Halil Cibran Aşk Mektupları: “Söylemek istediklerimizden sadece birazını söyledik”

Halil Cibran‘Keşke sesimi kanatlandırmak ve mırıltılarımı şarkılara döndürmek için burada olsaydın. Yine de ‘yabancılar’ arasındayken görünmez bir ‘dostun’ beni dinleyip tatlılık ve duyarlılıkla gülümsediğini bilerek konuşacağım.’ Halil Cibran ‘Sana karşı taşmalarım-ne demek bu? Bütün bunlarla ne demek istediğimi gerçekten bilmiyorum. Ama senin sevdiğim olduğunu ve sevgiye saygı duyduğumu biliyorum. Şunu tamamen bilerek söylüyorum ki, aşk en azından büyüktür. Aşkın eşlik ettiği yoksulluk ve sıkıntılar sevgisiz zenginlikten çok daha iyidir. Bu düşünceleri sana itiraf etmeye nasıl cesaret edebiliyorum? Böyle yaparak onları yitiriyorum… yine de bunu yapmaya cesaret ediyorum. Şükürler olsun ki bunları söylemeyip yazıyorum, çünkü şu anda burada olsan, hemen geri çekilip uzunca bir süre senden kaçarım ve söylediklerimi unutuncaya kadar da beni görmene izin vermem…

Güneş ufukta kayboldu, harika şekilli güzel bulutların arasından parlak tek bir yıldız belirdi, Venüs, Aşk Tanrıçası. bu yıldızda bizim gibi aşk ve arzuyla dolu insanlar mı oturur acaba? Acaba Venüs de benim gibi mi ve kendi Cibran’ı mı var -kendi uzakta ama aslında çok yakında olan güzel varlık- ve acaba o da şu anda, ufukta titreyen alacakaranlıkta, alacakaranlığı karanlığın izleyeceğini ve karanlığı ışığın izleyeceğini ve günü gecenin izleyeceğini ve geceyi günün izleyeceğini ve sevdiğini görmeden önce bunun defalarca tekrarlanacağını bilerek ona mektup mu yazıyor? Ve böylece alacakaranlığın ve gecenin bütün yalnızlığı hiç sezdirmeden ona yanaşıyor. O zaman o da elindeki kalemi alacak ve karanlıktan, bir adım kalkanına sığınacak: Cibran.’ ‘Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim., hiçbir kitapta bir varlığın bu çektiğim kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştır…’ ‘Büyük acı büyük arınmadır.’ (May Ziyade’nin Cibran’ın ölümü üzerine mektubundan.) Bu mektup albümü Cibran’ın gizli duygularına tamamen yeni bir ışık tutmakta, yirminci yüzyılın en ünlü birkaç kitabının yazarının zihnine alışılmadık bir açıdan bakılmasını sağlamaktadır. Kitap Cibran’ın orijinal çizimleri ve mektup örnekleriyle zenginleştirilmiştir.

***

“Tüm insanlar içinde ruhuma ve gönlüme en yakın olan kişi sizsiniz ve bizim ruhlarımız ve gönüllerimiz asla tartışmadı. Sadece düşüncelerimiz, ki düşünceler edinilirler, yaşadığımız çevreden, karşımızda gördüklerimizden, bize her bir yeni günün getirdiklerinden kaynaklanırlar, ama ruh ve gönül içimizde düşüncelerden çok daha önce yüce bir içerik zaten oluşturdu. Düşüncenin işlevi organize etmek ve düzenlemektir ve bu bizim sosyal yaşantımız için önemli bir öğedir, ancak ruhta ve gönülde de hiç yeri yoktur. ‘Eğer bundan sonra, tartışsak bile, ayrı ayrı yollarımıza gitmemeliyiz.’ Tüm bunlara sebep olmasına rağmen düşünce bunu söylüyor ama, ne aşk adına söyleyebileceği tek bir sözü var ne de ruhu kelimelerle ölçebilir ne de gönlü aklın terazisinde tartabilir.”

***
“Sevgili bayan May,…Mektupların ne kadar güzel. May, ne kadar hoş. Dağların tepesinden düşlerimin vadisine akan bir nektar nehri gibi. Gerçekten de , bu mektuplar, uzaktakileri etkileyen, yakındakileri geliştiren ve büyülü yankılarıyla taşları parlayan meşalelere, dalları çırpınan kanatlara çevirenOrfeus’un Lutu gibi. Sadece bir mektubunun geldiğibir gün bile benim içindağın doruğuna eşdeğer –düşün artık üç mektubunun birden geldiği güne ne demeli? Böyle bir gün için “Yüksek sütunlu İrem’in” sokaklarında dolaşacağım zamanlardan vazgeçerdim.” 

***

“Mey, mektubunuz gönlüme ne de tatlı, ne de hoş geliyor, bilseniz! Beş gün önce kırlara gittim ve bu beş günü sevdiğim sonbahara veda ederek geçirdim ve bu “vadiye” sadece iki saat önce döndüm.

Nasira ile Biserri arasındaki mesafeden daha uzak bi seyahati üstü açık bir arabada yaptığım için buraya dönmüş ve kaybolmuş bir vaziyette döndüm … Fakat … geldiğimde mektubunuz diğerlerinin üstünde duruyordu ve tabi sevdiceğimden aldığım mektubu görmemle birlikte tüm diğer mektuplar bir anda gözlerimin önünden kayboluverdi. Oturup hemen okudum ve içim ısındı. Sonra da üzerimi değiştirdim ve bir kere daha okudum, bir üçüncü kere okudum ve içindeki her seyi iyice sindirene dek okudum.

Kutsal bir şarabı her hangi bir içkiyle asla karıştırmam Mary.

Şimdi bu saatte benimle birliktesiniz, benim yanımdasınız Mey. Burada, tam da buradasınız ve ben sizinle konuşuyorum, ancak bu kelimelerden çok çok daha iyi kelimelerle. Sizin yüce gönlünüze bundan daha ileri bir dille konuşuyorum ve biliyorum ki beni isitiyorsunuz, biliyorum ki birbirimizi açık ve net bir şekilde anlıyoruz ve biliyorum ki bu gece Tanrı’nin kürsüsüne geçmiste olduğundan çok daha yakınız.

Tanrı’ma şükranlarımı sunuyor ve teşekkür ediyorum. Bu garibimin (benim) memleketine, gezginin de evine, annesine ve babasına döndüğü için Tanrı’ya şükürlerimi sunuyor ve minnetimi bildiriyorum.

Şu anda harika bir düşünce, çok harika bir düşünce geçti aklımdan. Dinleyin, benim tatlı bebeğim; eğer bundan sonra bir daha tartışırsak (eğer bundan kaçınamazsak tabi) daha önceleri herbir “savaştan” sonra oldugu gibi ayrı ayrı yollarımıza gitmeyelim.

Tüm farklılıklarımıza rağmen, tartışmadan sıkılıp da gülmeye başlayana kadar ya da tartışmanın kendisi bizden bıkıp ta bizi başını sallayıp yalnız bırakana kadar, aynı şekilde ve aynı çatı altında kalalım.

Bu fikrimi nasıl buluyorsunuz?

İstediğimiz kadar ya da tartışmanın kendisi bize müsaade ettiği müddetçe tartışalım. Çünkü siz Ihdin’den ben de Biserri’denim ve bu sebeple de aramızda tartışmamız bizim adetlerimizdendir. Ancak, ilerdeki günlerde ne olursa olsun birbirimizin yüzlerine, bulutlar dağılana dek bakalim. Ve, eğer sizin ya da benim sekreterim odadan içeri girerse -çünkü tartismalara sebep olan onlar- onları nazikçe ama derhal dışarı çıkaralım.

Tüm insanlar içinde ruhuma ve gönlüme en yakın olan kişi sizsiniz ve bizim ruhlarımız ve gönüllerimiz asla tartışmadı. Sadece düşüncelerimiz, ki düşünceler edinilirler; yaşadığımız çevreden, karşımızda gördüklerimizden, bize her bir yeni günün getirdiklerinden kaynaklanirlar, ama ruh ve gönül içimizde düşüncelerden
çok daha önce yüce bir içerik zaten olusturdu. Düşüncenin işlevi organize etmek ve düzenlemektir ve bu bizim sosyal yaşantımız için önemli bir ögedir, ancak ruhta ve gönülde de hiç yeri yoktur. “Eğer bundan sonra, tartışsak bile, ayn ayn yollarımıza gitmemeliyiz.” Tüm bunlara sebep olmasına rağmen düşünce
bunu söylüyor ama, ne aşk adına söyleyeceği tek bir sözü var ne de ruhu kelimelerle ölçebilir ne de gönlü aklın terazisinde tartabilir.

Bir tanemi seviyorum, ama neden sevdiğimi bilmiyorum. Bunu bilmek de istemiyorum, onu seviyor olmam yeterli. Onu ruhumda ve gönlümde sevdiğimi bilmem yeterli. Üzgün, yalnız ve tek başıma olduğum zanian veya mutlu, heyecanlı veya hayat dolu olduğum zaman başımı onun omuzlarına koymam yeterli. Onun yanında dağın zirvesine yürümem ve ona arada sırada, “Siz benim yoldaşımsınız, evet, siz benim yegane yoldaşımsınız” demem yeterli.

Mey, bana insanları çok sevdiğimi söylüyorlar ve hatta bazıları insanları çok sevdiğim için bana serzenişte bulunuyorlar. Evet, tüm insanları seviyorum, onları hiç bir ayrım ve tercih yapmaksızın seviyorum, onları tek bir bütün halinde seviyorum, çünkü hepsi Tanrı’nın ruhundan doğuyorlar; ama her gönlün bir Kıble’si vardır, her gönlün yalnızken döndüğü bir yön vardır. Her gönlün, rahatlamak ve teskin olmak için çekildiği bir inzivasi vardır. Her gönül, hayatın verdiklerini ve huzuru bulmak veya hayatın acılarını ve ıstıraplarını unutmak için diğer bir gönülle birleşmek ister.

Şimdiye kadar yıllarca gönlümün gitmek istedigi yönü bulduğunu hissettim. Ve benim bu hissim her zaman sade, şeffaf ve güzel oldu. Bu sebeple de, bizi Tanrı vergisi kaderimizi cennetsi inzivamızda başbaşa geçirmemiz için, beni şüpheler ve sorularla ziyaret eden St. Thomas’a ve onun şüpheci eline karşı geldim.

Gece bir hayli ilerledi ve söylemek istediklerimizden sadece birazını söyledik. Belki de sabaha kadar sessiz olarak konuşmak daha iyi olur sanırım. Ve sabahleyin benim küçük sevdiceğim yaptıklarımızın karşısında yanımda olacak. Ve sonra da, gün ve günün problemleri sona erdigi zaman, şöminenin başına gelip oturacak ve sohbet edeceğiz.

Simdi, getirin alnınızı yakına, işte böyle …”

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Nietzsche: “Daha iyi sevinmeyi öğrenirsek, başkalarına zarar vermeyi daha kolay unuturuz”

Merhamet Edenler Hakkında Dostlarım, dostunuza şöyle bir yergi yöneltmişler: “Zerdüşt’e bakın! Sanki biz hayvanmışız gibi dolaşmıyor mu aramızda? Ama şöyle...

Kapat