Oğuz Atay: Kendi kendime oynadığım bir oyunun içindeydim

Bana yeni devredilen talebelerimin yüzlerine şöyle bir baktım. Bir kütle olduklarını düşünürüm onların; yalnız ön sırada oturanlar biraz insana benzer, ötekiler onları saran bir yığındır. Ben de ön sıraya baktım, şöyle bir baktım yani.

İlk günler
Ben de kim bilir kime benzemiştim? Hepimizi benzetmişlerdi!

Bugün kendimi yorgun, ama huzursuz hissediyorum. Kürsüdeki odamda amaçsız ve çevreme ilgisiz otururken asistanlardan biri geldi: Refik Bey rahatsızlanmış, onu haber vermeye gelmiş, isteksiz bir hareketle telefon defterime uzandım. Profesör Refik Bey, ağır hareketli, canlı ve kurnaz bakışlı gözlerinden başka ilgi çekici bir yanı olmayan ihtiyar bir hoca. Kimsenin pek anlamadığı hesaplarla sözü öyle dolaştırır ki, insanda sözlerinin sonunu dinleme isteği kalmaz. Santrala Refik Beyin numarasını verdim; Refik Bey olsaydı, arayacağı kimsenin adını verirdi o kadar. Yaşayışını tasarruf esası üzerine kurmuştur: Kelimelerini bile israftan çekinir.

Telefona karısı çıktı: Ağlamaklı bir sesle, kocasının bir kalp krizi geçirdiğini, onu hastaneye yatırdıklarını söyledi. Bir iki geçmiş olsun kelimesi mırıldanıp telefonu kapadım, içim sıkılıyordu, kötü birtakım şeyler olacaktı sanki. Nitekim biraz sonra dekan aradı Hepimize geçmiş olsunmuş. Refik Beye acil şifalar diledi (yöneticilerin görevi) neredeyse, ‘Bunları karısına söyleyin’, diyecektim. Zaten aramız iyi değildi dekanla vazgeçtim. Dekan da asıl amacını açıkladı bu arada: Refik Bey yerme derslerine giremez miymişim? İtiraz edecek halim yoktu, üstelik telefonu hemen kapadı. Kurnazlar arasında kaldık diye tembel tembel düşündüm Sonra Refik Beyi düşündüm: Enerjiden tasarruf bile bazen kalbe yaramıyordu. Herkes hakkında kötü şeyler düşünüyordum, fakat o zamanlar her şeyin farkında değildim. Miskin bir kötülük içinde olduğuma yavaş yavaş, ancak bu satırları yazarken farkediyorum.

Refik Beyin asistanını çağırttım: Daha şimdiden Refik Beye benzemeye başlayan silik bir gençti; meselâ şimdiden sanki hocası gibi küçülmeğe başlamıştı. Hocanın hastalığını duymuştu, görevinin geçici olarak bana verildiğini de duymuştu. Bana karşı saygısı birden artmış gibiydi. Yok canım olamazdı, herhalde yorgundum, her şeyi büyütüyordum. Gene de asistan üzerinde düşünmekten kendimi alamıyordum: İşte genç adam hasta hocasından vazgeçiyordu, karşımda yavaşça büyülmeğe, irileşmeğe başlıyordu. Refik Beye oranla oldukça iri sayıldığım için bana benzemeğe çalışıyordu, hatta biraz da gençleşmişti. (Saçmalama dedim kendime. Genç bir adam bu, asistan.) Kendimde bir gariplik seziyordum, aklıma gelen münasebetsiz şeyleri durdurmaya gücüm yetmiyordu. Asistan Refik Hocanın anlattığı konuları gösteriyordu notların üzerinde. Öğretim yılı yeni başlamıştı, daha aylar ve aylar vardı ders yılının bitmesine. Refik Hoca hastanede, yatağında kımıldamadan yatıyordu. Daha aylarca yatacaktı kımıldamadan. Ben de çalışma odamda, masamın gerisinde kımıldamadan oturuyordum. Hareketsizlik diye düşündüm. Kalp diye düşündüm: Benim kalbim. Belki dekan, bir gün gelecek, asistanı arayacaktı telefonla, Server Bey diyecekti. Belki geçmiş olsun bile demeyecekti, başsağlığı dileyecekti. Masanın öteki ucunda asistan kımıldamadan oturuyordu: Bazen büyüyor, bazen küçülüyordu. Sonra asistan notlarıma bakacaktı, kaldığım yerden devam edecekti. Hangimize karar verecekti sonunda? Bana mı? Refik Beye mi? Ona göre sınıfta büyüyecekti, ya da küçülecekti. Kendi boyutlarında kalamaz mıydı? Asistana baktım: Kalamazdı. Bu, daha nice asistanları parçalayıp istediği boyutlara getirmiş bir dişli çarktı. Ben de kim bilir kime benzemiştim? Hepimizi benzetmişlerdi. Birden, öfkelendiğimi hissettim. Daha doğrusu, bilmediğim ya da unuttuğum bir duyguya kapıldım, tanımadığım bir rahatsızlık hissettim. Bu duygunun öfke olduğunu anlayınca da önce kendime öfkelendim, sonra her şeye ve herkese.

Asistanı odadan kovdum – yani kovduğumu hissettim. “Siz buyrun,” gibi bir söz ettim galiba. Sesim de biraz kötü çıktı. Fakat asistan bana benzemekten hemen vazgeçmedi: Büyüyerek ayağa kalktı. Bir günde benim gibi olamayacağını biliyordu elbette. Benimle derse girmek istedi, kabul etmedim. “Tatbikat… problem çözmek…” dedi galiba. İstemedim. Onu reddettim hiçbir neden göstermeden. Sevinmiştir. Ne kadar anlamsız sıkıntılar çekerse, bir gün başarısı o kadar anlam kazanır. Eskiler, ‘hocanın vurduğu yerde gül biter’ derlermiş. Siz de o zamandan beri çok ilerlediğimizi sanıyorsunuz. Ben ilerlemeklerle pek uğraşmıyordum. Sınıfa tek başıma girecektim, o kadar.

Akşam oluyordu, sınıfa bir gariplik çökmüştü. Bana yeni devredilen talebelerimin yüzlerine şöyle bir baktım. Bir kütle olduklarını düşünürüm onların; yalnız ön sırada oturanlar biraz insana benzer, ötekiler onları saran bir yığındır. Ben de ön sıraya baktım, şöyle bir baktım yani. Onların bakışları, her zamanki gibi donuktu, ifadesizdi; ama, gene her zamanki gibi, bilinmeyene karşı duyulan korkuyla doluydu: Beni tanımak istiyorlardı. “Hocamız rahatsız,” dedim onlara. “Biz” diliyle konuşuyordum her zamanki gibi: “Bir süre birlikte yürüteceğiz dersleri.” Biri, arka sıralardan biri adımı sordu. Tahtaya yazdım. Sonra profesör olduğumu da öğrendiler. Bunları hep arka sıralardakiler sordu. Ön sıradakiler daha ciddi görünmeğe çalışırlardı. Onlar da hangi kitapları tavsiye edeceğimi sordular. Refik Beyin kitabı yoktu: kitabın icadından önce profesör olmuştu. Benim kitabım vardı. Biraz ısrar etmelerini bekledikten sonra kitabımın adını da yazdım tahtaya. Yılda bir iki kere yayımlanan dergilerde de bazı makalelerim çıkmıştı. Uzak ülkelerde yaşayan ve matematik dünyasında bile çok az kişiyi ilgilendiren konularla uğraşan meslektaşlarımın işine yarayabilecek şeyler… bilim denizinde sonsuz küçük birkaç nokta… Başka araştırmalarda, ‘Prof. S. Gözbudak’ın aynı konudaki araştırması- şeklinde bir dip notu… Bunların adlarını tahtaya yazmadım tabii. Henüz o kadar kendimden geçmemiştim. Başka kitap adları da yazdım: tavsiyelerime tarafsız bir görünüm vermek için. “Siz hangisini tavsiye edersiniz?” diye sordu ön sıradan biri. Hep bunu sorarlardı. Talebe denilen şekilsiz kütle her yıl başkalaşır, fakat içlerinden bazıları sanki yarıştaki bayrak gibi yıldan yıla hiç değişmeden aktarılırdı. Bu öğrenciyi sanki yıllardır tanıyordum. Sanki yıllardır aynı soruyu bıkmadan usanmadan soruyordu bana. Ben de yıllardır gene bir bayrak gibi taşıdığım, “Kendi kitabımı tavsiye etmem,” karşılığını verecektim ve yıllardır değişmeyen biçimde gülünecekti cevabıma. Ne bitmez bir bayrak yarışıydı bu, Allahım!

Artık değişik bir çıkış yolu bulunmalıydı: Değişmez öğrencimi tanımak için, sesin geldiği tarafa, ön sıralara dikkatle baktım. Donuk yüzler, beklenen cevabı duymak istiyorlardı. Belki de geçen yılların öğrencilerinden, benim beylik cevabımı duymuşlardı bile. Bu nedenle gülmeye hazırlanıyorlardı, gülümseyenler bile vardı. Onları gerçekten tanımak için baktım. Birden aralarında, başka türlü gülümseyen bir yüz gördüm.

Beni tanıyormuş, sanki merhaba demek istiyor gibiydi bu gülümseme. Daha yorgun ve meraksız bir gülümsemeydi bu. Birden terlediğimi hissettim: Bu yüz beni tanıyordu, ben de onu tanıyordum. Üniversite arkadaşım Murat İkinci’ydi bu. Bazı olaylara karıştığı için yıllarca önce, yani biz üniversite birdeyken fakülteden çıkarılan 404 Murat İkinci. Birlikle, bizden büyük toplumcularla gece yarılarına kadar tartışır, sabahlara kadar dergimizin yazılarını hazırlardık. Sonra bir gün onu tutuklamışlardı. Sonra bir daha görmemiştim onu. Sonra fakülteyi bitirmiş, sonra asistan olarak yıllarca merhum profesörüm Şevki Beyin peşinden gitmiştim. Uzak geçmişim de yıllarca benim peşimden gelmişti. İşte tam beylik sözlerimden biriyle talebeyi güldürmeğe hazırlandığım sırada Murat İkinci olarak karşıma çıkmıştı. Beni buraya kadar izlemişlerdi. Murat’la birlikte bütün ön sıra gülümsüyordu: Seni tanıyoruz, seni biliyoruz diyorlardı. Terliyordum; saçmalama dedim kendime? Kendine gel. Gülümsemek istedim, her şey bana vız gelir demek istedim. Murat, kendisine gülümsediğimi sandı; başıyla hafifçe selâm verdi bana. İşte korkacak bir şey yoktu, her şey yolundaydı. Kötü bir şey yapmamıştım: profesör olmuştum. Murat da başarılı bir öğrenciydi: tutuklanmasaydı belki benim yerime dersi verebilirdi şimdi. Ben de çok yorulmuştum bu arada: belki de Refik Bey yerine de ben hasta olabilirdim. Dünyada her şey olabilirdi. Saçmalıyordum. Yani içimden saçmalıyordum. Evet ben de bir zamanlar Murat’la birlikle toplumu kurtarmak için az çalışmamıştım. Gençler, bir zamanlar böyle işlerle uğraşıyorlardı, ben de gençtim. Birden kendime geldim: öğrenciler yüzüme bakıyorlardı. Hemen derse başladım: Genel kuralları biraz uzattım tam kendime gelebilmek için. Hayır gençler bir zamanlar uğraşmıyorlardı sadece, her zaman uğraşıyorlardı. Son günlerde daha çok uğraşıyorlardı. Daha geçen gün fakülteyi işgal etmişlerdi. Hatta odasında oturmakta direnen Refik Beyi, gazetelerdeki deyimiyle, ‘biraz hırpalamışlardı’. Refik Bey de onlara, sonu gelmez ve dolambaçlı sözleriyle bir şeyler anlatmaya çalışmıştı, ama işgalciler bizim kürsüye ‘mensup’ olmadıkları için Refik Hocanın sözlerini bitirmesini beklemeden onu itip geçmişlerdi. Bütün bunları şimdi hatırlıyordum. Evde bile sözünü etmemiştim. Refik Bey sonradan bize gençleri sözleriyle nasıl ‘müşkül mevki’de bıraktığını anlatmıştı. “Kendilerine ne istediklerini sordum.” diyordu. Doğru dürüst bir karşılık verememişler. Bunları düşünürken yeni öğrencilerime neler anlattığımı hatırlamıyorum. Onların da aklı başka yerlerdeydi herhalde. Hayatın bunca derdi arasında denklemler, bilinmeyenler, fonksiyonlar onlar için çok soyut kavramlardı. Ben de sıkıntılarımı unutup, kısa bir süre ilgisiz gözlerle seyrettim. Onlara öfkelendim. Beni kötüye kullanıyorlardı. Eylem için başka ortamlarda başka yollar bulsalardı onlar da.

Tahtayı formüllerle doldurmuştum, düzenli bir biçimde yapmıştım bunu. Kendi kendime oynadığım bir oyunun içindeydim. Bu düzeni tahtada kurmağa çalışırken denklemlerin dünyasına ilgisiz olaylar, izlenimler saldırıyordu üstüme. Fizik Bölümünden Sadık Bey bağırıyordu: “Gözlerimle gördüm efendim! Çocuğu yerlerde sürükleyerek tekmeliyorlardı.” Birden öfkelenmiştim nedense: “Siz bizim bölümdeki birinci sınıf öğrencisinin öldürülüşünü gördünüz mü?” Herkes sustu ve bana baktı. “O zaman neredeydiniz Sadık Bey?” diyerek öfkemi sürdürdüm. Ben de görmemiştim olayı; anlatmışlardı. Gururla başımı kaldırdım sınıfa karşı. Murat’a karşılık veriyordum. Oysa Murat’ın bir şey dediği yoktu.

Dersten çıkarken adımlarımı yavaşlattım, Murat’ın bana yetişmesini bekledim. Onu tanımamış gibi yapamazdım. Bir bakıma onu tanıdığımı göstermek istiyordum. Akademik düzenin bozulduğundan yakınan Sadık Beylerin, Refik Beylerin dünyasında yalnız kalmıştım, bunu şimdi anlıyordum. Evet, insanların bana ihtiyacı vardı. Kimse bilmese de ben geçmişi olan bir in. sandım. Başımı çevirmeden, “Merhaba Murat,” dedim babacan bir tavırla. (Oysa ne kadar istiyordum daha tabii davranmayı. Olmadı.)

Oğuz Atay
Eylembilim

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Albert Camus: Yaşamak, hiçbir zaman kolay değildir kuşkusuz…

Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır; intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediğinde bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt...

Kapat