Gabriel Marquez: “Kuşkuya, yağmaya ve terkedilmişliğe karşı, yanıtımız yaşam’dır”

Gabriel Garcia MarquezMeksika’da üç kez diktatör olan general Antonio Lopez de Santana, «Pasta Savaşı» diye adlandırılan savaşta yitirdiği sağ bacağı için görkemli bir cenaze töreni düzenlediydi. General Garcia Moreno, on altı yıl boyunca Ekvador’u mutlak bir despotlukla yönettikten sonra öldüğünde, cesedi tören üniformaları içinde, göğsü madalyalarla zırhlanmış olarak başkanlık koltuğuna oturtuldu ve başında nöbete duruldu. General Maximiliano Hernández Martinez, EI Salvador’un, barbar bir kıyımda otuz bin köylüyü ortadan kaldırtan bu mutasavvıf despotu, zehirli yiyecekleri saptamak üzere bir saat icadetmişti ve bir sarılık salgınını altedebilmek için de sokak lambalarının kırmızı kağıtla kaplanmasını buyurdu.

Latin Amerika’nın yalnızlığı

Ne tufanlar, ne salgınlar, ne açlıklar, ne felaketler, ne de hatta yüzyıllar boyu birbirini izleyen sonu gelmez savaşlar, yaşamın ölüm karşısındaki dayanıklı üstünlüğünü kırmayı başarabildi. Hep büyüyen, hep hızlanan bir üstünlük; her yıl, yeni doğanların sayısı, ölenlerinkinden yetmiş dört milyon daha çok; New York’un nüfusunu yedi ile çarparak çoğaltacak denli yeni insan doğuyor her yıl. Çoğu, en yoksul ülkelerde dünyaya geliyorlar ve bu ülkeler arasında elbette Latin Amerika ülkeleri de var. Buna karşılık, en gelişmiş ülkeler, yalnız bugüne dek varolmuş tüm insanları değil, ama bu kısmetsizlikler gezegeninden gelip geçmiş canlı yaratıkların tümünü yüz kez kül etmeye yetecek bir yoketme gücünü biriktirmeyi başardılar.

Magellan’ın yoldaşı, Floransalı denizci Antonio Pigafetta, dünya çevresindeki ilk yolculuğunda, Orta Amerika topraklarından geçerken, daha çok imgelemenin serüvenini andıran bir günce meydana getirdi. Burada, göbeği sırtında bulunan domuzlardan, dişileri erkeklerinin sırtına yumurtlayan ayaksız kuşlardan, ve gagası kaşık biçimindeki dilsiz Albatros türü birtakım uçuculardan sözeder. Yine güncesinde, kafası ve kulaklarını katırdan, gövdesini deveden almış, geyik ayaklı ve at gibi kişneyen müthiş bir hayvanı da betimler. Patagonya’da karşılarına çıkan ilk yerliye bir ayna gösterdiklerini, ve kendi görüntüsünden dehşete düşen o kudurmuş devin, nasıl aklını yitireyazdığını anlatır.

İçinde, daha o çağda bugünkü romanlarımızın filizleri görülen bu kısa ve büyüleyici kitap, bizim o çağlardaki gerçeğimizin en sersemletici tanıklığı olmaktan yine de uzaktır. Nicelerinin Hindistan anılarından bizlere kalmış daha neler, neler var. El Dorado, onca göz dikilen bu düşsel ülkemiz, uzun süreler pek çok atlasta, haritacıların keyfine göre yer ve şekil değiştirerek gösteriIdi. Efsanevi Alvaro Nunez Cabeza de Vaca, altı yüz kişiyle başlayıp, aralarındaki boğazlaşmalar sonucu yalnız beş kişinin hayatta kalabildiği bir çılgınlık seferinin başında, gençlik pınarını bulabilmek için sekiz yıl Meksika’nın kuzeyini arşınlayıp durdu. Hiçbir zaman aydınlatılamayan gizler arasında, Atahualpa’nın fidyesini ödemek üzere günün birinde Cuzco’dan yola çıkarılan ve asla hedefine varamayan, her biri elli kilo altınla yüklü on bir bin katır da var. Daha sonraları, sömürgeleşme döneminde Cartagena’da, alüvyonlu topraklarda beslenmiş ve kursaklarında altın zerrecikleri saklayan tavuklar satılırdı. Kurucularımızın altın parıltıları saçan bu çılgınlığı, tüm tarihimiz boyunca bizi izledi. Daha geçen yüzyılda, Panama berzahında, iki okyanusu birleştirecek bir demiryolu projesi için incelemeler yapan Alman heyeti, rayların, bölgede çok ender rastlanan bir maden olan demir yerine altından yapılması koşuluyla, projenin kârlı olabileceği sonucuna varıyordu.

İspanyol egemenliğinin aşılması bizi çılgınlıktan kurtarmadı. Meksika’da üç kez diktatör olan general Antonio Lopez de Santana, «Pasta Savaşı» diye adlandırılan savaşta yitirdiği sağ bacağı için görkemli bir cenaze töreni düzenlediydi. General Garcia Moreno, on altı yıl boyunca Ekvador’u mutlak bir despotlukla yönettikten sonra öldüğünde, cesedi tören üniformaları içinde, göğsü madalyalarla zırhlanmış olarak başkanlık koltuğuna oturtuldu ve başında nöbete duruldu. General Maximiliano Hernández Martinez, EI Salvador’un, barbar bir kıyımda otuz bin köylüyü ortadan kaldırtan bu mutasavvıf despotu, zehirli yiyecekleri saptamak üzere bir saat icadetmişti ve bir sarılık salgınını altedebilmek için de sokak lambalarının kırmızı kağıtla kaplanmasını buyurdu. General Francisco Morazán’ın, Tegucigalpa’daki büyük alanda duran anıtı, aslında, Paris’te bir ıskarta deposunda satınalınan, mareşal Ney’e ait bir yontudur.

On bir yıl oluyor, çağımızın en yetkin ozanlarından biri, Şilili Pablo Neruda, bu topluluğu sözü ile aydınlatmak üzere buraya geldi. O gün bugün, Avrupa ‘nın temiz vicdanlarında, ve bazen de kirli vicdanlarında, Latin Amerika’nın, hallüsinasyon içindeki erkeklerle tarihi kadınların sonsuz inatlarının efsaneyle karıştığı, bu uçsuz bucaksız ülkenin gizemli güncelliği, dillerde. Promete tavırlı bir devlet başkanı, alevler içindeki sarayına çekilmiş, tek başına tüm bir orduya karşı koyarken öldü, ve asla aydınIatılamayan kuşkulu iki hava faciasından birinde cömert bir gönül, diğerinde de ulusuna saygınlığını geri veren demokrat bir asker can verdi. Bu arada beş savaş, on yedi hükümet darbesi ile karşılaştık, ve çağdaş Latin Amerika’da Tanrı adına ilk özkırımı yürürlüğe koyan şeytansı bir diktatörün yükselişini gördük. Bu süre içinde yirmi milyon Latin Amerikalı çocuk, yani Batı Avrupa’da 1970’den bu yana doğanlardan daha çok sayıda çocuk, ikinci yaş günlerini kutlayamadan öldüler.
Yaklaşık yüz yirmi bin kişi zorbalığın sonucunda yitip gitti, sanki Uppsala kentinin tüm insanları yitmiş gibi. Pek çok kadın gebeyken tutuklandı ve Arjantin cezaevlerinde doğurdukları çocukların kimlikleri de, kaderleri de bilinmiyor. Kimi habersizce evlat edinilmiş, kimi askeri yönetim tarafından kimsesizler evine gönderilmiş. Bunlara bir son vermek istedikleri için tüm kıtada iki yüz bine yakın kadın ve erkek öldü, yüz binden çok insan da, Orta Amerika’nın dik kafalı üç küçük ülkesinde, Nikaragua, El Salvador ve Guatemala’da. Bu olaylar ABD ‘de meydana gelmiş olsaydı, nüfus oranına göre dört yıl içinde bir milyon altı yüz bin ölü saymak gerekecekti.

Gelenekten konuksever bir ülke olan Şili ‘den bir milyon kişi, yani nüfusun yüzde onu göç etti. Eskiden kıtanın en uygar ülkesi olarak tanınan, 2,5 milyonluk küçük Uruguay beş yurttaşından birini yitirdi. El Salvador’daki iç savaş, 1979’dan bu yana, her yarım dakikada bir göçmen yaratıyor. Latin Amerika’nın tüm göçmenleri, tüm sürgünleri ile yaratılacak bir ülke, Norveç’ten daha kalabalık olurdu.

Bu yıl, şirazesinden çıkmış bu gerçekliğin de, en az edebi ifadesi kadar İsveç Edebiyat Akademisi’nin dikkatini çekmiş olduğuna inanmak istiyorum. Yalnız ak kağıt üstündeki bir gerçek değil, ama içimizde yaşayan sayısız günlük ölüşlerimizin her bir anını belirleyen, sıkıntı ve güzellikle dolu bir yaratıcılık pınarını besleyen, ve şu gezgin ve sıla özlemi içindeki Kolombiyalının niceleri arasından rasgele bir örnek seçildiği gerçek. Ozan ve dilenci, müzisyen ve yalvaç, savaşçı ve eşkiya, bu çığrından çıkmış gerçekliğin tüm yaratıcılarırın, düş gücünden istedikleri pek az şey vardır: zira bizim en yüce meydan okuyuşumuz, tam tersine varlığımıza saygınlık kazandıracak alışılmış olanakların yetersizliğindedir. İşte, dostlarım, bizim yalnızlığımızın düğümü budur.

Eğer, her birinin özüne katıldığımız bu güçlükler bizi köstekliyorsa, herkes dünyanın bu yanında doğmuş akılcı yeteneklerin, bir yandan kendi kültürlerine hayran olurken, bir yandan da bizi yorumlayabilecekleri doyurucu bir yöntem bulamayışlarını anlayabilir. Onların, yaşamın yıkımlarının herkes için aynı olmadığını ve öz kimliğimizin ardındaki koşuşturmalarımızın bizler için de, en az onlar için olduğunca çetin ve kanlı geçtiğini unutacak kertede bizi kendi ölçülerine göre değerlendirmekte diretmeleri anlaşılabilir bir şey. Ne ki, gerçeğimizin başka yörelerden alınma şemalara göre değerlendirilmesi, bizlerin her gün daha tanınmaz, her gün daha az özgür, her gün daha yalnız kalmamıza yol açmaktan başka bir işe yaramıyor. Saygıdeğer Avrupa, bizi kendi özgeçmişinde görmeye bir çalışabilirse, Londra’nın ilk surlarını inşa etmek için 300 yıl, bir piskoposa sahip olabilmek için bir 300 yıl daha harcamış olduğunu, bir Etrüsk kralı çıkıp da onu tarihe maledene dek Roma’nın yirmi yüzyıl belirsizliğin karanlığında debelendiğini, ve de yağlı peynirIeri ve şaşmaz saatleri ile bizleri hayran bırakan bugünkü barışsever İsviçrelilerin, XVI. yüzyılda sıradan paralı askerler gibi Avrupa’yı kana buladıklarını bir anımsayabilse, belki daha anlayışlı olabilirdi. Rönesansın yükseliş yıllarında bile, 12 bin paralı Alman askeri, imparatorluğunun hesabına yakıp yıkarak ve halkının sekiz binini boğazlayarak Roma kentini soyup soğana çevirmekteydi.
Bundan 50 yıl önce buracıkta, Thomas Mann’ın, iffetli bir Kuzeyle tutkulu bir Güney arasındaki birlik düşlerini yücelttiği Tonio Kröger’in aldanışIarını diriltme savında değilim. Ama öyle sanıyorum ki, burada da daha insancıl, daha adaletli bir büyük ülke için savaşan, açık fikirli Avrupalılar, eğer bize bakış açılarını derinden yenileyebilirlerse bize daha iyi yardımcı olabilirler. Bu bakış açısı, dünyanın paylaşımı içinde özgün bir yaşama sahip olma kuruntusunu yükümlenen halkları meşru eylemlerle desteklemeye dönüşmedikçe, düşlerimize karşı gösterilen dayanışma bizlere, yalnızlıktan kurtulmakta olduğumuz duygusunu vermeyecektir.

Latin Amerika özgür istemini kullanamayan bir piyon olmak da istemiyor, böyle olması için bir neden de yok, ve de onun bağımsızlık ve özgürlüğe kavuşma amacının Batının da paylaştığı bir özlem haline gelmesinde hiçbir acayiplik bulunamaz. Ne ki, bizlerin Amerika’sıyla Avrupa arasındaki uzaklığı onca kısaltmış olan ulaşım atılımları, kültürlerimiz arasındaki açıklığı, tam tersine artırmış görünüyor. Edebiyatımıza, herhangi bir kayıt konmaksızın tanınan özkimlik, onca zorlu toplumsal değişim girişimlerimiz sözkonusu oldukta, neden bunca kuşkuyla çok görülüyor bizlere? Öncü Avrupalıların, kendi ülkelerine kabul ettirmek için çabaladıkları toplumsal adaletin eşinin değişik koşullar altında ve ayrı yöntemlerle bir Latin Amerikan hedefi olamayacağını düşünmek neden? Hayır, tarihimizdeki ölçüsüz şiddet ve ızdırap, yüzyıllık adaletsizliklerin ve anlatılmaz acıların sonucudur, yoksa bizden üç bin fersah ötede, gizlice tezgahlanmış bir komplonun ürünü değil. Oysa çok sayıda Avrupalı yönetici ve aydın, gençliklerinin doğurgan çılgınlıklarını unutmuş büyükbabaların çocuksuluğu içinde, sanki bu dünyanın iki büyük efendisinin inayetine bağlı olarak yaşamak dışında başkaca bir kader olamazmış gibi, buna inandı. İşte, dostlarım, bizim yalnızlığımızın ölçüsü de budur.

Bununla beraber, kuşkuya, yağmaya ve terkedilmişliğe karşı, yanıtımız yaşam’dır. Ne tufanlar, ne salgınlar, ne açlıklar, ne felaketler, ne de hatta yüzyıllar boyu birbirini izleyen sonu gelmez savaşlar, yaşamın ölüm karşısındaki dayanıklı üstünlüğünü kırmayı başarabildi. Hep büyüyen, hep hızlanan bir üstünlük; her yıl, yeni doğanların sayısı, ölenlerinkinden yetmiş dört milyon daha çok; New York’un nüfusunu yedi ile çarparak çoğaltacak denli yeni insan doğuyor her yıl. Çoğu, en yoksul ülkelerde dünyaya geliyorlar ve bu ülkeler arasında elbette Latin Amerika ülkeleri de var. Buna karşılık, en gelişmiş ülkeler, yalnız bugüne dek varolmuş tüm insanları değil, ama bu kısmetsizlikler gezegeninden gelip geçmiş canlı yaratıklann tümünü yüz kez kül etmeye yetecek bir yoketme gücünü biriktirmeyi başardılar.

Bugünkü gibi bir gün, hocam William Faulkner burada dedi ki: «İnsanın sonunu kabul etmeyi reddediyorum.» Kendi hesabıma, onun otuz iki yıl önce kabul etmeğe yanaşmadığı yıkımın, insanlığın başlangıcından bu yana ilk kez bugün, sıradan bir bilimsel olasılık haline geldiğinin bilincinde olmasaydım, onun olan şu yeri işgal etmeye kendimi lâyık göremezdim. İnsanın gelişinden bu yana, ütopya diye bakılan bu korkunç gerçeklik karşısında, bizler, her şeye inanan masal uydurucuları, karşıt ütopyanın yaratılışına soyunmak için zamanın çok geç olmadığına inanma hakkını da hâlâ kendimizde buluyoruz. Kimsenin başkalarının yerine karar veremeyeceği, ölümünün şekline bile karar veremeyeceği, sevginin sahici bir gerçeklik, mutluluğun da mümkün olacağı ve yüz yıllık yalnızlığa mahkûm kuşakların, en sonunda ve sonsuza dek şu dünyada bir ikinci şansı deneyebilecekleri, yepyeni ve karşı durulmaz bir yaşam ütopyasının.

Gabriel Garcia Marquez
Çeviri: Turhan Ilgaz, Marquez’le Konuşmalar (Metis Yayınları, Aralık 1983)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Rençber Aziz; Kalbimizin Kızıl Zazası – Barış Kişin

. "O mis kokan bir bahçeden Bir yaprak bile dermeden Dingin ve usulca geçiyor . Kentin dizme taş sokaklarına At...

Kapat