Öykü: Evcil Hayvanların Ormanı – Italo Calvino

Askerlerin arama tarama yaptıkları günlerde orman bir panayır yerine döner. Patikanın ötesindeki çalıların ve ağaçların arasından ineğini ya da danasını iten aileler, bir ipe bağladığı ve çekelediği keçisi ile ihtiyarlar, kolunun altında kazları ile kız çocukları geçer durur. Kimi zaman tavşanıyla kaçanlara bile rastlanır.

Hangi yöne gidilirse gidilsin, kestane ağaçları sıklaştıkça, o dik yarlardan nasıl ineceğini, nasıl yürüyeceğini bilemeyen koca göbekli öküzlere ve çıngıraklı ineklere rastlanır. Buralarda kendini en rahat hisseden hayvanlar keçilerdir, ama gene de en mutluları, sırtlarında yük olmaksızın yollardaki ağaçların kabuklarını kemire kemire yürüyen katırlardan başkası olamaz. Domuzlar toprağı koklaya koklaya ilerlerken, yerdeki kestanelerin dikenleri burunlarını delik deşik eder. Tavuklar ağaçlara tüneyip sincapları korkuturlar; tavşanlar yüzyıllardan beri kümeslerde yaşadıkları için dehliz kazmayı unutmuşlardır ve bu nedenle ağaç kovuklarına saklanmaktan başka bir yol bilemezler. Kimi zaman onları ısırıveren gelinciklerle de burun buruna gelirler.

O sabah çiftçi Giua Dei Fichi, ormanın uzak bir köşesinde odun kesiyordu. Köyde olup bitenlerden haberi yoktu, çünkü sabah erkenden mantar toplama niyetiyle önceki günün akşamı evinden ayrılmış ve geceyi sonbaharda kestane kurutmaya yarayan bir orman kulübesinde geçirmişti. Bu nedenle baltasıyla ölü bir ağaç gövdesine darbeler indirirken, ormanın uzak ve yakın noktalarından ona doğru gelen belli belirsiz çan sesleri onu pek şaşırttı. İşini bırakıp kulak kabarttığında, seslerin ona doğru yaklaştığını duydu ve seslendi: “Hooooo!”

Giua dei Fichi, bodur, tıknaz bir adamdı ve ay gibi yuvarlak yüzü sakalları nedeniyle pek kara görünür, burnu da şaraptan kırmızı kırmızı parlardı. O gün, başında, sülün tüyü takılı yeşil bir şapka vardı ve avcı yeleğinin içine de sarı benekli bir gömlek giymişti. Göbeğinin çevresine sardığı kırmızı kuşak, mavi yamalı pantolonunu tutmaya yarıyordu.
“Hooo-oo,” diye seslenen biri az sonra ortaya çıktı. Yosun tutmuş kayaların arasından çıkan bıyıklı, saman şapkalı köylü onun yakın bir dostu idi ve peşi sıra gelen ak sakallı bir keçiyi çekiştiriyordu.
“Ne işin var burada, Giua,” dedi arkadaşı, “Almanlar köye girdiler ve tek tek bütün ahırları dolaşıyorlar.”
“Vay benim talihsiz başım,” diye bağırdı Giua Dei Fichi. “İneğim ‘Hanımböceği’ni bulacaklar ve alıp götürecekler!”
“Koş, belki zamanında yetişir, hayvanını saklayabilirsin,” diyerek akıl verdi arkadaşı.
“Biz vadiden yukarıya tırmanan bir dizi asker gördük ve hemen kaçtık Ama belki daha senin evine varmamışlardır.”
Giua odunlarını, baltasını ve mantar sepetini bir kenara attı ve koşmaya başladı.

Orman boyunca koşarken ayaklarının altına dolanarak ve vakvaklayarak kaçışan ördeklerle, kimsenin aralarına girmesine izin vermeyecek biçimde birbirine sokularak yürüyen koyun sürüleriyle ve “Madonetta’ya kadar geldiler! Köprünün üstündeki evleri arıyorlar! Onları köyün köşesinden dönerken gördüm!” diye bağrışan çocuklar ve ihtiyar ninelerle karşılaştı. Giua dei Fichi kısa bacaklarıyla elinden geldiğince hızlı koşmaya çalışıyor, yokuşlardan aşağıya bir top gibi yuvarlanıyor, yokuşları çıkarken soluk soluğa kalıyordu.

Koşa koşa tepenin öyle bir noktasına geldi ki, köy burada bütünüyle ayaklarının altındaydı. Sabah rüzgârı tatlı tatlı esiyor, başı dumanlı dağlar köyü çevreliyor, köyün ortasında kurşuni renkleriyle taş evler birbirlerine dayanmış duruyorlardı. Ve esinti, köyde bağrışan ve kapılar yumruklayan Almanların sesini buraya dek taşıyordu.
“Vay talihsiz başım! Almanlar evlere girmişler bile!”
Giua Dei Fichi’nin bacakları ve kolları tir tir titriyordu: İçki yüzünden zaten her zaman biraz titrerdi; şimdi de kaçırılmak üzere olan, dünyadaki en değerli malı, ineği ‘Hanımböceği’ni düşünmekten iyice perişan olmuştu.
Giua Dei Fichi, sessizce ve gizlice tarlaları aşarak, asma kütüklerinin ardına saklanarak köyüne yaklaştı. Onunki, köyün en dışında bulunan son evlerden biriydi ve köy orada her yanı saran kabakların, bostanların yeşiline boğulmuş gibiydi: Kim bilir, belki de Almanlar henüz oraya varmamışlardı.

Giua, şuradan buradan başını uzatarak köyün içine sızıverdi. Her zamanki gibi saman ve ahır kokan boş bir sokak gördü; alışık olmadığı sesler henüz köyün ortasından geliyordu; bunlar, insanlık dışı bağırışlar ve nal sesleriydi. İşte evi şuracıktaydı, henüz açılmamıştı. Hem alt kattaki ahırın, hem de merdivenin tepesinde, toprak kaplara dikilmiş fesleğenlerin arasındaki odaların kapısı kapalıydı. Efendisinin yaklaştığını hissederek ahırın içinden “Möööö” diye seslenen Hanımböceği’nin sesini duydu. Giua sevinçten havaya uçmuştu.

Ama tam o sırada, kemerin altından yankılanarak yükselen ayak sesleri duydu: Giua koca göbeğini içine çekerek bir kapı girintisine gizlendi. Gelen, köylü suratlı bir Almandı; sıska bilekleri ve boynu kısa montunun dışında kalmıştı; bacakları uzun mu uzundu ve de kendi kadar uzun bir tüfeği vardı. Kendi başına bir şeyler ele geçirebilmek için arkadaşlarından ayrılmıştı, ama bir yandan da bu kokular ve nesneler ona kendi köyünü ve kokularını anımsatıyordu. Bu nedenle yassı kepinin altından görünen domuz suratıyla havayı koklayarak, çevresine bakınarak yürüyordu. O anda Hanımböceği yeniden “Mööö” diye bağırdı. Efendisinin neden hâlâ yanına gelmediğini öğrenmek istiyordu. Alman asker o daracık giysileri içinde şöyle bir sıçrayıverdi ve hemen ahıra seğirtti; Giua Dei Fichi artık soluk bile alamıyordu.
Almanın kapıyı tekmeleyerek açmaya çalıştığını gördü, az sonra içeri dalmış olacağı kesindi. Bunun üzerine Giua hemen evin arkasına” dolandı, samanlığa gitti ve samanların altını karıştırmaya başladı. Eski av tüfeğini ve birkaç fişeği buraya gizlemişti. Giua tüfeğini yabandomuzu vurmak için kullandığı fişeklerle doldurdu, geri kalanları beline bağladı ve sessizce ilerleyip ahırın kapısına yanaştı.

Alman, Hanımböceği’ni iple bağlamış ahırdan çıkıyordu bile. Bu kızıl renkli, kara lekeli güzel bir inekti ve bu nedenle ona Hanımböceği adını vermişti. Genç, tatlı ve dik başlı bir inekti; şimdi bu tanımadığı adamın peşine takılıp gitmek istemediğinden güçlük çıkarıyordu; Alman onu kapının dışına doğru itmek zorunda kalacaktı.
Bir duvarın ardına gizlenen Giua Dei Fichi, bir süre baktı. Şimdi şunu bilmek gerekir ki, Giua köyün en karavanacı avcısıydı. Şimdiye dek, yanlışlıkla bile olsa değil bir tavşan, bir sincap bile vuramamıştı. Ağacın üstünde duran ardıçkuşlarına ateş ettiği zaman, kuşlar yerlerinden bile kımıldamazlardı. Hiç kimse onunla ava gitmek istemezdi, çünkü arkadaşlarını deli ederdi. Hem hedef almayı bilmezdi hem de elleri titrerdi. Hele şimdi böylesine heyecanlıyken, kim bilir ne becerebilirdi?
Tüfeğini doğrultmuştu, ama elleri titrediğinden tüfeğin ucu havada daireler çizmeyi sürdürüyordu. Tam Almanın yüreğini hedef alıyordu ki, ineğin poposu tüfeğin karşısına çıkıyordu. “Vay talihsiz başım!” diye düşünüyordu Giua, “ya Almana ateş edeyim derken Hanımböceği’ni vurursam?” Ve bu nedenle tetiğe basmaya cesaret edemiyordu.

Alman, efendisinin yakında olduğunu hissettiği için yürümemekte direnen inekle uğraşıyordu. Genç asker o anda bütün arkadaşlarının köyü boşalttıklarını ve anayoldan inmekte olduklarını gördü. Bu nedenle peşinde bu dik başlı inekle onlara yetişmek istedi. Giua, arada bir tüfeğini onlara doğrultarak çalıların, duvarların üstünden atlayarak peşlerinden gidiyordu. Ama bir türlü silahını sağlam tutmayı beceremiyordu ve inekle Alman birbirlerine çok yakın durduklarından ateş de edemiyordu. İneğinin göz göre göre gitmesine razı olacak mıydı?

Uzaklaşmakta olan tabura yetişmek için Alman, ormanda kestirme bir yola saptı. Şimdi Giua ağaçların arkasına gizlenerek onları daha kolayca izleyebiliyor ve ateş edebilmek için Almanın inekten biraz uzak yürümesini diliyordu.
Ormana girince, Hanımböceği direnmekten vazgeçmiş gibi görünüyor, hatta Alman yolları pek bilmediğinden hangi tarafa yürüneceğine inek karar verir gibi duruyordu. Aradan pek zaman geçmemişti ki, Alman kestirme yolda olmadıklarını ve ormanın son derece sık bir bölgesine geldiklerini fark etti: Sözün özü inekle birlikte ormanda yolunu yitirmişti.
Böğürtlen çalılarının ortasında burnunu kaşıyarak ilerleyen Giua Dei Fichi peşlerini bırakmıyordu, çalıkuşları ötüşerek uçuşuyor, kurbağalar su birikintilerinden başlarını uzatıp onlara bakıyorlardı. Ağaçların arasında nişan almak daha da güçleşmişti, arada pek çok engel vardı ve o kara lekeli kırmızı inek pek büyük bir yer kaplıyor, her an gözlerinin karşısındaymış gibi duruyordu.

Alman asker ormandaki ağaçların sıklığına korkuyla bakmaya, buradan nasıl çıkacağını düşünmeye başlamıştı ki duyduğu bir hışırtıdan sonra kocayemiş çalılıklarının arasından güzel, pembe bir domuz çıkıverdi. Kendi memleketinde domuzların ormanda gezdiğini hiç görmemişti. Bu nedenle ineğin ipini bıraktı ve domuzun arkasına geçti. Serbest kaldığını gören Hanımböceği, kendine tanıdık gelen bu orman ortamında hoplaya zıplaya uzaklaşmaya başladı.
Giua için ateş etme zamanı gelmişti. Alman, domuzun çevresinde döneniyor, onu olduğu yerde tutabilmek için sarılıyordu, ama hayvan sıyrılıp kurtuluyordu.

Giua tam tetiğe basmak üzereyken, yanında biri kız biri erkek iki küçük çocuk beliriverdiler. Başlarında ponponlu yün şapkaları, ayaklarında uzun çorapları vardı. Çocuklar, pek heyecanlıydılar: “İyi nişan al Giua, yalvarırız,” diyorlardı, “domuzumuzu vurursan elimizde hiçbir şeyimiz kalmaz.” Tüfeği, Giua Dei Fichi’nin elinde yeniden dans etmeye başlamıştı: O pek yufka yürekli bir insandı ve kolayca heyecanlanıveriyordu; Almanı değil, şu iki zavallı çocuğun domuzunu vurmaktan korkuyordu.
Alman asker kollarının arasında “Hiii… hiiii, hii,’’ diye bağıran ve çırpınan domuzla çalıların, taşların arasında yuvarlanmaya başlamıştı. Ansızın domuzun çığlıklarına ‘Meee’ şeklinde bir yanıt geldi ve mağaradan bir kuzu çıktı. Alman, domuzun kaçmasına göz yumdu ve bu kez kuzuyu kovalamaya başladı. Tuhaf bir orman, diye düşünüyordu, çalılardan domuzlar, mağaralardan kuzular çıkıyor. Kuzuyu tek ayağından yakalayıp sırtına vurdu ve yürümeye başladı. Giua Dei Fichi gene gizliden gizliye onu izlemeye koyuldu. “Bu kez kaçamayacak Bu kez başaracağım,” diyordu ki, bir el tüfeğinin ucunu doğrulttu. Bu beyaz sakallı, yaşlı bir çobandı ve ellerini ona uzatarak şöyle dedi: “Giua, kuzumu öldürme, askeri öldür, ama kuzuma kıyma! İyi nişan al, yalvarırım bir kereliğine iyi nişan al!” Ama Giua artık iyice sersemlemiş ve tetiğin nerede olduğunu bile bulamaz olmuştu.

Alman asker, ormanın içinde ilerledikçe ağzı bir karış açılıyordu: Ağaçların üstünde civcivler, ağaç gövdelerinden başlarını uzatan minik hintdomuzları vardı. Bütün Nuh’un Gemisi buradaydı. İşte çam ağacının dalına bir hindi tünemişti. Onu yakalamak için hemen elini uzattı, ama hindi küçük bir sıçrayışla daha yüksek bir dala atladı. Alman şimdi de kuzuyu bırakmış, ağaca tırmanmaya başlamıştı. Ama o tırmandıkça, hindi daha yüksek bir dala sıçrıyordu ve kırmızı ibiklerinin gösterişini bozmadan kaçmayı sürdürüyordu.
Giua, yapraklı bir dalı başına takmış, ikisini sırtına, birini tüfeğine bağlamış, ağacın altından yürüyordu. Derken başına kırmızı eşarp bağlamış olan şişko bir genç kız ona yanaşıp şöyle dedi: “Giua, beni iyi dinle, Almanı vurursan seninle evlenirim; ama hindimi vurursan, senin bağırsaklarını deşerim.” Giua yaşlı, bekâr, ama utangaçtı; bu nedenle kıpkırmızı kesildi ve elindeki tüfek et çevirme aleti gibi fır dönmeye başladı.

Alman asker tırmana tırmana en ince dallara dek çıktı ve sonunda bir dal kırılınca yere çakıldı. Neredeyse Giua dei Fichi’nin üstüne düşüyordu, ama neyse ki Giua, bu kez zamanında davrandı ve hemen kaçtı. Alman asker ise onun kaçarken yere bıraktığı yapraklı dalların üstüne düştüğü için hiçbir yerine bir şey olmadı.
Düştü ve patikada bir tavşan ilişti gözüne. Şiş göbekli, yuvarlacık hayvan gürültüleri duyunca kaçmadı, ama yere yapışıverdi. Alman, tavşanı kulaklarından yakalayıverdi. Hayvancık bir yandan bağırıyor, bir yandan çırpınıp duruyordu; asker de onu elinden kaçırmamak için kolunu havaya kaldırmış, sıkı sıkı tutuyordu. Orman baştan aşağı mölemeler, melemeler, kukurikularla dolmuştu, her adımda karşısına yeni bir hayvan çıkıyordu: Çobanpüskülü dalında bir papağana, bir su pınarında üç kırmızı balığa rastladı.

Giua yıllanmış bir meşenin yüksek dallarından birine ata biner gibi oturmuş, Almanın tavşanla yapmakta olduğu dansı izliyordu. Ama ona nişan almak olanaksızdı, çünkü sürekli pozisyon ve yer değiştiriyordu. Giua birisinin yeleğini çekiştirdiğini ayrımsadı; bu, örgülü saçlı ve çilli yüzlü minik bir kızdı. “Tavşanımı öldürme Giua, Alman umurumda değil, ama tavşanıma kıyma ne olur.”
Bu arada Alman mavi ve yeşil yosunlarla renklenmiş gri taşlı bir bölüme geldi. Çevrede sadece bir iki cılız çam ağacı vardı ve buradan aşağıya bir uçurum başlıyordu. Çamların yerleri kaplayan iğne yaprakları arasında bir tavuk eşiniyordu. Alman, tavuğu yakalamak için seğirtirken, tavşanı kaçırdı.
Bu, yeryüzünde görülmüş en sıska, en yaşlı ve en kel tavuktu ve köyün en yoksul ihtiyarı Girumina’ya aitti. Alman tavuğu kolayca yakalayıverdi.
Giua o kayaların tepesine oturmuş, tüfeğini dayayacak bir yer de bulmuştu. Hatta taşlardan özel olarak bir yükselti yapmış ve tüfeğin ucunu aradaki bir delikten geçirmişti. Şimdi kaygılanmadan ateş edebilirdi, zaten şu yoluk tavuğu vursa da pek bir şey olmazdı.
Ama işte ihtiyar Girumina kadın, yırtık pırtık kara şalına bürünmüş olarak yanında bitiverdi ve şöyle bir yorum yaptı: “Giua, Almanlar dünyada bana kalan tek şey olan şu tavuğumu alıp gitseler yeterince acı bir şey olur. Ama onu tüfeğinle sen vurursan işte o zaman bil ki gerçekten bağrım yanar.”
Giua öncekinden daha fazla titremeye başladı, çünkü omuzlarına büyük bir sorumluluk binmişti. Ama gene de bütün gücünü topladı ve tetiğe bastı.

Alman kurşun sesini işitti ve elinde çırpınan tavuğun kuyruksuz kaldığını gördü. Derken bir el daha ateş edildi ve tavuk bir kanadından oldu. Bu büyülü bir tavuk olmalıydı; arada sırada patlıyor ve yavaş yavaş elinde küçülüyordu. Bir başka patlamayla tavuğun bütün tüyleri yolundu ve pişirmeye hazır bir hale geldi, ama hayvancık hâlâ çırpınıyordu. Artık iyice dehşete kapılan Alman, onu kendinden uzakta ve boynundan tutuyordu. Giuâ’nın dördüncü fişeği tavuğun tam boynuna isabet etti ve adam elinde hâlâ kımıldanan bir tavuk kafasıyla kalakaldı. Sonra tümünü attı ve kaçtı. Ama artık yolu bulamıyordu. Yanında o kayalık uçurum başlıyordu. Uçurumdan önce son bir keçiboynuzu ağacı vardı ve Alman bir kedinin onun dallarına tırmanmakta olduğunu gördü.
Artık evcil hayvanların ormanda böylesine rahatça gezinmelerine şaşırmıyordu ve hayvanı okşamak için elini uzattı. Sonra onu boynundan yakaladı ve hayvanın mırıldanmalarıyla avunabilmeyi umdu.
Şimdi, şu noktayı belirtmekte yarar vardır: Bu ormana dadanmış olan vahşi ve saldırgan bir kedi bütün kuşlara düşman olmuştu ve bazen köye dek inip kümeslere saldırmıştı. İşte Alman, elinin altındaki kedinin keyifle mırıldandığını zannederken, hayvan dimdik olan tüyleriyle ona doğru atıldı ve tırnaklarıyla onu parçalamaya başladı. Kedi ve adam birbirlerine girince, birlikte uçurumdan aşağıya yuvarlandılar.
İşte böylece beceriksiz nişancı Giua, partizanların en büyüğü ve köyün avcısı ilan edildi. Zavallı Girumina’ya da belediye kasasından, yumurtadan yeni çıkmış civcivler satın alındı.

Öyküler – Italo Calvino
Çeviren: Eren Yücesan Cendey

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
American Baroque ve Mozart 4 Quartets for Strings and Winds Adlı Albümü

Kapat