Şair Furuğ Ferruhzad’ın yaşamı üzerinden İranda kadının yeri – Rıza Berahani

Füruğ Ferruhzad“Umutlarımı aşkımı tekmeleyen bir erkeğe, vefa ettim/ ne verdiysem ona helali olsun/ ancak karşılıksız kalbim ki hiçe bağışladım”

Tanrı İbrahim’e ateşin üzerinden geçmesini emrettiğinde, İbrahim soru sormaksızın ve neden aramaksızın tanrısal buyruğa boyun eğiyor. Sixous’ya göre bu iki öykü kadın ve erkeğin benliğini gösterici nitelikteler. Bu boyun eğme ve başkaldırı kavramlarından, Sixous’ya göre, iki tür cinsel libido ekonomisi doğmuştur: dişi ve erkek libido ekonomisi (Female and Male Libidinal Economy) dişi libido ekonomisinin temel özelliği, egemenliğin reddi ve bir çeşit olumlu kabullenmenin kabulüne dayalıdır. Öyle ki kadın, olumlu bir biçimde, dünyayı kabullenmeyi kabul ediyor, dünyaya karşı, her hangi bir beklentisi olmaksızın ve tam bir bonkörlükle kendini bağışlıyor, veriyor. Erkek, tersine, egemenlik peşindedir, bir tür fallu- sodakcıdır (Phallocentric, fallosantrik, ehlilodakcı) ve ondan doğan kültür ise gerçekte fallusodakcı bir kültürdür, babaerkil kültürler tarihi, geleneksel toplum, erel havanın salt anlatımı kültürü, fallusodakcılık kültürü, siyasi merkez komiteler kültürü, casusluk kültürü ve tarihsel casusluk sistemleri. Bunların tümü işte o erkek libido ekonomisi temeline dayanır. Bu ekonomide kadın bir cinsel matahtır.
Furuğ bu düşünceleri bilerek kendi başkaldırışına doğru gitmemiştir. Üç temel etmen bunda rol oynamıştır:
1- Onun baba ve koca evinden edindiği kişisel deneyimler,
2- Cinsel yaşamının deneyimi,
3- Cinsel ve bireysel başkaldırının köklü dinsel metafiziksel geleneklerin verilerine karşı genelleşmesi.
Bunlar düzenli ve adım adım olmamıştır, belki tüm hareketler düzensiz ve inişli çıkışlı olmuştur ve çetin yollardan aşıp geçerek. Bazen çocuğundan ayrı düşmüş bir anne idi. Bazen çocuğuna ninni söylemekte ve çocuğa karşı derin bir nostaljiyi dile getirmekte, bazen toplumun kadının fesat ve sapkınlığı olarak nitelediği şeyleri küstahça yapan görünen. O bunların, lezzetten pişmanlığa değin, tümünü tecrübe etti. Kimi zaman tanrıya karşı, kimi zaman derin Hayyamsal duyguların yanlısı, fakat kadınsal biçimi ile. Tanrısal yaradılışta gördüğü çelişkileri serzeniş ediyor ve kendince bu çelişkilere karşı koymak istiyordu. Onun bu dönem şiiri derin duygusallık ve olgunlaşmamış düşünceler şiiridir. Kimi zaman erkeğe çatmakta ve kimi zaman onun kollarında ve ondan lezzet almakta:
ona hevesten başka bir şey söylemediler onda görünüşten başka görmediler nereye gittiyse kulağına fısıldadılar kadını eğlence için yarattılar (s: 40)
kadının şeysel cinselliği ile karşı karşıyaydı: elini uzat ve bağrına bas bu dudağı bu sıcak dudağı ey erkek bu onun yakan başı göğsü bu teni yumuşacık teni ey erkek (s: 41)
o dişi libido ekonomisi ve bonkör kadınsal ağırlayıcılık ve kabullenme ile karşı karşıyaydı:
sesler ölüyordu ve acının yangını kavurup geçiyordu kalbimden ağlıyor diyorum Kami yavrum kaldır başını eteğimden (s: 59)
çocuğu Kami’den onun kirlenmiş eteğinden başını kaldırmasını istiyor:
umutlarımı aşkımı tekmeleyen ben bir erkeğe, vefa ettim ne verdiysem ona helali olsun ancak karşılıksız kalbim ki hiçe bağışladım (s: 77)
hem o olumlu kabullenmeden haber veriyor hem de içinde yaşadığı toplumun ahlak kurallarına karşı küstahlığını gösteriyor ve hem de cinsel ve sözsel olan alayı ah ey erkek benim dudaklarımı öpücük kıvılcımıyla yakan bu sonsuz bir kitaptır ve sen ancak bir yaprağını okuyan (s: 81)
hem cinsel libidodan söz ediyor ve hem kendi tensel, tinsel ve cinsel bonkörlüğünü kendi vücudundaki lezzetin bitimsizliği yoluyla açığa vuruyor benim ellerim karanlığında onun ellerinin duyumundan çiçekleniyordıı benim avareliğimin biçimimdeydi gözleri hüzün kokuyordu karşısındaki insanla dert ortağı olma duyumsaması var şimdi orda hep o uzak evde yaşamın sevinci uçmuştur şimdi orda bir çocuk annesinin uzaklığına ağıt yakmıştır ancak ben yorgun ve perişan istek yollarından geçerim şiirdir benim yarim benim aşkım giderim onu ele geçireyim (s: 93)
ki kendi yazgısından nefreti belirtiyor. Doğurduğu çocuktan ayrılmış ve kendi sığınağından onu yoksun bırakmağa mecbur edilmiş, ve “yorgun ve perişan” olmasına rağmen, kendini şiire ve kendi şairane yazgısının ellerine bırakıyor. Ferruhzad öyle görünsün diye yapmıyor. Onun şiiri, daha sonraki yaşam dönemi hakkında değineceğimiz gibi, onun gerçek yazgısıdır. Şimdi ondan söz ediyor. Onun “yorgun ve perişan”lığı gelecekte şiirinin temel mayası olacak, nitelik değişimine uğrayacak ve gerçek şiirin görkeminden baş çıkaracak. O nefretini eylemsel olarak dile getiriyor. Toplum cinsel lezzete günah damgası vuruyor. Furuğ bir yandan sanki bu geleneksel önyargıya teslim oluyor; ah ey tanrım nasıl sana söyleyeyim tenimden yorgunum tenimden usanmışım (s: 97)

ve diğer yandan, kendi baskılanmışlığını erkeklere karşı itiraz ederek şöyle dile getiriyor:
lanet olsun bana sefa sürmesem aşıklara bundan böyle vefa edersem ve gerçekte, İngiliz şair Keats’ın dediği ve tesadüfen Furuğ’un o romantik şairlik yanı ile, daha sonra o romantizmin yerini alacak olan yanı ile değil, daha uyumlu olan “la belle dame sans merci” – güzel kadın acımasızdır”. Furuğ’un 1950’lerin sonu ve 60’ların başında onun şairi olarak üne kavuştuğu lirik şiirleri demek istiyorum.
ilk kitaplarda tarihsel olarak ne kadar ilerlersek, Ferruhzad dilsel olarak daha egemen olmakta, ancak şiir çerçevesi, sınırlı bir kaçının dışında, Tevelleli ve Nadirpur’umsu kurumsal dörtlüleri şeklindedir. Fakat, ne zaman ki Duvar’ı geçip lsyan’a varıyoruz, her ne kadar bir takım şiirlerde hâlâ o eski yarı romantik ve yarı lirik hava korunmuşsa da, Furuğ’u cinsel isyan’dan düşünsel isyan alanına kavuşmuş olarak buluyoruz.
dudaklarımda gizemli bir sorunun gölgesi kalbimde huzursuz yangılı bir acı var bu asi ruhun avarelik gizemi hakkında bugün seninle söyleceklerim var gerçi kovuyorsun kapından beni ancak ben burda kul sen orda tanrı oldukça benim kara yazgım bir yazgı değil başından sonuna dek sen ayrı oldukça kitabın ortalarına doğru böyle sonuca varıyor:
ey tanrı ey ölüme bulaşmış gizemli kahkaha ne yazık ki sana yabancıdır benim ağlamalarım ben sana kafir, sana münkir sana asi sana inat işte şeytan benim tanrım Gerçi İsyan şiirinin bir kaç yerinde ve hatta yıllar sonra Yeniden Do- ğuş’ta tanrıdan söz edecek, ancak Furuğ’un geleneklere ve bu geleneklerin başına karşı isyanı, bu son dörtlükle hemen hemen kesinlik kazanmıştır ve onun çalışmalarının düzensizliği de kesinlik kazanmamıştır. Furuğ hâlâ bir kaç şiirin dışında dörtlü formuna bağlılığını korumaktadır. Gerçek şiire kavuşması, tüm o çelişkileri şiirin gerçek dilinde aktarması için Furuğ, 1952 ile 57 yıllan arsında yani beş yılda üç kitap ve 300 sayfa şiir yayımlamışken, 1957’den 63’ün sonuna değin, yani altı yılda, sadece bir kitap, Yeniden Doğuş’u ve sadece 110 sayfalık şiir yayımlıyor. Furuğ artık eskisi gibi yemek masası arkasında kolaylıkla şiir söylemiyor. Yeni kitabında, her şiirinde bir olay yatmakta. Bu döneme varabilmesi için, uzun süre okuma, düşünme, tartışma, heyecan ve öğrenme dönemini ardında bırakmıştır. Fakat konuyu buraya vardırmak için, kadın meselesi hakkında H61£ne Sixo- us’nun söylediklerine ilave olarak, Furuğ ile daha ilintili olan yerel erel tarih ve erel kültür açısından, bir kaç önemli sorunsala değinmeliyim. Helene Sixous, Cinsel Libido Ekonomisi hakkındaki yazısını 1980’dan sonra kaleme almıştır, burada aktaracaklarım ise 1960-70’li on yıla aittir.
“Bizim tarihimiz, kendi tanıklığına dayanarak, asırlar boyu, özellikle Meşrutiyet’ten önce, erel bir tarih olmuştur. Yani öyle bir tarih olmuştur ki onda hep erkek, ersel macera, zulüm ve zorbalıklar, ersel eşitlik ve sevecenlik, iyilik ve kötülükler, ersel sevmeler ve çirkeflikler ona egemen olmuştur. Kadın hiç bir zaman yaratıcı rol bulamamıştır. Bundan dolayı, bu tarihte, kadınsal etmenleri görmek mümkün değil ….. Erkeğin tarihsel egemenliği, kadını değil sadece ikinci sınıf insan, şeyleşmiş ve insanlıktan ayrılmış bir insan olarak istemiş, öyle ki o hatta sanki tarihsel akışta hazır ve nazır olamazmış gibi…İran toplumu erkeğe kahraman ve pehlivan olma izni veriyordu, fakat İran Tarihi boyunca, kadına bu izin verilmemiştir…İran tarihi geçmişte ereldi ve kadınsız; ve kadın, ne yazık ki, perde artlarında ve zulalarda tutulmuştur. Şayet erkek ailenin başında ise, kadın, bir üçgenin tabanı olarak erkeğin dikey genidir. İran tarihinde üçgenin bu tabanından hiç bir iz yoktur….Kadınsal sevecenlik, sevgi, güzellik ve çiçeklenmeyi barındırmayan bir tarih, kadın parmaklarının doğru ve güzel rolü olmayan bir tarih, acımasız, baskıcı ve fâcir bir tarih olacaktır. Ve İran tarihi gerçekten, acımasız ve erel bir tarihtir, hiç bir zaman kadınsal sevecenliğin yatağında akmamış olan bir tarihtir. Bu nedenle de başka milletlerin tarihlerinde benzerine ender rastlanılan bir acımasızlık, inatçılık ve zorbalık taşır. tran kültürü de, her zaman olmasa dahi, çoğunlukla erel, ve bazı özel dönemlerde ise nötr olmuştur. Acaba gerçek anlamda onda kadından bir eser var mıdır? Şahname’nin kadınları onun erkeklerine nazaran üçüncü derece bir öneme sahiplerdir. Mevlana’nın Mesnevi’sinde kadından tüm yönlü bir imge görülmez. Kadınların yaşamı gösterilmemiştir; onlar sadece erkek ve kadın arasındaki ortak felsefi ve ruhsal durumlar, veya insansal durumlarla ilintili metafizik sorunlar, genel olarak hayal edilebilsinler diye, araç olarak kullanılmıştır. Sadi ve Hafız’ın liriklerindeki aşkın hitap ettikleri kuşkuludur. İran kültürü, erkeklerin kültürüdür.
Meşrutiyet’e kadar olan Fars şiirini incelemelerimde, İran’ın lirik şiirinde katıksız kadın sevgiliye pek az rastlamışım ve İran şairlerinin sevgiliden yaptıkları vasıflamalar, kadın özellikleri taşıyan erkeklerden yapılan vasıflamalardır, ve şayet bir kaç önemsiz istisnaya göz yumarsak, bu tür şiirlerde tran’lı sevgili, tek cinselden ziyade çoğunlukla iki cinseldir; ve şairane aşk veya şairane şiirin amacı ise kadından ziyade erkek olmuştur; ve bundan dolayı iran’ın lirik şiiri, çoğunlukla her iki cinse erkek ve kadının karşılıklı birbirinin tensel, tinsel, duygusal ve manevi güzelliklerini yüceltmelerinden ziyade erel bir liriktir bu tür erel lirik şiirler, temellerinde iki kusur taşımışlardır: birincisi, erkekler kadınlardan kapsamlı bir imge vermemişler; ve ikinci kusur ise hiç bir kadın ne erkeklerin şiirinde kendisinden bir imaj görmüş ve ne de kendi kadınsal lirik şiirinde bir erkeğe yer verebilmiştir Bundan dolayı Furuğ Ferruhzad’a kadar, Fars şiiri, kadının cinsel, duygusal ve tensel görüp ve çizdiği erkek sevgiliden yoksun kalmıştır. … iran’ın lirik şiirinde, katıksız kadın sevgilinin nadir olması gibi, genel olarak, Furuğ Ferruhzad’a kadar, bir kadın bakışı ile çizilmiş katıksız erkekten en ufak bir eser yoktur ve iran’ın geçmiş lirik şiirini, edenin ve edilenin, her ikisinin, erkek olması dolayısı ile ben onu erel lirism olarak adlandırdım….Maalesef Fars aşıkane şiirinde, kadın yüzü, genç bir erkek çocuk heykeli az biraz değiştirilerek kadının yozlaştırılmış heykeline dönüştürülmüşçesine yitik, gizli, saklı, kapalı, zedelenmiş ve karanlıktır.
Yeni Fars şiiri hiç bir şey yapmamışsa da, en azından şiirsel kültür bakımından, kimi yerlerde, Fars aşıkane lirik şiirini tensel ve duygusal açıdan bir sağlığa kavuşturmuştur, çünkü artık şimdiki Fars şiirindeki sevgilileri cinsel açıdan eskisi gibi bir birine karıştırmak olası değil. Şamlu şiirindeki sevgili baştan sona bir kadındır ve Furuğ Ferruhzad’ın şiirinde sevgili baştan sona erkektir. Ferruhzad’ın erkeği bir kadın ile veya Şamlu’nun kadını bir erkekle asla karıştırılamaz.” (Erel Tarih, Tahran 1969, tran basımı, 1970 Peyam Yayınevi, 1972 tranmehr, I980’e kadar yeraltı yayınevleri, yüz binlerce baskı birinci yayından, 1984)
Erel tarihin hurdalığı sadece kadın ve erkek ilişkileri ile ilgili değildir. Ondan daha ileriye gider ve insansal ilişkiler sisteminin tümünü kapsar. “Erel Tarih” adlı makalede (Taçlı Yamyamlar kitabında, The “Crowned Cannibals” (Vintage, N.Y., 1977) ben onun kökenine inmiş ve genel yapımsalını göstermişim. Genel olarak erel tarihe dayalı ilişkiler, düşünün edeni olarak süje ve düşünün edilgeni olarak obje ilişkilerdir. O yazıda ben, erel tarihin bir çeşit yamyamlık olduğunu göstermişim, ve eğer doğu istibdadında aksakalerkilliğin görünürdeki yapımsalını kaldırırsak, onun derininde, derindeki tarih öncesi ve tarihsel katmanlarında, bir çeşit yamyamlık, özellikle genç yeme ve evlat öldürmeye varırız. Biz bu yapımsalı, İbrahim öncesi dinlerdeki öldürmelerde, ibrahim’in kendi yaşamında bile, “Ishak”ın öldürülmesi (Tevrat) ve “lsmail”in öldürülmesinde (Kuran) görmekteyiz. Biz bunu bir sürü gencin öldürülmesi ve beyinlerinin Dohhak’ın omuzlarındaki yılanlara yem olmasında görmekteyiz. Sohrap ve İsfendiar’ın Rüstem’in eliyle öldürülmesinde görmekteyiz. Med kralının kendi vezirinin oğlunu öldürmesini ve babasına yedirmesinde de görmekteyiz. Bu kadar fazla evlat öldürme yapımsalının varlığı boşuna değildir. İlkel anaerkil dönemde, genç oğul önceleri tanrıça annenin eşi ve ortağıdır. Onun öldürülmesi ve kanının tarlalara verilmesi, yerin güçlenmesi ve ekin ayları olan bahar ve yaz aylarnının hızlanıp daha bol ürün vermesi içindi, ismail’in anne yanından İbrahim tarafından maşlaha kaldırılması ve fakat daha sonra onun yerine bir koçun öldürülmesi, anaerkil döneminden babaerkil döneme geçişi göstermektedir. Birincisi, evladın baba tarafından sahiplenilmesi saltlık kazanmış, ikincisi; koçun öldürülmesi, görünüşte insan öldürülmesini ve evlat yeme olayını ortadan kaldırmıştır. Ancak öldürme olayı babaerkillik ve aksakalerkillik nedeni ile ortadan kalkmıyor. Tanrısal hale, krallık halesi, dinsel hale, önder ve Pir ve Mürat halesi, dinsel ve kavimsel ve ulusal liderlik halesi, tümü erkçiliğin değişik yapımsallarıdır, ve eğer bugünkü deyimi ile Helene Sixous’nun kullandığı gibi “Erkek Libido Ekonomi” deyiminden bu yapımsalların belirlenmesinde faydalanırsak, tüm o erklerin, gücün, kadının elinden çalınıp ve erkeğin elinde odaklaşması için kullanılan aldatıcı haleler olduğunu görürüz. Erkekler ve aksakallar tarafından, kadınlara ve evlatlara, hançer dayamalar sadece gücü ele geçirip ve onu korumak içindir. Doğuda gücün yapımasalı, mitte, dinde, saltanatta ve doğunun diğer despotluk biçimleri işte bu “otorite”nin erkeğin ve aksakalın elinde korunmasına dayalıdır, iran’ın erel tarihi, güç yapımsalının korunuşu, ve babanın geleneksel otoritesinin korunuşu anlamını taşır. Geçen yüzyıl içinde, tüm bireysel ve toplumsal devrimci kıpırdanışların, gençlik hareketlerinden kaynaklandığı boşuna değil ve son zamanlarda gençlerin yanında kadınların hareketlenmesi. Bu başkaldırı, devrimleri oluşturdukları gibi, gücün kaçınılmazlığından dolayı ve otoritenin kendisini koruması nedeni ile, göreceli başarılarına rağmen, hem bireyi ve hem de toplumu bunalımlara sürüklemektedir. Geleneksel güç yapımsalının konmuşunu geçmişte şöyle anlatmışım:
“Baba, devinen bir tez olarak, erel yazın tarihinde öylesine güçlüdür ki, hızla ve yaka paça bir şekilde anti tezine (oğlana) doğru koşmakta, değil onun tarafından yok edilmek için, tam tersine, onun aracılığı ile, bireysel tatmin sürecinde kendi rolünü tamamlamaya devinilmek için. Tez (baba) antitez (zavallı korkmuş oğlan) aleyhinde komploya ve oyuna başvuruyor ve anti tez düşmana karşı yeterli güce kavuşmadan önce, diktatör tezin ezici gücü tarafından kısırlaştırılıyor. Oluşan ise, değil değişim, gelişim ve giderek yenilenmenin temeli olan bir sentez, tersine o ilk ve hemen hemen ilkel tezin onayı vurgulanmasıdır. Diyalektik açıdan, oğul babanın ağırlığı altında ezilmektedir. Tarihsel olgu olarak, yarı durgun ve yan devi- nendir. Bu, dölsel tarihtir, karanlıkta kendi görkeminden laf eden doğmalık bir bodur kasapların, cenaze taşıyan ve mezar kazanların dünyası; …bu dünyada, babalar, babaların yerine oturmuş olan babaların yerine oturmaktadırlar. Gelecek kuşaklara tecavüz etmek için kanlı kollarını sıvamış olan erkeklerin yorup örseleyen halef yapmaları. Ve halk, genç kadın ve erkekler, tarihin ve büyük uygarlıkların fiili yaratıcıları, ya topluca öldürülmekteler, ve yahut öldürülmeseler de, ölümden daha beter olan aşağılanmaya mahkûm edilmekteler, aşağılanmanın ve tutsaklığın derinliğine yuvarlanılmış olan anti tezler, cehennemsel anti tezler. [The Crowned Cannibals, (Vintage, N.Y. 1977) P. 78] (Taçlı Yamyamların bu bölümü,

Rıza Berahani
23 Mayıs 1998, Toronto

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İşleneceğini Herkesin Bildiği Bir Cinayetin Öyküsü – Gabriel Garcia Marquez

Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 5.30'da kalkmıştı. Rüyasında kendini koca koca incir ağaçlarından...

Kapat