Gabriel Garcia Marquez’in kaleminden Hogo Chavez: “Annesi papaz olmasını istiyordu ama…”

Hugo ChavezToplam 14 sene sürdü iktidarı. Ömrü de kısa oldu, 60’ını göremeden göçtü gitti. Ama arkasında derin bir iz bıraktı. O nasıl Bolivar’ın 200 sene önce ardında bıraktıklarından esinlendiyse, kim bilir kaç kuşak da ondan esinlenecek. “Başka bir dünya mümkün” diyen herkes onu saygıyla, sevgiyle anacak. Eleştiri hakkını saklı tutarak elbette.
Arkasında soru işaretleri bıraktığı doğru. Ama bize kalırsa, hataları da esin vericiydi. Sartre’ın kendi hataları için söylediği, Chavez için de geçerli:“Ne zaman hata yaptıysam, yeterince radikal olmadığım zaman yaptım.” Peki, ya tersi? Chavez için o da geçerli: Ne zaman hata yaptıysa, fazlasıyla radikal olduğu zaman yaptı.

Gabriel Garcia Marquez’e üç kavramdan söz etmişti: Tarihî saat, stratejik dakika ve taktik saniye. Chavez’in gönlünde yatan devrimci demokrasiydi. Ona ne kadar yaklaştığını “tarihî saat” gösterecek.

Siyaset sahnesine başarısız bir darbe girişimiyle çıkmıştı. Sonraki seçim zaferlerine rağmen, o girişimin izi kalıcı oldu. Ve hep şu soru peşinden geldi: “Despot mu, devrimci mi?”

“Büyülü gerçekçilik”in pîri Gabriel Garcia Marquez de, Chavez’in ilk seçim zaferinin ertesinde, Le Monde Diplomatique’e yazdığı portreyi o soruyla bitiriyordu. O günlerden bugünlere köprülerin altından çok sular aktı. Marquez bugün bir Chavez portresi yazsa, herhalde o soruyla bitirmezdi. Venezüella’nın yoksulları, yok sayılanları onu bir devrimci olarak bağırlarına bastı. Alaşağı ettiği egemenler ve onların müttefiki emperyalist iktidarlar nezdinde ise elbette bir despottu.

Marquez’in 1999 Le Monde Diplomatique’ten yayınlanan Hogo Chavez  portresi

Akşamın alacakaranlığında Carios Andres Perez, kendisini İsviçre’nin Davos kentinden getiren uçağın merdivenlerinden iniyordu. Platformda Savunma Bakanı General Fernando Ochoa Antich’i görünce şaşırdı. Merakla sordu: “Ne oldu?” Bakanın kendinden emin bir tavırla her şeyin yolunda olduğunu söylemesi onu rahatlattı. O kadar ki, Miraflores Sarayı yerine cumhurbaşkanlığı konutu La Casona’ya gitti. Tam uykuya daldığı sırada, Savunma Bakanı telefonla arayıp Maracay’da askerî isyan başladığını bildirdi. İlk top salvoları başladığında Miraflores’e ancak girmişti… Tarih 4 Şubat 1998’di. Tarihleri hatırlamaya olan düşkünlüğüyle tanınan Albay Hugo Chavez Frias, saldırıyı La Planicie Tarih Müzesi’ndeki karargâhından idare ediyordu. Başkan tek çaresinin halkın desteği olduğunu anladı ve ulusa hitap etmek üzere Venevision TV stüdyolarına gitti. 12 saat sonra askerî darbe başarısızlığa uğradı.

Chavez, kendisine de televizyondan halka hitap etme izni verilmesi koşuluyla teslim oldu. Genç “mestizo” (siyah-kızılderili kırması) albay, paraşütçü beresi ve sözcükleri kullanmaktaki hayranlık uyandıran becerisiyle, hareketin sorumluluğunu üstlendi. Başkan Rafael Caldera tarafından affedilene değin, iki yıl hapishanede kaldı. Ama halka hitabı siyasal bir zaferdi. Yandaşlarının birçoğu gibi, düşmanlarının da azımsanmayacak bir kesimi, bu yenilgi söylevinin, onu dokuz yıldan kısa bir süre içinde başkanlığa kadar getiren ilk seçim kampanyası olduğu konusunda hemfikir…

Hugo Chavez bana bu hikâyeyi, halkın oyuyla Venezüella’nın anayasal cumhurbaşkanlığına seçilmesinin üzerinden 15 gün bile geçmemişken, bizi Havana’dan Caracas’a götüren Venezüella Hava Kuvvetleri uçağında anlattı.

İlk olarak, üç gün önce Başkan Castro ve Başkan Pastrana’yla görüşmek için geldiği Havana’da tanışmıştık. Beni ilk çarpan şey, beton sağlamlığındaki bedeni oldu. Safkan bir Venezüellalının rahat içtenliğine ve doğal inceliğine sahipti. Her ikimiz de tekrar görüşmeye çalışmış, ama sanırım her ikimizin de kabahatiyle bunu gerçekleştirememiştik. Bu yüzden, yaşamı ve bu yaşamın mucizeleri hakkında konuşmak üzere Caracas’a aynı uçakta gidiyorduk.

Yaşamını anlattıkça, haber medyasından edindiğimiz despot imgesiyle kesinlikle ilişkisi olmayan bir kişiliği keşfetmeye başladım. Bu başka bir Chavez’di. Peki ama, ikisinden hangisi gerçekti? Seçim kampanyası sırasında, ona karşı yöneltilen en sert suçlama, bir darbe kumandanı olarak yakın geçmişiydi.

Şubat darbesi, Albay Hugo Chavez Frias’ın hayatında kötü sonuçlanan tek girişim gibi görünüyor. Gelgelelim, o bunun olumlu yanını, tersine dönüşüyle bir tür kısmet oluşunu görüyor. Bu onun talihi anlama tarzı ya da zekâsı, sezgisi, feraseti -28 Temmuz 1954’te Aslan burcunda dünyaya gelmesinden bu yana edimlerine kılavuzluk eden o çekiciliğe ne ad verirseniz artık. İnançlı bir Katolik olan Chavez, iyi talihini, anne tarafından büyük büyükbabası, koruyucu kahramanlarından biri olan Albay Pedro Perez Delgado’dan miras kalan, çocukluğundan beri giydiği, bir asırdan daha eski derviş gömleğine bağlıyor.

Resim, gitar, beysbol

Anne-babası, ilkokul öğretmeni maaşıyla ay sonunu zor getiren dar gelirli insanlardı. Dokuz yaşından itibaren el arabasında tatlı ve meyve satarak onlara yardım etmek zorunda kaldı. Kimi zaman eşeğe binip Los Rastrojos’daki anneannesini ve kendisiyle dört erkek kardeşini doğurtan ebeyi ziyarete giderdi; burası, civarda şehre benzeyen tek kasabaydı. Annesi papaz olmasını istiyordu ama, Hugo ancak papaza yardım eden çocuklardan biri olabildi. Çanları öylesine güzel çalardı ki, herkes bu sesi tanırdı. “Çanı gene Hugo çalıyor” derlerdi. Kaderin bir cilvesiyle, annesinin kitapları arasında bir ansiklopedi buldu. Daha ilk bölüm aklını çeliverdi: “Yaşamda Zafer Kazanmanın Yolu!”

Aslında bu, pek çok çeşit içeren bir yemek kitabıydı. 12 yaşında bölgesel bir sergide birinciliği kazandı. Müzisyen olarak, cuatro (gitar) çalmadaki ustalığı ve güzel sesi, onu doğumgünleri ve serenatların vazgeçilmez kişisi kılıyordu. Beysbol oyuncusu olarak, birinci sınıf bir kaleciydi. Askerî okula gitmek aklının köşesinden bile geçmiyordu. Kim bilir kimden üst sınıflara atlamanın en iyi yolunun Barinas’taki askerî akademiye girmek olduğunu duyana kadar da aklına gelmedi. Bu, derviş gömleğinin bir başka mucizesi olmalıydı, çünkü o gün Andres Bello planı yürürlüğe girmişti. Bu plan, lise çağındaki öğrencilerin, üniversite düzeyinde dersler almalarına olanak veriyordu. Siyaset bilimi, tarih ve Marksizm-Leninizm dersleri aldı. Bütün sözlerini ezbere bildiği Bolivar’ın yaşamı ve eserleriyle büyülendi.

Fakat dünya siyasetiyle ilk bilinçli tanışıklığı, Eylül 1973’te Allende’nin ölümüyle oldu. Chavez bir türlü anlayamıyordu: “Peki ama, Şilililer Allende’yi seçtiyse, Şili ordusu neden ona karşı darbe yapıyor?”

Ezberden Neruda ve Whitman

Kısa bir süre sonra, birliğinin teğmeni ona komünist olduğundan şüpe edilen Jose Vicente Rangel’in oğlunu izleme görevi verdi. Bir kahkaha patlatarak “yaşamın insanın başına getirdiklerine bakın” diyor Chavez bana. Şimdi babası başbakan.

Daha ilk tanışmamızdan itibaren, onun doğal bir öykü anlatıcısı olduğunu anladım. Bu haslet, yaratıcı ve eğlenceli Venezüella halk kültürünün ayrılmaz bir parçası. Neredeyse doğaüstü bir hafızası var; bu sayede Neruda ya da Whitman’ın ş̧iirlerini, Romula Gallegos’dan sayfaları ezbere okuyabiliyor.

Onu son gerilla artıklarını ortadan kaldırmak üzere 13 asker ve telsizciden oluşan bir timin kumandasına vermişlerdi. Sağanak yağışlı bir gecede, devriyesiyle birlikte bir istihbarat albayının karargâhına sığındılar. Karargâhta bir deri bir kemik, birkaç gerilla vardı. Gece saat 10 civarında, Chavez uykuya dalmak üzereyken, bitişik odadan gelen sesleri işitti. “Askerler, tutsakları iz bırakmasın diye havluya sardıkları sopalarla dövüyorlardı” diye anlatıyor Chavez. Öfkeyle albaydan tutsakları kendisine teslim etmesini ya da bırakmasını istedi, kendi kumandası altında hiç kimseye işkence yapılmasını kabul edemeyeceğini bildirdi. “Ertesi gün, beni itaatsizlikten divan-ı harbe vermekle tehdit ettiler” diyor Chavez, “ama sadece bir süreliğine gözaltına almakla yetindiler”…

Kader ağlarını örüyor

Birkaç gün sonra, öncekileri geride bırakan bir deneyim yaşadı. Gerilla pususunda ağır yaralanan askerleri taşıyan askerî bir helikopter kışlanın avlusuna indi. Chavez, vücudunda bir sürü kurşun olan bir askeri kollarına aldı. “Ölmeme izin vermeyin, teğmenim” dedi dehşet içindeki asker. Chavez ancak onu bir arabaya bindirebildi. Diğer yedi asker öldü. O gece, gözü uyku tutmadan hamağında uzanırken, Chavez kendi kendisine soruyordu: “Burada ne işim var? Bir yandan askerî üniformalar içindeki köylüler gerilla köylüleri öldürüyor, öte yandan da gerilla köylüler haki giysili başka köylüleri… “İşte orada oldu” diyor bizi Caracas’a götüren uçakta, “İlk varoluşsal çatışmamı orada yaşadım”… Ertesi gün, kaderinin bir hareket oluşturmak olduğu inancıyla uyandı. Ve bunu yaptı: Bolivarcı Venezüella Halk Kurtuluş Ordusu…

En beklemediği anda, alayın kumandanı Albay Angel Manrique ona subaylar ve erattan oluşan 1200 kişilik bir topluluk önünde konuşma yapma görevini verdi. Öğleden sonra 1’de, tabur futbol sahasında ayakta beklerken protokol subayı adını anons etti. “Peki ya konuşman?” diye sordu alay kumandanı, onu elinde kâğıt falan olmadan kürsüye çıkarken görünce. “Yazılı bir konuşmam yok” dedi Chavez. Ve doğaçlama konuşmaya başladı. Bolivar ve Marti’den esinlenen, Latin Amerika’nın 200 yıllık bağımsızlığındaki baskı ve adaletsizlikten söz eden kısa bir konuşmaydı. Onun kurduğu harekete dahil olsun ya da olmasın, bütün subaylar olağanüstü sakin bir şekilde dinlediler. Aralarında, ikisi de yüzbaşı olan ve onun amaçlarına yakınlık duyan Felipe Acosta Carle ve Jesus Urdaneta Hernandez de vardı. Konuşmanın sonlarına doğru, karargâh kumandanı iyiden iyiye sinirlenmeye başladı ve herkesin duyacağı şekilde ona sitem etti: “Chavez, politikacı gibi konuştun.” “Evet, efendim” diye karşılık verdi Chavez.

Boyu 1.80’den uzun ve on kişinin hakkından gelebilecek güçte olan Felipe Acosta, kumandanın önüne dikilerek “yanılıyorsunuz, efendim” dedi, “Chavez politikacı filan değil. O yeni kuşaktan bir yüzbaşı ve konuşmasında söyledikleri şeyleri duyduğunuzda pantolonunuza ettiniz.” Bu laflar üzerine Albay Manrique birliği hazırola geçirerek şunları söyledi: “Yüzbaşı Chavez’in söylediklerine benim izin verdiğimi hepinizin bilmesini istiyorum. Ona bu konuşmayı yapma emrini ben verdim. Söylediği her şeyi, yazılı hale getirmemiş olsa bile, dün bana bildirmişti.” Sözlerine şöyle son verdi: “Bu iş burada bitmeyecek.”

Bolivar’ın yemini

Törenden sonra Chavez, yüzbaşı Felipe Acosta ve yüzbaşı Jesus Uraneto ile 10 kilometre kadar uzaktaki Saman del Guere’ye koşu yapmaya gitti. Orada Simon Bolivar’ın Aventino dağında ettiği yemini tekrarladılar. “Elbette, biz sonunda bir değişiklik yaptık” dedi Chavez bana, “… ‘bizi ezen İspanyol zincirlerini kırdığımız zaman’ yerine, ‘bizi ve halkı ezen egemenlerin zincirlerini kırdığımız zaman’ dedik”…

Gabriel Garcia Marquez
Çeviren: Gül Çağalı Güven
Express, sayı 21, Ocak 2003

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ayrılıkçı Şiddet ve “Barış Süreçleri”: İspanya’nın ETA Deneyimi – Thomas Jeffrey Miley

İspanyol devletinin, Bask paramiliter örgütü ETA’nın (Euskadi Ta Askatasuna, yani “Bask Anavatanı ve Özgürlüğü”) siyasi amaçlı şiddet eylemleriyle başa çıkmadaki...

Kapat