiği Tuzla tersanelerinde “inceleme”yapan çalışma Bakanı Faruk Çelik’in, “İnceleme yapıldı. Gereken önlemler alınmış. Sorun yok”demesinin bir gün sonrasında başka bir işçinin ölümünü neye yormalı? “Bütün tersaneler denetlenecek” diyen yine aynı Çalışma Bakanı’nın denetimler sürerken bile her gün bir işçinin ölmesi karşısında Tersane patronlarını “Önlem almayan işverenin canını yakarım” şeklinde “tehdit etme” mizansenine ne demeli? Çalışma Bakanı’nın “can yakma” operasyonunda eksikleri tespit edilen tersaneler üçer-beşer gün göstermelik olarak kapatılırken, bu tersaneler açıldıktan hemen sonra yeni işçi ölümlerinin yaşanması karşısında “Benim yapabileceğim bir şey kalmadı. Birkaç bakanlık birleşerek çözüm aramalı” diyerek “teslim bayrağını” çekmiş olması kapitalizmin başta “yaşam hakkı” olmak üzere işçi hakları konusundaki umursamazlığını ve çözümsüzlüğünü belgelemez mi? Bütün bu teatral gösteri yerine tersanelerde insanca yaşam ve çalışma koşulları için mücadele veren güçlerin önerileri dikkate alınsa, en “uyduruk”nedenlerden dolayı işçi hayatları kararmazdı. İş “kaza”larını doğuran bütün risk faktörleri bellidir. Bu riskleri ortadan kaldırmak haliyle kapitalistler için masraflı. İşçi ölümü onlar için daha karlı. Ne de olsa üç kuruşluk “kan parası”yla aileler susturulabiliyor. İş cinayetlerini yaratan en önemli nedenlerden biri olan “taşeronluk sisteminin” kaldırılması gerekirken, ona güzellemeler yapmak işçi mezarları açmaktır. Tersaneler havzasındaki güçlerin önerileri karşısında üç maymunu oynayanlar, kapitalizmin çarkına kan devşiriyor. Kapitalizmde başbakanlık ve bakanlık mesleğinin “kader”inde kapitalist sömürüyle uyumlu olmak vardır. Tuzla tersanelerinde iş cinayetlerini önlemeyen devletin madenlerde 5 ayda 66 ölümü izlemesinde şaşılacak bir durum yok. Çalışma Bakanı Ömer Dinçer’in altı ayda bir denetlendiği iddia ettiği maden ocaklarında 5 ayda 66 işçi ölümünü “kader” diyerek açıklamak Engels’in tabiriyle “aşağıdan yükselen inleyişlerle alay etmektir”.
Sonuç olarak kapitalizm, kölece yaşam ve çalışma koşulları demektir. Ancak kapitalizmin hükümranlığı dışında başka bir dünya mümkün. Bu dünyayı, işçi sınıfı yaratacaktır. Lenin 1919 1 Mayıs’ındaki konuşmasında, “Bizim torunlarımız kapitalist sistem çağından kalan belgeleri ve diğer kalıntıları hayretler içinde inceleyecekler. Temel ihtiyaç maddelerinin nasıl özel ticaret konusu olabildiğini, fabrikaların nasıl bireylere ait olabildiğini, kimi insanların başka insanları nasıl sömürebildiğini, bazılarının nasıl hiç çalışmadan yaşayabildiğini kafalarında canlandırmakta çok zorluk çekecekler… Yoldaşlar bugün görüyorsunuz ki temellerini attığımız sosyalist toplum yapısı bir hayal değil. Çocuklarımız bu yapıyı daha da büyük bir şevkle inşa edebilecekler” demişti. Böylesine bir dünyayı inşa edebilmek uğruna verilen mücadeledir önemli olan. Gerisi lafugüzaftır.

Zeynel Nihadioğlu: Tersane İşçileri Birliği Derneği Başkanı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
e-Gözaltı: Yasa dışı dinleme ve yeni iletişim teknolojileri – Nurcan Törenli

Sayısal temelli tüm ağlar gibi iletişim ağları (şebekesi) da öncelikle, ağı “kuranın” var olan toplumsal yapı içerisindeki çıkarlarını, iktidarını “iletişimin”...

Kapat