“Benim için en büyük mucize, var olmamdır!” Aysar*- Sadık Hidayet

Sadık HidayetDünyanın yaratıldığı yıllardaki yağmurlar gibi bardaktan boşanırcasına yağan yağmur yeri kamçılıyordu adeta. Rüzgâr su zerreciklerini bir araya getirip toz halinde asfalt yolda oradan oraya savuruyordu. Oysa eski ve derin aşkıyla sakin deniz kurşun rengi bir sisle kaplanmıştı. Her şey nemli, yapışkan ve kaygan bir hal almış, rutubet her şeye işlemişti. Hatta insan bedenine sızarak ruhu bunaltmıştı. Tüm varlıklar histerik titreyişler içindeydi; her şeye, hatta varlığa karşı cinnet veya sarhoşluk, cahilce bir terk ve nefret duygusu uyanmıştı ta derinlerden. İçten gelen hevesleri uyandırıcı bu eğilimler hengâmesinde sanki tanrıların gazabıyla dökülüyormuş gibi gelen su sesleri diğer sesleri bastırıyor ve birdenbire de kesiliyordu.

Bütün bunların yok olup gideceğini kimse anlayamadı

Geçenlerde bir binanın alt katında kiraladığım oda görünüşte rahat olmakla birlikte, içerdeki eşyaya alışamamıştım bir türlü. Eşyanın ilginç, gizemli ve sağlam bir görünüşü vardı. Kısa, yuvarlak bir komodin, ince, uzun, kullanışlı, kolay ama kaba saba bir dolap, kaim, yuvarlak bir masa ve zarif bir ayna; hepsinin bana tehditkâr bir ilgisi vardı sanki. Hindûlara özgü keskin ve çarpıcı bir koku geliyordu burnuma. Kırmızı sarıklı, yarı çıplak, zahit kılıklı yaşlı bir Hindu kunduracı penceremin altında oturmuş, kalabalığı seyrediyordu. Vücudu sıska, kuru ve zeytin gibi siyahtı; kapkara, yuvarlak gözleri çukura batmıştı. Yüzünün büyük bir kısmı perişan sakalları arasında kaybolmuştu. Karşısında eski ve kirli, küçük bir sandık ve bir miktar eski ayakkabı vardı.

Bugün tüm öğleden sonrayı tesadüfen satın aldığım Hint plağını gramofonda dinlemekle geçirdim; tekrar tekrar döndürdüm. Sonra da koltuğuma kurulup sokaktan seyrek de olsa gelip geçenleri seyrettim. Pencerem, külrengi bir yığından oluşan ve ufukta sis ve bulut arasında kaybolan denize bakıyordu.
Bu arada odamın kapısına bir el dokundu. Hemen açtım kapıyı. Baktım, cılız, soluk renkli, alnında düzenli çizgiler olan, iri yeşil gözlü, kumral, üstü başı düzgün bir kadın. Tereddüt geçirerek bana:
“Allah aşkına çalmayın şu plağı! Sinirlerimi altüst etti!”
“Derhal. Çok özür dilerim; üzgünüm!”
O da teşekkür ederek bitişikteki odaya geçti.
Gramofonu durdurdum ve düşündüm kendi kendime: Bu hanım yabancı olmalı. Henüz Hint sazına alışmamış; belki de asılsız kuruntuları yüzünden bu plaktan nefret ediyor.
Her neyse, karyolama uzanıp bir magazin dergisine baktım.
Saat sekizde üçüncü kattaki yemek salonuna çıktım.
Kendisini Portekizli olarak tanıtan, Goalı, güleryüzlü bir insan olan pansiyon müdürü, milliyetleri şüpheli yarım düzine adamla tanıştırdı beni. Çorbamızı henüz içmiştik ki kapı şiddetle çalınmaya başladı. Sonra olanca şatafatıyla içeri giren oda komşumu gördüm. Sarı, mavi çiçek desenli, açık yakalı, dar bir ipek kıyafet vardı üstünde. Zarafeti güzelliğine güzellik katmış, mevzun boyu bosu cazibesini artırmıştı. Kendisiyle aynı odayı paylaşan arkadaşını başıyla selamladıktan sonra masadaki tek boş iskemleye oturdu.
Yemekten sonra pansiyon müdürüne bu bayan hakkında sorular yönelttim. Tavırları maymunu andıran pansiyon müdürü göz işaretlerinin eşliğinde “Adı Felicia. Hiçbir şeyden çekinmez” dedi ve gülerek “Size bir öğütte bulunayım. Ateşle oynamayın” diye ekledi. Ben de, sevdiğim sazı dinlememe acımasızca engel olan bu tuhaf görünüşlü insanın kim olduğunu bilmek için ısrar ediyordum.
Akşamüstü dolaşmaya çıkarken penceremin karşısında Felicia’yı kunduracıyla laflarken gördüm.
Dağınık bulutlar ve denizdeki ölü balık gözü gibi görünen rengi soluk ay Bombay gecesine hafif bir aydınlık vermisti. Gökyüzü bir baştan bir başa süt beyazı loşluğundaydı. Otobüsler ve taksiler metal parçaların sürtünmesi sonucunda insanı serseme çeviren gürültü çıkarıyordu. Rengârenk iri sarıklı, redingotlu insanlarla dolu gezinti rıhtımına çıkan sokaktan geçiyordum. Tüm kadınlar yerlerde sürünüyormuş izlenimi veren rengârenk sariler içindeydi. Yerlisi, yabancısı, Hindûsu muhtelif halk tabakalarına ait insanların kaynaştığı bu kalabalıkta, bir maskeli baloda geziniyorum hissine kapılmıştım.
Apollo Bunder’den dönüp de rıhtım yolundan geçerken, rıhtım girişinin basamaklarında Felicia’yı gördüm. Ellerini kenetlemiş, ibadet halindeki bir rahibe gibi ay ışığının denizde yarattığı yakamozlara dalıp gitmişti. Soluk benzi ve titreyen dudakları yüreğindeki şiddetli çalkantıları anlatıyordu. Kendi dünyasına öylesine dalmıştı ki gelip geçenleri asla fark etmiyordu.
Eve dönerken insanı halsiz bırakacak kadar sıcak bastırmıştı. Vantilatörü çalıştırdım ve uyumak için uzandım ama, kunduracı ihtiyarın kuru kuru öksürükleri uyutmadı bir türlü.
Ertesi akşam Felicia yemek masasında yoktu. Yemek salonundan çıktıktan sonra doğru asansöre gittim ve çağır düğmesine bastım. Sistem birden çelik şeritler boyunca yukarıya doğru kaydı ve durdu. Dış kapıyı kendime doğru açtım, iç kapının kanadını çektiğimde hayretler içinde kaldım. Felicia mermerden yapılmış bir heykel gibi asansörde hareketsiz duruyor ve tahrik edici hafif bir koku geliyordu üstünden. İlkin bana galiz bir İngiliz lehçesiyle Fransızca “Bu gece müsait misiniz?” diye sordu.
— Evet hanımefendi.
— Green’e kadar bana eşlik etmek ister misiniz?
— Hay hay.
Hissedilir şekilde değişmişti. Hareketleri yavaş, görünümü sakindi. Aşağı inince, yaşlı Hindu kunduracının yanında durdu:
— Tabiat tîk he?
Hindu saygı ifadesi olarak elini alnına götürdü ve başını eğerek:

 Nasılsın?
— Sâhib selam. Parmatma tumhara bhala kare; bâl beççe sukira kare.
Felicia cüzdanını çıkarıp avucuna biraz para koydu. Hindu yeri Öptü.
— Bhagvan margiya. Bhagvan margiya.
“Bu adamdan nefret ediyorum. Sürekli öksürüyor. Dün gece gözümü kırpmadım. Üstelik odamın önünde oturmasına da bir anlam veremiyorum” dedim.
Felicia “Zavallı Bhagvan! Tesadüfen ilgimi çekti. Ona şefkat duyuyorum. Ama bazen korkuyorum ondan, bazen de nefret ediyorum. Bütün bunlara rağmen bir köpek kadar sadık bana. Tuhaf bir etkisi var bende. Şimdi çok hasta. Onu hastaneye götürmem gerek. Yarın bu işi halledeceğim” cevabını verdi.
Bana bakmıyordu. Sanki ben camdan yapılmışım da, varlığımın ötesinde bir şey varmış gibi, o tarafa yönelmişti.
Sonra Apollo Bunder’e doğru yürümeye başladık. Kunduracı yüzüstü uzanmış, öksürüyordu.
Parlak bakır bir tepsi gibi kızıl ve iri ay ufuktan yükselmişti ama Felicia karşısındaki manzaraya kayıtsız görünüyor, uyurgezer gibi hareket ediyordu. Üstündeki beyaz sari de güzelliğine güzellik katmıştı. Yürürken güzel ve zarif sesiyle acıklı ve hüzün verici bir şarkı mırıldanıyordu. Geniş siperlikli şapkası, bakışlarını anlatmanın mümkün olmadığı yeşil gözlerini gölgelemişti.
Derken, ben ona bir şey sormadığım halde anlatmaya başladı:
— Aslen Kalkütalıyım. Avrupa’da okudum. Avrupa ve Asya başta olmak üzere dünyanın birçok yerini gezdim. Hiçbir ülke beni Hindistan kadar etkilemedi. Sadece bu memleketin ağır havasında yaşayabiliyorum. Bu açıklamamın, Hindistan’ı yalnız fakiri, yılancısı, racası ve mabetleri ile öve öve bitiremeyen Avrupalıların yapmacık sözleriyle bir ilgisi yok. Avrupalılar ilk gözlemlerine dayanarak bir ülke veya halk hakkında körü körüne görüş bildiren insanlardır. Hindistan’ın gizemi, zenginliği, fakirliği ve mucizelerine ilişkin söylediklerinden nefret ediyorum. Mucizelere de inanmam. Benim için en büyük mucize, var olmamdır.
Bunları anlatırken sanki inanarak, yürekten söylüyordu.
“Bu bilgileriniz ve deneyimlerinizle gazetecilikte çok başarılı olmalısınız” dedim.
Sözlerimi pürdikkat dinliyor ama kulağı bende değilmiş gibi başkalarına bakıyordu.
“Bu meslekten hoşlanmıyorum. Sadece gerçekleri bilmek istiyorum. En iyi fikirleri hizmetlerine sunduğum meraklı okuyuculardan nefret ediyorum. Üne kavuşmak, ilgi odağı olmak gibi bir niyetim yok asla. Bana ne yararı olacak sanki?” dedi.
Sonra düşünceli düşünceli Gate of India’nın önünde durakladı:
“Şu yanıcı gaz kokusunu alıyor musunuz? Bu koku, her birimizde bu yanıcı gazın bulunduğunu hatırlatıyor bana.”
Biraz bekledikten sonra “Bu gece davetliyim” dedi ve benimle vedalaşıp ayrıldı. Biraz yürüdükten sonra döndü, tereddüt içinde durdu ve kesin bir kararla sırtını dönüp yola koyuldu. Hava almak için gezinen tuhaf kalabalığın arasındaki beyaz, nazik vücudu Green’e yönelmişti.
Dalgalar bile kirli ve ağır havayı alıp götürecek temiz bir okyanus esintisi getirmiyordu. Çalkantılı denizde birkaç kayıkçı umutsuzca istikamet tutturmaya çalışıyordu.
Böylece Bombay’ın ıslak sokağında, karanlık ve tehlike dolu gecesinde, sefihçe heveslere dalarak beni terk etti. Ne kaçabilirdim ne dünyanın en uzak yerine gidebilirdim. Derin üzüntülere ve pişmanlık duygusuna kapıldım. Geçmişteki ve gelecekteki tüm yaşantım şu karanlık ve hüzün dolu gece gibi, şu yalnızlık ve ızdırap verici kuruntular gibi acılaştı, anlamını yitirdi.
Dün geceden beri soruyorum kendime: “Bir saati bir saatine uymayan, aysar bir kadınla, pervasız, tehlikeli bir derbederle işin neydi?…” Onun tarif edilmez güzelliğinin sırrı neydi acaba? Üstelik neden bazen bana o kadar ilgi gösterirken, birdenbire ürküp uzaklaşıyordu yanımdan? Hindûlarla, Avrupalılarla ve varlıklı yabancı ülke temsilcileriyle bunca ilişkileri varken, bu kunduracı parçasına duyduğu ilgi de ne demekti?
Pazar günleri onu Bombay’ın meşhur sahili Couhou’ya götürmek isteyenlerin son derece lüks otomobilleri pansiyonun önünde kuyruk olurdu. Ama o, çok defa peşine takılanları eker ve kimseyle ilgilenmiyormuş izlenimini vermek için gözden uzak tuttuğu jigololarla Tac’da veya Green’de vakit geçirirdi. Bir Paris moda mağazasındaki yarım yamalak çalışması ise daha da anlaşılmazdı.
Şüphesiz anormal ve şımarıktı ve bazı ruhsal dengesizlikler gösteriyordu. Ruhundaki bu dengesizlikler bir dizi uygunsuz ilişkilerin veya yakın akraba evliliklerinin sonucu değil miydi? Bu karmaşık meseleyi çözemeyeceğimden emindim.
Dönüşte yaşlı Bhagvan’ı gördüm. Katlanıp yol kenarına atılan boş bir sigara paketi gibi iki büklüm olmuş, nefes nefese kalmıştı.
Ertesi gün baktım, penceremin önünde Bhagvan’la konuşuyor. Başımla selamladım. Geldi, sarı eldivenli elini üstünkörü bana uzatıp:
— Bana on Rupiye borç verebilir misiniz?
Cüzdanımı çıkardım, açıp uzattım ona. Beş Rupiyelik bir banknot aldı, Bhagvan’a verdikten sonra “Akşam görüşürüz” dedi bana.
Akşam yemek salonunda, birbirlerine manalı manalı bakan pansiyonerlerin arasında beş Rupiye’yi iade etti. Birlikte dışarı çıkarken “Hancing Garden’e kadar bir tur atsak, iyi olur” dedi.
Bir taksi çağırdım. Taksi hareket ettikten sonra “Bhagvan’ın işini ayarladım. Saint George Hastanesi’nde tedaviye alındı. Hali çok kötü. Ne durumda olduğunu öğrenmek için bugün iki defa gittim yanına” dedi ve düşünceye daldı.
Bir dereceye kadar onun huyuna suyuna alışmıştım. Ama şu fakir kunduracıya olan ilgisinin nedenini hâlâ anlayamıyordum. İlkin bunun, onun için bir tür gösteriş hobisi, ya da zenginlerin kendilerini mazlum hamisi göstermek istedikleri bir nevi cinnet olduğunu düşünüyordum. Oysa bu hayırlı işin genelde gizlice ve karşılıksız yapılması gerekirdi.
Çıplak yolları, yerlilerin mahallelerini ve çarşının kalabalığını seyrederek geçerken ısrarla bozmadı sessizliğini. Ben de ona uydum. Taksi bizi Hancing Garden’in önünde bıraktı.
Lambaların ışığı altında parkın yollarından ve çok görkemli tropik bitkilerin dalları arasından geçtik; denize bakan son derece güzel bir bahçeyi geride bıraktık. Buradan şehrin tüm ışıklarını görmek mümkündü. Yan yana yürürken giysisi bana sürtünüyor, hafif ve hoş bir parfüm kokusu geliyordu. Uçurum boyunca uzanan beton korkuluğa yaslandı bir süre; karanlığa gömülen “Sessizlik Kulesi”ni seyretti. Bir akbabanın uzaklardan gelen uğursuz sesi gecenin sükûtunu bozuyordu. Kapalı gökyüzü bizi tehdit ediyor ve nemli ağaçlar mest edici kokular yayıyordu. Felicia bana döndü ve “Birazdan yağmur başlayacak; gidelim” dedi.
Yanılmamıştı. Daha biz taksiye binmeden fırtına koptu ve korkunç bir sağanak başladı. Taksinin kapısı kapanınca Felicia arka koltuğa oturdu. Gecenin karanlığında ve yağışta manzara görülmediği için birbirimize daha bir yakınlaşmıştık. İyice yaslanmıştı bana. Çıplak koluna dokunuyordum ve parfümünden iyiden iyiye mest olmuştum.
Havası yerinde ve uysal görünüyordu. Uygun bir samimiyet ortamı oluşmuştu. Birden dudaklarındaki sevgi ve ilgi pınarı akıp coşmaya başladı.
Önce Hindûlann edebî efsanelerinden biriyle söze girdi. “Ay, soma denilen kutsal içkiyle dolu bir testiye benzetilir. Tanrılar bu testiden yavaş yavaş içerler. Su eksilmeye yüz tuttu mu, güneş testiyi doldurur.” Sonra ruh halinin ayın konumlarına ve hilallerine göre değiştiğini, yani kendisini özel bir dış gücün elinde oyuncak olarak gördüğünü, onu cehennem fırtınası gibi alıp götürdüğünü, kendi içgüdüleri dışında başka bir güce tâbi olamayacağını söyledi. Sözlerine şöyle devam etti:
— Kendi gücümün üstünde bir güç var ve ayın kaderimi tümüyle etkilediğini sanıyorum. Ben aya itaat ediyorum. İlham veriyor bana. Belki de önceki hayatımda büyük bir suç işlemişimdir. Yaşantımın hiç tadı yok. Avrupa’da iki boşanma ve şimdi burada, Hindistan’da yaşamak. Hindistan dışında bir yerde yaşamam mümkün değil. Üstelik Hindistan’ın edebî veya felsefî etkisinin beni bu topraklara çekip çekmediğini de bilmiyorum. Mevâlîdi selâse yani hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıklar arasındaki mesafe ile ölüm ve hayat arasındaki mesafeyi bilirsiniz mutlaka. Oysa bu topraklarda, bu sınırlar ortadan kalkıyor. Felsefelerin en yücesini kendi gelenek görenekleriyle, ahlakıyla özdeşleştiren tek halkı oluşturur bu insanlar. Bir gün Benares’te Ganj sahilindeydim. Hint felsefesinin önemini ve enginliğini çok iyi kavradım. Çünkü bir tarafta büyük bir soğukkanlılık içinde evlilik töreni yapılırken, öbür tarafta ölülerini yakıyorlar ve zahitler guslediyorlardı. Modernleşmeye rağmen Hintli ruhunda binlerce yıldır değişiklik olmamış. Bu memlekette hiçbir şey bizim için sıradan olan şeylerle örtüşmüyor. Bu insanların elinde atalarından miras kalan çok büyük bir servet ve güç var.
Bu sırada taksi pansiyonumuzun önünde durdu. Bir süre iri ve parlak gözleriyle hissettirmiyormuş gibi beni süzdü. Kuşkusu yok olunca “Sizin odanıza gidelim” dedi.
Odama çıkardım onu. Hali perişandı ve bakışlarıyla yardım istiyordu. Huzursuz hareketleri, mehtap gibi soluk beyaz rengi, hastalıklı görünüşü ve sayıklarcasına konuşmaları ilgimi çekmişti. Şevkimden içim içime sığmıyordu. İlk karşılaştığımız günkü soğukluğu, hatta saldırganlığı ve sonraki karşılaşmalarımızda tahkir edilmem sürekli kamçılıyordu beni.
Yağmur yağıyordu durmadan. Biraz hızını kaybetmiş olsa bile hiç bitmeyecekmiş gibi, insafsızca, dur durak bilmeden yağıyordu.
Birkaç plak koydum. Dikkatle dinliyordu ama hoşlanmadığı belliydi. Sonra “Kötü bir şeyler olacağını hissediyorum” dedi birden.
Sakinleştirmek için yatağın kenarında yanma oturdum ve ellerini tutmak istedim. Bu arada içimdeki istekle yanıp tutuşuyordum. Fakat asabi bir tavırla elini çekti ve odada çınlayan alaycı bir gülüşle:
— Ah! Mesela benim hakkımda ne düşündünüz? Çok yanıldınız, çok! Ne dediğimi duydunuz mu? Ciddî ve mahcup bir görünüşünüz olduğu için itimat ettim size. Nasıl olsa yabancıydınız ve buralarda kalıcı değildiniz. Buranın insanından öyle korkarım ki anlatamam. Alay ediyorlar; bana deli muamelesi yapıyorlar. Şundan emin olabilirsiniz: Bhagvan’ın bir tel saçını bile değişmem size.
Şaşırıp kalmıştım. Bu soytarıca aşk tiyatrosunda oynadığım rolden dolayı aşağılandığımı hissediyor ve ihtiyar kunduracıya içimde büyük bir hınç duyuyordum.
Felicia kapıyı şiddetle çarpıp çıktı. Yağmur olanca hızıyla yağıyordu. Aceleyle soyunurken onun ipe sapa gelmez sözleri, tuhaf hareketleri, asabı ve belki de aşağılayıcı gülüşü allak bullak etmişti beni. Bir daha onunla tek kelime konuşmamaya karar verdim. Daha sonra bir kelimesini dahi anlamasam da okumaya başladım. Meşgul olmak için harcadığım tüm çabaya karşın Felicia gözümün önünden gitmiyordu. Tepeden tırnağa onu arzuluyor, tavırlarının, sözlerinin, gülüşlerinin özlemiyle çok tatlı bir keder besliyordum yüreğimde.
Ertesi gün gerek öğle, gerek akşam yemeklerinde Felicia’ya yüz vermeden sohbet ettim; o da beni umursamıyor gibiydi. Akşam yemeğinden sonra odama çekildiğimde, baktım, kapı çalınıyor. Açtım kapıyı. Üstünde Çin işi, desenli, çok kaliteli bir kıyafetle Felicia içeri girdi yüzü gülerek. Teninin beyazlığı, yumuşaklığı, endamındaki güzellik, hoş ve etkili parfümü değiştiriverdi beni. Sonra “sen” diye hitap ederek samimî bir havada söze başladı:
— Geçen akşam söylediğim şeyi önemsiyor musun? Kalbimin sesini dinlemiştim ve kötü bir şey olacağını bekliyordum. Bu kötü haber hakkında bir şey biliyor musun?
— Ne söylemek istiyorsun?
— Bugün öğleden sonra hastaneden telefon ettiler. Bhagvan ölmüş.
— Olamaz!.. Bilmiyordum.
— Yardımını isteyebilir miyim? Hemen şimdi hastaneye gidelim. Sommatpura (cesetlerin yakıldığı yer) göndermek için cenazeyi isteyelim. Anatomi dersi için tıp fakültesine götürülmesinden korkuyorum.
— Sabret. Şimdi bu saatte hastane kapalıdır. Yarın sabah hallederiz.
Sözlerimi kabul etmeyerek ayaklarını yere vurdu.
— Şimdi, şimdi, hemen şimdi! Çok korkuyorum, perişan vaziyetteyim. Bana güveni sonsuzdu. Günahtır bu, anlıyor musun?
Sonra ağlamaya başladı; kendini yatağa attı. Debelenirken:
— Ne kadar yalnız ve talihsizim! Sendin tek umudum. Gel, yaklaş. Bir şey diyeceğim sana.
Tereddüt içinde yaklaştım. Zarif ellerini bana uzattı.
— Şimdiye kadar kimseye açamadığım bir konu var. Varlıkları deniz dalgaları gibi yok olmaya yüz tutan düşkünlere karşı zaafım var. Bu Bhagvan da dünyaya şanssız geldi ve zaman denilen sayfada bir iz bırakmadan yahut arkasından “O da bir süre konuştu, hareket etti ve düşündü” denilebilecek bir hatıra bırakmaya çalışmadan bu dünyadan gitti. Şimdi yok artık. Ölümü de hayatı gibi yararsız oldu ve onun gibi daha binlerce, binlerce var. Ama o bizim bu işi yapacağımızdan emindi. Rıza göstererek yazgısını kabullendi. Ölümünden sonra daha iyi bir bedende yeniden doğacağından şüphe etmiyordu. Ben onun hayatına girdim. Ayakkabılarımı ilk boyatmaya verdiğimde beni sevdiğini, arzuladığını anlamıştım. Evet, âşıktı bana. Sırılsıklam âşık olduğunu düşümde gördüm. O veya başkası, kim olursa olsun, Hindular genellikle çok içine kapanık olurlar. Bu onların yaratılıştan gelen özellikleri. Aynı zamanda çok sessizdirler. Sırlarını açığa vurmaktan kaçınırlar. Onun beni aşırı derecede yüceltmesinden ve bana karşı gösterdiği saygıdan dolayı kendimi güç durumda hissediyordum. Hayattayken ona yardım ettimse, kendim içindi. Yoksa o, ne bana muhtaçtı, ne başkalarına. Çünkü Hindular ölene kadar tahammül gösterirler. Belki de daha çok, ben muhtaçtım ona. Beni isteyen varlıklı kimselerin olduğu doğru, ama eminim, Bhagvan’dan ahmaklar. İnsanî duygularda da onun çok gerisindeler. Bu insanların tüm unvanları ve onurları para sayesinde. Kendilerini her şeye layık görürler ve akıllıymış gibi tavır takınırlar. Gözümde hiç değerleri yok. İçimden hep aşağıladım onları. Sonunda o, surdaki pencerenin önünde kurudu, eridi ve öldü gitti. Sonra küle dönüşüp külleri havada savrulacak. Acı çekiyordu, ama aynı zamanda istekleri, hevesleri vardı. Kimse bunları bilemedi; bütün bunların yok olup gideceğini kimse anlayamadı. Bizim de yazgımız böyle değil mi acaba?
Kendini ikna etmek için sürekli konuşuyordu. İri gözleri, açık renkli, uzun kirpikleri vardı. Alnında mavi bir damar görülüyordu. O ruhsal haşinliği ve her zamanki kibirlenmesi kalmamıştı; saf ve sade görünüyordu. Korku içinde ve arzulu bir halde bana öyle bir yapışmıştı ki vücudunun kokusunu alabiliyor, kalp atışlarını bile duyabiliyordum. Damarlarımdaki kan akışı hızlanmış, kalbim küt küt çarpmaya başlamıştı. “Neden yanıma geldi? Bu samimiyet gösterisi de ne demek?” diye soruyordum kendime.
Pencereyi göstererek “Perdeyi çeksen, nasıl olur?” dedi.
Fırtına nedeniyle daha da ağırlaşmış sıcak ve rutubetli bir hava vardı. Terden sırılsıklam olmuş gömleğin vücuda yapışması gibi bir şeydi bu yapışıklık.
Eksilmeye yüz tutan ve çevresini kırmızı, tozlu bir halenin kuşattığı ay ufka yaklaşıyordu.
Perdeyi çektim ve tereddüt içinde olduğum yerde durdum.
“Yanıma gel” dedi bana.
Samimice konuştu bir süre. Arada bir kendini rahatlatmak ve yüzümdeki hoşnutluk izlerini görmek için başını kaldırıyordu. Sonra diz çöktü; kollarıyla sardı beni. Son derece güzel başını vücuduma dayıyor, derin derin soluk alıyor ve yüzünü bana dönük tutuyordu. Bu derin soluk alışların sonucunda yavaş yavaş tıkanır gibi oldu ve aşkı anlatan sözcükler döküldü dudaklarından. Arzunun şiddetinden titriyordu. Sonra yine aynı tarzda ahenkli cümleler söyledi.
Tam onu kucaklayacağım sırada garip bir kanat çırpma sesi işittim. Baktım; özellikle yağmur mevsiminde geceleri dolaşmaya çıkan ve zararsız bir hayvan olan bir yarasa odama girmiş, dört dönüyor. Felicia tir tir titrerken korkuyla bana sarıldı. “Görüyor musun? Bu onun ruhu. Beni cezalandırmaya gelen Bhagvan’ın ruhu! Bileğimi seninle yakalamak istiyor. Hemen terk etmeliyim seni!” dedi.
Donup kaldım. Telaşlanıp olağanüstü heyecana kapıldım.
Felicia yerinden kalktı ve hoşça kal bile demeden fırladı gitti. Ne yapacağımı bilemedim o an. Bir halsizlik hissettim. Lambayı söndürdüm, kendimi yatağa atıp derin bir uyku çektim. Sabah erkenden giyinip odasına gittim. Kapısını çaldım ama ses veren olmadı.

Pansiyon müdürünü gördüm koridorda. Gülerek bana Felicia’nın odasını gösterirken “Dün gece bana bir şey demeden çekip gitmiş. Nerede olduğunu bilmiyorum. Allah’tan önceden vermişti parasını. Dememiş miydim size böyle avarelere güvenmemek gerek diye? Bu da tropik bölge insanının özelliklerinden biri işte!”

Sadık Hidayet
Kaynak: Hidâyetname


*Değişken karakterli kişi. Ay’ın hareketlerine göre karakteri ve huyu değişen kişi.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Yüzerek bu yaşamın dışına çıkmayı yeğlerdim” Franz Kafka üzerine – Tezer Özlü

Kafka, 1915’te Fontane Ödülü’nü almıştır. 1920’de ikinci nişanlısı Julie Wohryzek ile ayrılan Kafka, ancak yaşamının son yılını bir kadınla geçirmiştir....

Kapat