Kötücül Etnik Şeyin Geri Dönüşü – Slavoj Zizek

1930’larda, Hitler anti-Semitizmi sıradan Almanların yaşadığı dertleri açıklayan bir anlatı olarak sunuyordu. İşsizlik, ahlaki yozlaşma, toplumsal huzursuzluk ve bütün bunların sorumlusu Yahudilerdi. “Yahudi komplosunu” sahneye koymak basit bir “bilişsel haritalandırma” yoluyla her şeyi belirgin kılmıştı. Günümüzde çokkültürlülüğe yönelik nefret ve göçmen korkusu da benzer şekilde faaliyet göstermiyor mu? Sahiden ilginç şeyler oluyor –gündelik hayatımızı etkileyen mali yıkımlar yaşıyoruz ama ne olduğunu hiçbir şekilde anlayamıyoruz– ve çokkültürlülüğün reddi duruma sahte bir açıklık getiriyor:

Hayatımızı mahvedenler yabancı mütecavizler. Batı ülkelerinde yükselen göçmen-karşıtlığı eğilimiyle (Anders Breivik’in yaptığı katliamla doruk noktasına ulaştı) süregiden mali kriz birbiriyle bağlantılıdır. Etnik kimliğe bel bağlamak, şeffaflıktan uzak mali soyutlamaların girdabına kapılmanın yol açtığı travmaya karşı koruyucu bir kalkan işlevi görüyor. Asimile edilemeyen “gerçek yabancı” beden ise, nihayetinde, kendi kendine inanılmaz bir ivme kazandıran Sermaye adlı makine.

Bizi gerek Breivik’in işlediği cinayetlere verilen tepkiler gerekse kendine bir ideolojik meşruiyet üretmesi üzerine düşünmeye sevk etmesi gereken bazı unsurlar var. Norveç’te 70’den fazla kişiyi öldüren bu “Marksist avcısı” Hıristiyanın manifestosu, aslında başıboş bir delinin zırvalaması değil; yükselen göçmen-karşıtı popülizme (az, çok) örtük bir zemin sağlayan “Avrupa krizi”nin berrak bir ifadesidir. Breivik’in tutarsızlıkları, tam da, bu krizin iç çelişkilerinin belirtisidir. Göze çarpan ilk şey, Breivik’in kendi düşmanını üç unsurdan oluşan bir kombinasyonda (Marksizm, çokkültürcülük, İslamcılık) bulmasıdır ki bunların her biri üç ayrı siyasi alana aittir: Marksist radikal Sol, çokkültürcü liberalizm ve dini İslamcı köktencilik. Eski bir faşist alışkanlık olan, düşmana birbiriyle alakasız özellikler atfetmek bir başka biçimde yeniden tezahür etmiştir. Breivik’in kendini radikal Sağcı ideolojinin tüm kozlarından yararlanarak tanımlaması pek çok şeyi anlatıyor. Bu karakter Hıristiyanlığı savunur, ama laik bir agnostiktir: Hıristiyanlık onun gözünde İslam karşıtı bir kültürel inşadan ibarettir. Anti-feministtir, yüksek öğrenime kadınların özendirilmemesi gerektiğini düşünür ama “laik” bir toplumdan yanadır; kürtajı destekler ve bir gay-taraftarı olduğunu ilan eder. Nazilere mahsus özelliklerini (örneğin İsveçli Nazi-yanlısı folk şarkıcısı Saga’ya sempatisi) Hitler’e duyduğu nefretle birleştirir; kahramanları arasında Nazi-karşıtı bir Norveçli direniş örgütünün lideri Max Manus da vardır. Irçılıktan daha çok Müslüman düşmanıdır; tüm nefretini Müslüman tehdidine yoğunlaştırır. Sonuncu ve bir o kadar önemli başka bir nokta da Breivik’in anti-Semit ve ama İsrail yanlısı olmasıdır; İsrail Devleti’nin Müslümanların dünya üzerinde yayılmasına karşı birincil savunma hattı olduğunu düşünür – hatta Kudüs Tapınağı’nın tekrar inşa edildiğini görmek ister. Avrupa’da bir Yahudi sorunu yoktur (Britanya ve Fransa dışında) çünkü Batı Avrupa’da toplam bir milyon Yahudi yaşamaktadır ve bunların sekiz yüz bini Britanya ve Fransa’da mukimdir. Öte yandan altı milyon Yahudi’nin yaşadığı ABD’de (Avrupa’nın yüzde altı yüzü) ciddi bir Yahudi sorunu vardır. Dolayısıyla Breivik, Siyonist bir Nazi olarak nihai bir paradoksu cisimleştirmekte – bu nasıl mümkün olabilir? Breivik’in saldırısına Avrupa Sağı tarafından gösterilen tepkiler, meseleyi anlamamıza yardımcı olan unsurlardan biridir: Breivik’in bu canice eylemini kınarken bu eylemin “gerçek sorunlarla ilgili meşru endişeleri” de gündeme getirdiğini unutmamak gerektiği söylenir –ana akım siyasetçiler Avrupa’nın İslamlaşma ve çokkültürcülük nedeniyle uğradığı yozlaşmanın üzerine gitmekte başarısız olmuş; yahut Jerusalem Post’tan alıntılarsak, Oslo trajedisi “Norveç ve başka ülkelerde göçmenlerin entegrasyonuyla ilgili politikaları uzun uzadıya yeniden değerlendirmek için bir fırsat” olarak görülmelidir. (Filistinlilerin terör eylemleriyle ilgili de benzer bir yorum işitmek hoş olurdu; örneğin “bu terör eylemleri İsrail’in politikalarını gözden geçirmesi için bir fırsat olmalıdır” gibi.) Bu değerlendirmede İsrail’e yönelik de örtük bir gönderme var elbette: “Çokkül-türlü” bir İsrail’in hayatta kalma şansı yok, tek gerçekçi seçenek, ırk ayrımcılığı [apartheid]. Bu basbayağı sapkın Siyonist-sağcı ittifak için bir bedel ödeniyor; öyle ki Filistin’le ilgili savların meşrulaştırılması için, Avrupa tarihinde daha önceleri Yahu-diler aleyhinde kullanılmış olan argümanların geriye dönük kabul edilmesi icap ediyor: Gizli pazarlığın şartlarına göre içimizdeki Filistinlilere tahammül etmeme hakkımızı kabul ediyorsanız, biz de sizin diğer kültürlere yönelik tahammülsüzlüğü-nüzü kabul etmeye hazırız. Yahudilerin son birkaç yüzyılda Avrupa’da çokkültürcülüğe öncülük etmiş olmaları bu örtük pazarlığın trajik ironisidir: Yahudilerin sorunu bir başka kültürün baskın olduğu bir coğrafyada ayakta kalmak ve kendi kültürlerinin el değmemişliğini korumaktı. Bu yolun sonunda hiç de bir çırpıda yabana atılmaması gereken bir olanak söz konusu: Siyonistler ile Müslüman köktenciler arasında bir “tari-hi pakt”. Orta Doğu müzakerelerinin bir “barış süreci” olarak adlandırılmasının bir mistifikasyon olmasının nedeni budur. Esas mesele barış değil Filistinlilerin kurtuluşudur – Filis-tinlilerin kendilerinden alınan (bir kısım) toprağı geri alma ve siyasi özerklik kazanma mücadelesi. Hindiçin ve Cezayır’deki sömürge savaşlarında Fransa ve sömürge halkları arasındaki barışa benzer bir barış söz konusu değil burada. “Barış süreci” adlandırmasını kabul ettiğimizde, çıkarı mevcut işgal koşulları altında barış olan tarafın konumunu onaylamış oluruz. Peki, bu yeni muhakemenin kendini dayatacağı yeni bir çağa giriyorsak ne olacak? Ya Avrupa kendi demokratik açıklığının temelinde dışlama olduğu paradoksunu kabullenmek zorundaysa: Ya Robespierre’in çok önceleri söylediği gibi “özgürlük düşmanlarına özgürlük yok”sa? Prensipte bu tabii ki doğrudur, ama burada meseleyi daraltmak ve özgülleştirmek zorundayız. Breivik bir bakımdan doğru hedefi seçmişti: Esasında, yabancılara değil kendi yaşadığı toplumda yabancılara hoşgörülü bakanlara saldırdı. Sorun yabancılar değil, sorun Avrupalı kimliğimiz. Avrupa Birliği’nde (AB) halihazırda devam eden kriz bir iktisadi ve mali kriz olarak görünse de bu krizin derinlerinde ideolojik-siyasi bir kriz yatmakta: Birkaç yıl önce AB kurumlarıyla ilgili yapılan referandumlar, seçmenlerin AB’yi “teknokratik” bir iktisadi birlik olarak algıladığını açıkça ortaya koydu; AB kurumlarının kitleleri seferber edecek bir vizyonu yok. Son dönemdeki protestolara kadar, kitleleri seferber edebilen tek ideoloji Avrupa’nın göçmenlere karşı savunulmasıydı.

Son dönemlerde Doğu Avrupa’daki post-Komünist ülkeler-de patlak veren homofobi durup düşünmemiz için bir vesile olmalıdır. 2011 başlarında İstanbul’da binlerce kişinin barış içerisinde yürüdüğü bir eşcinsel yürüyüşü yapıldı, herhangi bir şiddet olayı yaşanmadı; aynı tarihlerde Sırbistan ve Hırvatistan’da (Belgrad ve Split’te) yapılan eşcinsel yürüyüşlerinde ise polis, katılımcıları gözü dönmüş fundamentalist Hıristiyanların acımasız saldırılarından koruyamadı. Avrupa mirasına karşı gerçek bir tehlikeden söz edilecekse Türkiye’ye değil bu kökten dincilere işaret edilmelidir. Gelgelelim AB Türkiye’nin üyeliğini bloke etmiş durumda; o halde şu soruyu sormaktan çekinmemeliyiz: Aynı kuralları Doğu Avrupa’ya niçin uygulamıyoruz?

Anti-Semitizm’i de ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi, gibi unsurlarla bir arada düşünmek gerekir. İsrail Devleti, Siyonist politikalarına zemin oluşturmaya çalıştırırken bu noktada ölümcül bir hata yapıyor: “Eski” (geleneksel Avrupalı) olarak bilinen anti-Semitizmi tamamen inkâr etmese de önemsiz göstermekte ve bunun yerine İsrail Devleti’nin Siyonist siyasetinin bir eleştirisi kisvesine sokulan yeni ve “ilerici” olarak bilinen anti-Semitizm’e odaklanıyor. Bernard Henri-Levy de, yakın gemişte, aynı doğrultuda ilerleyerek, (The Left in Dark Times kitabında) yirmibirinci yüzyılda anti-Semitizmin ya “ilerici” olacağını ya da hiç olmayacağını iddia etmiştir. Doğal sonucuna götürüldü-ğünde bu tez, bizi mistifiye edilmiş/yer değiştirmiş bir anti-kapitalizm olarak anti-Semitizmle ilgili eski Marksist yorumu (bu yoruma göre anti-Semitistler kapitalist sistemi suçlayacakları yerde öfkelerini sistemi yozlaştırmakla suçladıkları belirli bir etnik grup üzerinde yoğunlaştırırlar) ters çevirmeye sevk ediyor. Henri-Levy ve partizanlarına göre günümüzde kapitalizm karşıtlığı, anti-Semitizmin kılık değiştirmiş bir halidir.

“Eski-tip” anti-Semitizme saldırmayı yasaklayan bu az söz edilse de çok etkili olan yöntem tüm Avrupa’da, özellikle de Doğu Avrupa’da ortaya çıkmakta. Benzer bir tuhaf ittifakı ABD’de de gözlemleyebiliyoruz: Adeta doğaları gereği anti-Semitik olan köktendinci Hıristiyan ABD’liler, nasıl oldu da İsrail Devleti’nin Siyonist politikalarının hararetli bir destekçisi haline geldiler? Bu muammanın tek bir cevabı var: Değişen ABD’li köktendinciler değil Siyonizmin kendisi. Kendilerini İsrail Devleti’nin bütün politikalarıyla özdeşleştirmeyen Yahudilere yönelik nefretinden dolayı Siyonizm paradoksal olarak anti-Semitik bir biçim aldı; bu anti-Semitik hatta, Siyonist projeden şüphe eden Yahudi figürü inşa olundu. İsrail tehlikeli bir oyun oynuyor: Radikal sağın ABD’deki en önemli sesi ve İsrail yayılmacılığının kuvvetli bir destekçisi olan Fox News, yakınlarda, açıkça anti-Semitik yorumlar yapan popüler sunucularından Glen Beck’i tenzil-i rütbeye uğratmak zorunda kaldı.
İsrail Devleti’nin politikalarına yönelik eleştiriler karşısında standart Siyonist argüman şöyledir: Tabii ki diğer devletler gibi İsrail Devleti de yargılanabilir, en nihayetinde eleştirilebilir de, fakat İsrail politikalarına yönelik bu eleştiriler anti-Semitik amaçlar doğrultusunda istismar edilmektedir. İsrail politika-larını kayıtsız şartsız destekleyen köktendinci Hıristiyanlar, Sol’un bu politikalara yönelik eleştirilerini kabul etmiyorlar; günlük Viyana gazetelerinden Die Presse’de Temmuz 2008’de yayımlanan harika bir karikatür bu argümanı konu etmekteydi. Karikatürde yer alan Nazi görünümlü iki tıknaz Avusturyalı’dan birisinin elinde bir gazete var ve arkadaşına şöyle diyor: “İşte yine görüyoruz; tamamen meşru bir anti-Semitizm ucuz bir İsrail eleştirisi adına nasıl da istismar ediliyor!” İsrail Devleti’nin müttefikleri günümüzde bunlar. Öte yandan, aslında Yahudi milletinin büyüklüğünden gizliden gizliye nefret eden gerçek kin ve nefret mihrakları, anti-Semitlerle ittifak yapan Siyonistler değil mi? Peki, böyle tuhaf bir duruma nasıl geldik? Aynı şey 1989 sonrasında yaşanan hayalkırıklığı için de geçerli. Lubitch’in Ninotchka fıkrasının harikulade bir diyalektiği var: Adamın biri kafeteryaya girer ve kremasız kahve ister, garson cevap verir: “Üzgünüm, kremamız kalmadı. Sütsüz kahve getirebilir miyim?” Her iki durumda da müşteriye sade kahve getirilir, ama bu aynı-kahveye her defasında farklı bir olumsuz- lama eşlik etmektedir; ilk önce kremasız-kahve, sonra sütsüz-kahve. Burada karşılaştığımız şey, eksikliğin kendisinin pozitif bir nitelik olarak işlev gördüğü bir farklılaşma mantığıdır – bir Montenegroluya dair eski bir Yugoslav fıkrası bu paradoksu iyi anlatıyor (eski Yugoslavya’da Karadağlı insanlar tembel olarak damgalanmıştır): Karadağlı biri uyumaya gittiğinde yatağının başına neden biri dolu biri boş iki bardak koyar? Gece vakti susayıp susamadığını önceden düşünmek için çok tembel olduğundan… Bu fıkradaki önemli nokta yokluğun da pozitif olarak kaydedilmesidir: Dolu bir bardak suyun olması yetmez; çünkü, eğer Karadağlı susamazsa onu kâle almaz olur biter – bu olumsuz olgunun kendisine boş bardak tarafından dikkat çekil-melidir; bir diğer deyişle, suya-ihtiyaç-olmaması durumu boş bardağın boşluğunda cismani bir hal almış olmalıdır. Polonya hareketinin adı da bize şunu söyler; muhalif göstericiler acımasız kapitalist dayanışmasızlığın olmadığı bir özgürlük ve demokrasi istiyorlardı ama elde ettikleri şey tam da dayanışmanın olmadığı bir özgürlük ve demokrasi oldu. Aynısı Macaristan’da devam eden “orbanlaşma”ya karşı geniş kesimlerin paylaştığı eleştirel tepki için de geçerli. Hikayeyi herkes bilir: Macar parlamentosundaki ezici çoğunluğu sayesinde Başbakan Viktor Orban’ın Sağcı-popülist partisi Fidesz anayasayı değiştirme gücünü elinde tutar; dahası, bir gün gibi kısa bir sürede ve enine boyuna tartışılmadan, kendisine yasaları onama imkanı verecek yeni kuralları dayatmıştır. Bu gücünü sonuna kadar kullanarak bir dizi yeni yasa geçirir – en kötü şöhretli olanları şunlar: Eski Komünist Partisi’ni ve haleflerini “suç örgütleri” olarak etiketleyerek Macar Sosyalist Partisi ve liderlerini tek tek ve kolektif olarak Macaristan’ın geçmişindeki tüm Komünist partilerin suç teşkil eden faaliyetlerinden sorumlu tutan bir yasa.

Üyeleri parlamentodaki iktidar partisi tarafından atanan bir medya denetim organını yürürlüğe koyan bir yasa. Yasal faaliyet gösterebilmeleri için, tüm medya kuruluşlarının bu organa tabi olmaları gerekecektir. Bu organın “ölçüsüz haber içerikleri” sunmak veya, belirli bir grubu yahut “halkın çoğunluğunu” “aşağılayan”, “kamusal ahlakı ihlal eden” yayınlar yapmak gibi gerekçelerle 700,000 Avro’ya kadar ceza kesme yetkisi olacak. “Ağır” ihlallerde ise medya kuruluşlarının lisansı iptal edilebilecek. Yasa aynı zamanda gazetecilerin, kaynaklarını açıklamama hakkıyla ilgili koruyucu yasal düzenlemeleri de kaldırıyor. Yeni din yasası, yalnızca on dört dini kuruluşu doğrudan tanıyor; diğer grupları ise (ki sayıları 300’ün üzerinde olan bu gruba Budistler, Hindular ve Müslümanlar gibi diğer dünya dinlerinin temsilcileri de dahil) zorlu bir akreditasyon sürecine mecbur ediyor. Başvuran örgütler en az yüz yıllık bir uluslararası geçmişe sahip olmalı ya da Macaristan’da en az yirmi yıllık bir kurumsal faaliyette bulunmuş olmalı; otantiklikleri ve teolojik yaklaşımları Macar Bilimler Akademisi, Parlamento İnsan Hakları ve Dinler Komitesi tarafından değerlen- dirilecek, ve Parlamento’nun üçte ikilik çoğunluğu tarafından oylanacak. Bu liste doğrudan devletin adının değiştirilmesine dek uzar gider: Macaristan Cumhuriyeti değil, apolitik-etnik bir kutsal varlık olarak yalnızca Macaristan. Sözünü ettiğimiz yasalar Avrupa’nın temsil ettiği özgürlüklere bir tehdit olarak görüldüğü için Macaristan’da ve başka ülkelerde çokça eleştirildi – Hatta ABD’nin eski Macar büyükelçisi ironik bir yorumla, Macaristan’ın tekrar Radio Free Europe’a ihtiyacı olacağını söyledi. Bu yasaların temel paradoksu içerik ile biçim arasındaki gerilimdir. Her ne kadar (içerikleri yönünden) anti-totaliter olarak sunulsalar da, başka deyişle, görünürdeki hedefleri Komünist rejimden arta kalanlar olsa da, gerçek hedef liberal özgürlüklerdir – bu yasalar Avrupa’ya yönelik gerçek bir saldırı, Avrupa kültürel mirasına yönelik ciddi bir tehdittir. Dolayısıyla liberaller, “totaliter” geçmişten arta kalan pislikleri temizleme hazzından, bu işin verdiği gizli tatminden mahrum kalmak durumundalar (tıpkı, her ne kadar Nazizm’e karşı olsalar da Hitler’in Yahudileri temizlemesinden gizliden gizliye hoşnut olan muhafazakâr Almanlar gibi) – zira sırada ve hedefte liberaller de var.

Bu yasaların barındırdığı iğrenç saçmalıklar kolaylıkla ortaya konabilir – örneğin, günümüz Macaristan’ında, iktidar partisi, bir zamanlar Komünizm’le savaşmış ama şimdi liberal-demok-ratik mirasa bağlı olan muhaliflere, adeta Komünizmin canavarlıklarından onlar da suçluymuş gibi davranıyor. Liberallerin bundan aldıkları kibirli haz bir başka nedenden dolayı da yanlış: Macaristan’ın urbi’sine odaklanırken küresel kapitalizmin orbi-sinin bundaki dahilini görmezden geliyorlar. Orban iktidarını yerden yere vurmaktansa, Post-Komünist Doğu Avrupa’nın niçin sağ milliyetçi popülizme sürüklendiğini sorgulamalıyız. Fukuyama tarzı mutlu ve liberal küresel kapitalizmden Macaristan gibi bir ülke (artık Cumhuriyet değil) nasıl doğabilir? 1930’lara dönelim; Max Horkheimer, Faşizme yönelik basit eleştirilere şu cevabı yapıştırmıştı: Kapitalizmi eleştirmeyenler, Faşizm konusunda da ağızlarını açmasın.Bugün şöyle diyebiliriz: Neoliberal dünya düzeniyle ilgili eleştirel bir görüşü olmayanlar Macaristan konusunda da ağızlarını açmasınlar.

Macar parlamentosunun geçenlerde kabul ettiği bir diğer yeni yasadan, öbür anti-demokratik yasalarla aynı kategoriye dahil edilen bir yasadan bahsedelim: Yeni bankalar yasası yürürlüğe konduğunda, bağımsız bir kurum olarak merkez bankasını lağvedecek ve devlet başkanına merkez bankasının başkan yardımcılarını atama yetkisi tanıyacak. Anı zamanda ülkedeki faiz oranlarını belirleyen parasal konseye yapılacak siyasi tayinlerin sayısı da doğal olarak artacak. Bu yasanın demokratik eleştirisi, diğer yasalara yönelik eleştirilerle aynı hususlara yoğunlaşmaz mı? Marx’ın kapitalizmin mottosuna yönelik ironik referansı gibi (“özgürlük, eşitlik ve Bentham”) Batılı liberal eleştirmenler de Macaristan’a “özgürlük, demokrasi ve bağımsız merkez bankaları” dayatmak istemiyor mu?

Bu son rezaletin, iktisadi bağlamı ayan beyan ortada: “Bağımsız bir merkez bankası”, AB ve IMF tarafından dayatılan “kemer sıkma önlemleri”ne ayak uydurmanın adıdır. Bu bağ-lamda, demokratik haklar ve neoliberal ekonomi politikalarının aynı madalyonun iki yüzü olduğu gibi bir izlenim yaratıldı – Neo-liberal ekonomi politikalarına karşı çıkanların, nesnel olarak, özgürlük ve demokrasiye yönelik tehdit oluşturdukları ima edilmektedir. Bu mantık hiç tereddütsüz reddedilmelidir: İki boyut (otantik demokrasi ve neoliberal ekonomi) birbirinden bağımsız olduğu gibi günümüzün özgül koşullarında otantik demokratik siyaset kendini tam da “tarafsız”, görünüşte apolitik ve teknokratik iktisadi önlemlere yönelik halk muhalefetinde ifade eder. Devlet politikaları düzeyinde banka işlemlerinin denetimi, mali krizlerin yıkıcı etkilerini denetim altına almakta iktisadi bakımdan başarılı olmuştur. Bu tabii Orban hükümetinin ekonomi politikasını hiçbir şekilde meşrulaştırmaz. Felsefeci G. M. Tamas vurgulanması gereken hususu şöyle formüle etmiştir: “Demokratik kurumların korunması ister istemez Macar halkının sürekli yoksullaşmasıyla el ele giderse (AB ve IMF’nin dayattığı kemer sıkma önlemlerinden dolayı), Macar yurttaşların liberal demokrasiyi yeniden kurmakta gönülsüz olmalarına pek şaşırmamalıyız.” Başka deyişle, bir koltuğa hem demokratik bir dirilişi hem de neo-liberal politik önlemleri sığdıramazsınız: Demokratik diriliş kahvesini, iktisadi neo- liberalizm kreması olmadan servis etmek şarttır.
Dolayısıyla Macaristan örneği, Avrupa-karşıtı hissiyatın muğlaklığına işaret etmektedir. On yıl önce, Slovenya Avrupa Birliği’ne katılmak üzereyken, Avrupa’ya kuşkuyla bakan bir Sloven, Marx Biraderler’in avukat tutma konusuyla ilgili esprisinin sarkastik bir yorumunu öne sürmüştü: Biz Slovenlerin bazı sorunları mı var? Hadi, o halde AB’ye katılalım! Daha fazla sorunumuz olacak ama bunları halledecek bir AB de olacak! Bugün pek çok Sloven AB’yi böyle algılıyor: AB bazı yardımlarda bulunuyor ama yeni sorunlara da yol açıyor (kuralları ve cezaları, Yunanistan’a yardım amaçlı mali talepleri vb.). Şu durumda, AB gerçekten savunulmaya değer bir birlik midir? Şüphesiz soruyu hangi AB şeklinde sormak gerekir. Gilbert Keith Chesterton, bundan yüz yıl önce, din eleştirmenlerinin temel açmazını açıkça tanımlamıştı: “Özgürlük ve insanlık uğruna Kilise’yle savaşmaya koyulan insanlar sonuçta, yalnızca Kilise’yle savaşabilmek adına özgürlük ve insanlıktan uzaklaşmıştır. /…/ Sekülerler, tanrısal şeylere zarar veremediler; Sekülerler, seküler şeylere zarar verdiler; bununla rahatladılarsa ne âlâ.” Aynı durum din savunucuları için de geçerli değil mir? Fanatik din savunucularının kimbilir kaçı, çağdaş seküler kültüre şiddetle saldırmaya koyulup sonuçta kendi anlamlı dini deneyimlerinden vazgeçmiştir? Keza, anti-demokratik köktendincilikle mücadele etmeye kararlı olan birçok liberal sonuçta sırf terörle mücadele adına özgürlük ve demokrasiden uzaklaşıyorlar. “Teröristler” öbür dünya sevgisi adına bu dünyayı bile mahvederken, terör karşıtı cengâverler de kendi demokratik dünyalarını Müslüman öteki’ye nefret üzerinden mahvediyorlar. Bazılarımız insanlık onuruna o kadar tutkuyla bağlı ki onu korumak için insanlık onurunun düpedüz aşağılandığı ekstrem bir durum olan işkenceyi bile meşrulaştırmaya hazırlar.

Aynı durum, Avrupa’yı göçmen tehdidine karşı savunanlar için de geçerli değil mi? Yahudi-Hıristiyan mirasını koruma gayreti içindeki bu yeni bağnazlar Hıristiyan mirasının kal-bindeki öğretiden vazgeçmeye hazırlar: Her bireyin evrenselliğe doğrudan erişim hakkı vardır (Kutsal Ruh’a ya da günümüzde insan hakları ve özgürlüklere); küresel toplumsal düzendeki yerim ne olursa olsun, bu evrensel boyutun doğrudan bir parçası olabilirim. İsa’nın Luka’daki şu “skandal” sözleri, her türlü toplumsal hiyerarşiyi hiçe sayan böyle bir evrenselliğe işaret etmez mi? “Bana gelen biri, babasından ve annesinden, karısından ve çocuklarından, kız kardeşlerinden ve erkek kardeşlerinden –evet, hatta kendi hayatından– nefret etmiyorsa, müridim olamaz.” (14:26) Aile ilişkileri burada Şeylerin Düzeni’ndeki yeri-mizi küresel olarak belirleyen tikel, etnik ve hiyerarşik bir toplumsal bağa tekabül etmektedir. İsa’nın emrettiği “nefret”, Hıristiyanca sevginin karşıtı değil doğrudan doğruya dışavurumudur: Sevgi, bize içine doğduğumuz organik topluluktan “çıkmamızı” tembih eder, yahut Aziz Pavlus’un söylediği gibi bir Hıristiyan için ne erkek ne kadın, ne Yahudi ne de Yunanlı vardır… Belirli bir yaşam tarzıyla tamamen özdeşleşenler için İsa’nın zuhurunun komik ya da travmatik bir skandal olarak algılanmış olmasına şaşmamak gerek.
Gelgelelim, Avrupa’nın çıkmazı daha da derinlerde. Gerçek sorun, göçmen karşıtlarını eleştirenlerin, Avrupa mirasının kıymetli nüvesini savunmak yerine, kendilerini çoğu zaman Avrupa’nın günahlarını itiraf etmek ve başka kültürlerin zenginliğini kutsamakla sınırlandırmalarıdır. William Butler Yeats’in “Second Coming”inin o meşhur dizeleri günümüzdeki çıkmazı güzel ortaya koyar: “En iyi insanlar inançsızken, en kötüleri yoğun bir tutkudan mustariptir.” Beti benzi atmış liberaller ile Müslüman veya Hıristiyan köktendinciler arasındaki mevcut yarılmaya dair harikulade bir betimleme. “En iyi”ler artık hiçbir inanca tam anlamıyla bağlanamazken “en kötü”ler ırkçı, dinci ve cinsiyetçi fanatizme gönül düşürmekte. Bu çıkmazı nasıl aşabiliriz?

Almanya’daki bir tartışma çıkış yolunu gösterebilir. Şansölye Angela Merkel, 17 Ekim 2010’da muhafazakâr Hıristiyan Demokrat Birliği’nin genç üyeleriyle yaptığı bir toplantıda şunları söyledi: “Bir arada ve mutlu yaşayalım söylemi, bu çokkültürcü yaklaşım başarısız oldu. Hem de tamamen.” Merkel hakkında söylenebilecek şey en azından onun tutarlı olduğudur; bu sözler, iki yıl önce Leitkultur (hakim kültür) meselesi etrafında yürütülen tartışmaları yansıtmaktadır. O zamanlar, muhafazakârlar, aynı alanda yaşayan diğer kültürlere mensup kişilerin saygı duyması gereken bir hakim kültürel alana dayandığını öne sürüyorlardı. Ama El Değmemiş, Temiz Ruhu oynamaktan ve bu tür beyanatların ilan ettiği yeni, ırkçı Avrupa’ya feryat etmekten vazgeçip soyut çokkültürcülüğün işlerin bu noktaya gelmesinde ne kadar payı olduğunu sorgulayarak eleştiri oklarını kendimize çevirmeliyiz. Tarafların tümü aynı medeniyeti paylaşmıyorsa ve aynı medeniyete saygı duymuyorsa, çokkültürcülük yasalar aracılığıyla düzenlenmiş karşılıklı nefret ve cehalete dönüşür. Çokkültürcülük konusundaki ihtilaf, halihazırda Leitkultur’la ilgili bir ihtilaftır: Burada söz konusu olan kültürler arası bir ihtilaf değil farklı kültürlerin nasıl bir arada var olabileceğine ve olması gerektiğine; ayrıca eğer bir arada var olacaklarsa farklı kültürlerin paylaşması gereken kurallara ve pratiklere dair bir ihtilaftır.

Dolayısıyla “acaba ne kadar hoşgörü gösterebiliriz” şeklindeki liberal tuzağa düşmemek gerekir. Çocuklarını okula göndermedikleri takdirde hoşgörüyü hak ederler mi? Kadınlarını belirli bir şekilde giyinmeye ve davranmaya zorladıkları takdirde hoşgörüyü hak ederler mi? Çocuklarının evliliklerine kendileri karar verdikleri ve eşcinsellere gaddarca davrandıkları takdirde hoşgörüyü hak ederler mi? Meseleye buradan bakıldığında, asla yeterince hoşgörülü değiliz veya kadınların haklarını vb. ihmal etmek konusunda son derece hoşgörülüyüz. Bu çıkmazı aşmanın tek yolu tüm iştirakçilerin hemfikir olacağı pozitif bir evrensel proje inşa etmek ve bu yolda mücadele etmektir. “Ne erkek ne kadın, ne Yahudi ne de Yunanların” iştirak ettiği ve bu haliyle eksik kalan pek çok mücadele var: Ekoloji alanından tutun da iktisat alanına. İşgal altındaki Batı Şeria’da birkaç ay önce küçük bir mucize gerçekleşti: Duvar’a karşı gösteri yapan Filis-tinli kadınlara İsrail’den bir grup lezbiyen Yahudi kadın katıldı. İlkin yaşanan karşılıklı güvensizlik, Duvar’ı koruyan İsrail askerleri karşısında omuz omuza durduklarında ortadan kalktı ve aralarında yüce bir dayanışma duygusu doğdu; geleneksel kıya- fetleriyle Filistinli kadınlar, dikenli saçlarını mora boyamış Yahudi lezbiyenlerle kucaklaştılar – mücadelemizin ne olması gerektiğine dair canlı bir sembol.

Dolayısıyla, Avrupa’ya kuşkuyla bakan şu Sloven, belki de, Marx Biraderler esprisiyle en önemli noktayı kaçırmıştı. AB üyeliğimizin fayda ve maliyet analiziyle vakit harcamaktansa AB’nin gerçekten neye tekabül ettiği üzerine düşünmeliyiz. Sigmund Freud son yıllarında “Bir kadın ne ister?” sorusunun zorluğu karşısında kafasının bulandığını itiraf etmişti. Bugün, bizim sorumuz elbette şu olmalıdır: Avrupa ne istemektedir? Avrupa, çoğu zaman küresel kapitalist gelişmeyi düzenlerken bazen de geleneğin muhafazakâr bir savunusuyla flört ediyor. Her iki yol da unutulmaya, Avrupa’nın marjinalleşmesine çıkıyor. Bu çıkmazı aşmanın tek yolu, Avrupa’nın radikal ve evrensel özgürlük mirasını yeniden canlandırmak. Başkalarına yönelik hoşgörüden öte pozitif, farklı kültürlerin sahiden bir arada var olmasını ve hemhal olmasını sağlayacak ve yakın gelecekteki Leitkultur kavgasına hazırlanacak, özgürlükçü bir Leitkultur inşa etmeliyiz. Başkalarına saygı duymakla yetinme, onlara müşterek bir mücadele öner, çünkü bügün en acil sorunlarımız müşterek.

Slavoj Zizek
Tehlikeli Rüyalar Görme Yılı
Çeviri: Mehmet Öznur, Barış Özkul

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here