Aslı Erdoğan: Ölüleri yalnızca ölü olmaktan kurtaran bir ufku vardır gerçeğin…

Asli ErdoganZor, dedim kendime, zor. Kanla, ölümle, yasla kuşatılmışken sözcüklere tutunmak… ’Gerçek’ demek, ’hakikat’ demek, ’adalet’ demek… Israrla kendi sesini ararken ötekinin acısına açılabilmek, kendi acınla başa çıkamazken, başka sesleri işitebilmek, sözcüklendirebilmek… ’Ben’ derken ’sen’, ’biz’ diyebilmek.

Gerçeğin ufku

Zor. Bir kez daha, şimdi, böylece söze girmek… Bir daha denemek. Bunca kayıptan, yıkımdan, suskunluktan sonra… Bunca yalanından sonra ölümün ve hayatın. Geç kalmış bir çiçeklenmeyi başarırcasına, upuzun, kurak, acılı bir mevsimin ortasında… Burada, bir çadıra girercesine girdiğim kendi gecemde, cılız ışığında bir lambanın… Büyük, boş, beyaz kağıtların, ağzına dek dolu küllüklerin arasında, uçsuz bucaksız sözcükler mezarlığında, bir daha başlamak. Bütün cesaretini toplayıp ’ben’ diyerek söze girmek, ben’le sen’in ortasından seslenmeyi denemek. Kanayan bir yaranın tam ortasından…

Zor bir yazı olacak, diyordum kendime, belki bir haftadır. ’Zor’ sözcüğü pek çok duyguyu, acıyı ve umudu üstlendi şimdilik. Pek çok sözcüğü olduğu kadar suskunluğu da, pek çok dünü olduğu kadar yarını da… Tam bir haftadır bu yazıya hazırlanıyordum, gazeteleri tarıyor, haberleri, yorumları saklıyor, eski yazılarımı yağmalıyor, ’’Kürt Medyasının 20 Yılı’’ndan notlar çıkarıyor, var gücümle ’esaslı’ bir giriş yazısına hazırlanıyordum. (98—2000 yılları arasında, Radikal’deki yazılarım sık sık ’Basından’ sayfasında yayınlanırdı, ’’Ülkede Gündem’’ ya da ’’Özgür Bakış’’ gazetesinin. Gazeteye açılan dava sayısını titizlikle takip eder, yazılarımı kesip saklardım. Yazım seçilmemişse biraz alınırdım!) Haftalardır, bana yabancı bir aidiyet duygusuyla, her fırsatta gazeteye geliyor, her seferinde dördüncü katta, fotoğraflarla dolu duvarın önünde duruyorum. Durmam gereken yerde… Burada, adına yeniden kavuşan Özgür Gündem’de, duvarların belleği yıllarca ölüme çalışmış sanki. Belki ilk günün son sayfasını boydan boya kaplayan, Musa Anter’le başlayıp Siraç Pençe’ye uzanan 71 isimli listeydi kalemimi felç eden. Belki aynı gün yayımlanan, Apê Musa’nın 92 tarihli yazısı. Belki de o kısacık türküydü yazıya olan inancımı, defalarca öldürücü darbeler yemiş inancımı sorgulatan, beni yetersizlik, suçluluk duygularıyla dolduran… Sözcüklere doğru değil de suskunluğun kıyılarına sürükleyen… Zor, dedim kendime, zor. Kanla, ölümle, yasla kuşatılmışken sözcüklere tutunmak… ’Gerçek’ demek, ’hakikat’ demek, ’adalet’ demek… Israrla kendi sesini ararken ötekinin acısına açılabilmek, kendi acınla başa çıkamazken, başka sesleri işitebilmek, sözcüklendirebilmek… ’Ben’ derken ’sen’, ’biz’ diyebilmek.

98 ya da 99 yılında, bir yazımdan dolayı ilk kez tehdit edildiğimde anlamamıştım bile! Bunun bir tehdit, elbet incelikli, üsluplu, orantılı bir tehdit olduğunu anlayabilmem için, aynı saatte, aynı ses tonuyla yinelenmesi gerekmişti. ’’De te Fabula Narratur”du yazımın başlığı: Anlatılan Senin Hikayendir. Korucu tecavüzüne uğramış çocuk yaştaki kızlarla ilgili altı haber bulabilmiş, yer darlığından ötürü üçünü seçmiştim. Hikayesini yazdığım, sağ kalan, canlı kalan gencecik kızlardan biriyle İstanbul’da tanışmıştık sonraları. Neredeyse hiç konuşmadan, karşılıklı çaylarımızı içmiştik. Birbirimizin önünde ağlamadan… Geçen hafta, gazetenin önündeki kaldırımda kıpırdamadan duran martıyı görünce, nedense o yazıyı, o sessizliği hatırladım. (Gelecek uzun sürecek, diye yazmıştım, köşe yazarı bilgiçliğiyle.) Sanırım yaralıydı martı, insanlara alışkındı, bir şeyler anlatmak istercesine gagasını bana uzattı. Belki çocukluğunu anlatacaktı. Yıllar geçse de, galiba hala acemisiyim hayatın, hala anlayamıyorum. Tecavüzü ve cinayeti, faili ve kurbanı iktidarın tanımladığını biliyorum bilmesine de…

Gün doğmuş bile. Sözcüklerden çok sessizliklerden, anlatılan kadar susulandan kurulmuş bu yazı, hayata çarpıp dururken, o kendi yolculuğuna koyulmuş bile. ’’Gerçeğin bir ufku vardır.’’ Geçmişi yalnızca geçmiş, ölüleri yalnızca ölü olmaktan kurtaran bir ufku vardır gerçeğin… Eski bir cümlemle bitireyim, ya da başlayayım: Çatılardan havalanan bir güvercin daireler çiziyor, var gücüyle karşı kıyıya, geceyle günün sınırına kanat açıyor, geç kalmışçasına… Gagasında gelecek ülkesinden bir zeytin dalı taşıyor.

09.04.2011

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Gilles Deleuze: Kapitalizmin yayılmasıyla sömürü, denetim ve gözetim giderek daha da incelmekte
Spinoza: “İnsanlarda kendi iradelerinin bilgisi olduğu için, kendilerini hür sanıyorlar”
Kapat