Oğuz Atay: Yaşadığım olayların sırasını değiştirmek için neler vermezdim

Bütün bunları ben yaşadım, ben söyledim. Ama neyin tam ne zaman olduğu, yani tarihçilerin ‘kronolojik’ dedikleri sıra bakımından bir kesinlik taşıdığını ileri süremem. Zaten zaman nedir ki? Belki birçok kişi, benim gibi, yaşadığı olayların sırasını değiştirmek için kim bilir neler vermezdi! (Olaylar ilerledikçe, özellikle benim, böyle bir zaman düzenlemesine ne kadar ihtiyacım olduğu görülecektir.)
O zamanlar belki bu kadar bilinçli görmüyordum, fakat hiç kimse, hiçbir şeyin farkında olmadığımı ileri süremez.

Ona sesimi bir duyurabilseydim. Beni bu kalabalığın içinde kuşatan tutucu azınlığı bir aşabilseydim. Rüyada olmak istedim birden: gözlerimi kapadım. Ve birden, gerçekten, evet rüyada filân değil, gerçekten, “Arkadaşlar!” çağrısını bir daha duydum. Gözlerimi açabilir miydim? “Arkadaşlar!” Bu sesi rüyamda bilmem kaç kere duymuştum: “Arkadaşlar! Buraya sizlere bir öneride bulunmak için geldim. Beni dinliyor musunuz arkadaşlar?” Dinleyeceklerdi, başka çareleri yoktu (yani arka sıradakilerin ve en ön sıradakilerin başka çaresi yoktu. Çünkü soğukluğun ve acımasızlığın büyüsü bozulmuştu. Demek mesele bu kadar kolaydı. Boşuna geçirdiğim yıllara acıdım birden.) “Arkadaşlar, demek istiyorum ki, buraya biz boşuna toplanmadık. Şehit verdiğimiz arkadaşımızın arkasından ağlamak için toplanmadık.” Gözlerimi açtım: Genç adam ağlayabilirdi. Hayır olmazdı. Ona en sert bakışımla baktım. Onu tanıyordum, evet tanıyordum. Benim öğrencilerimden biriydi. Beni gördü herhalde. Belki beni gördüğü için, belki de bir mucize sonucu, oraya, kürsüye ağlamak için çıkmadığını gerçekten hatırladı birdenbire. Başka türlü olamazdı: tecrübesi yoktu çünkü. “Onu hiç unutmamak için buraya getirmeliyiz arkadaşlar! Onun başında gece gündüz nöbet beklemeliyiz.” “Onu hep burada tutamayız!” diye bağırdı ona sıralardan biri. “Tutabiliriz arkadaşlar! Onu hep aramızda tutabiliriz.” Durdu. “Nasıl?” diye sordu ona sıradaki. İş çığırından çıkıyordu, ön ve arka sıralar kontrolü kaybediyordu. Her an bir kaza çıkabilirdi. Genç adam bütün gücüyle, belki de hayatında ilk defa kendi olarak, kendi sesiyle bağırdı: “Onu bahçeye gömelim arkadaşlar! Bahçedeki heykelin altına gömelim onu!” Dünya ekseninden çıkmıştı ve burada, bu eski salonda, Hamlet’in bile aklına getiremeyeceği bir çılgınlık ileri sürülüyordu. “Evet!” dedi orta sıradaki genç. Sonra evetler arttı, bütün salonu sardı. Evetler yerlerinden fırlıyorlardı, kürsüye koşarak teklif sahibi genç adamı kucaklıyorlardı. En ön sırada oturan ‘sağduyu’da ise belirgin bir huzursuzluk görülüyordu: Bu işin sonu ne olacaktı? Birden bu işin sonu bizi sardı. Hayır onları sardı: Ben onlardan biri değildim artık. Onlarla hiçbir ilişkim yoktu artık. Nasıl olurdu ki? Biraz önce kürsüde konuşmuştum: ‘Sağduyu’nun canına okumuştum.

Bütün gözler bize çevrilmişti. (Bir olay yaşanıyordu; bu nedenle ben de ‘olayların dili’ ile düşünüyordum.) Bir eyleme doğru gidiliyordu ve en ön sırada oturan ‘bilim’, ‘eylem’ tarafından kuşatılmıştı. “Hocalarımız da konuşsun!” diye bağırıldı. Başka çare kalmamıştı. Onlara neler söyleyebileceğimi düşünürken. Adnan Beyin yavaşça yerinden kalkarak kürsüye doğru yürüdüğünü gördüm. Koltuğumun kenarlarını hırsla sıktım: gene zamanında davranamamıştım. Oysa benim toplumcu hareketlerle dolu bir geçmişim vardı. (Gerçekten bunu ileri sürebilir miydim? Bilmiyorum işte, ben konuşmak istiyordum. Herhalde Prof. Adnan Targa’dan toplumcuydum.)

“Genç arkadaşlarım,” dedi Adnan Bey – ben düpedüz ‘arkadaşlar’ derdim. Ve kürsüye yumruğumu vururdum. (Çok şey kaçırıyordu bu genç eylemciler.) Bütün gücümle Adnan Beyi izlemeğe çalışıyordum. Ancak şimdi durumun garipliğini sezer gibi oluyorum. Sanki bu konuşma için hazırlanmıştı Adnan Bey “Üzüntülü ve heyecanlı günler yaşandığını biliyorum” dedi, “İnsanlar matematikçi olsalar veya matematikçi olma yolunda ilerleseler bile, bugünlerde içinde bulunduğumuz olayların etkisinden kurtaramazlar kendilerini.” (Gülüşmeler oldu.) “Biz de bu gidişi beğenmiyoruz genç arkadaşlarım: Öğrencilerimizin kırılıp gitmesine seyirci kalmak istemiyoruz. Fakat ne yapabiliriz? Bu olayları nasıl önleyebiliriz? Sizlere nasıl yardımcı olabiliriz?” (Birbirine karışan tekliflerin gürültüsü.) “Heyecanlarınızı anlıyorum genç arkadaşlarım! Fakat her kafadan bir ses çıkarsa biz ne yapabiliriz?” (Yürüyelim sesleri. Saygı duruşu sesleri.) Adnan Bey yalnız, ‘saygı duruşu sesleri’ni duydu, “Evet, saygı duruşu, arkadaşlar,” dedi; dikkatle saatini yelek cebinden çıkardı: “Ölen arkadaşımızın hatırası için sizleri bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum.” (Beş dakika sesleri.)

Hepimiz ayağa kalktık. Sesler kesildi. Bana göre, heyecan yatışıyordu. Adnan Bey, başını önüne eğmiş, saatine bakıyordu. Bir ses duyuldu (bu sesi tanıyordum): “Onu bahçeye gömecektik!” (Saygı duruşuna da saygı kalmamıştı.) “Onun tabutunu buraya getirecektik!” (Sus sesleri.) “Susmuyorum. Bizi oyalıyorlar!” “Saygı duruşu sona erdi.” dedi Adnan Bey, saatini cebine koyarak. “Önerime karşılık ver!” diye bağırdı, tanıdığım ses. Adnan Bey, ancak benim sezebileceğim kadar sinirlendi: “Genç arkadaşlarımızın teklifleri üzerinde bir karara varacaksak, bunu önce görüşmeliyiz,” dedi. “Tabii daha önce, bu toplantıyı bundan sonra benim idare etmem isteniyorsa, ona karar verilmeli.” (İdare et, idare et sesleri.) “Sayın arkadaşlar, bu seslerin bana bir yetki verdiğini kabul ediyorsak,” (Evet evet sesleri. Uzatma sesleri.) (Ah sayın dekan! bizim toplantıları yönettiğin zaman da sana böyle seslenebilseydim.) Dekan birden sesini yükseltti: “Kaybettiğimiz arkadaşımız için burada istediğiniz töreni yapabiliriz. Fakat onun burada, bahçeye gömülmesi benim yetkilerimi aşar arkadaşlar! Ben hükümet değilim, ben belediye değilim.” (Yuh sesleri, biz her şeyiz sesleri.) “Fakat siz istediğinizi yapabilirsiniz arkadaşlar! Size engel olamam, ben jandarma değilim, ben polis değilim! (Bravo sesleri, alkışlar.) Acınızı anlıyorum.”

Hayır, onların acılarını anlamıyordu. Vaziyeti idareden anlıyordu. Oysa biraz önce aynı kürsüden vaziyeti idare edenlere karşı ne sözler edilmişti. Ben bile biraz kendimden utanmıştım ve en çok Adnan Bey adına utanmıştım. İşte demiştim, ülkenin tarihinde ilk defa gerçekleri bulandıranların yüzlerine karşı, onların ne mal oldukları söyleniyor. Bu tarihi bir fırsattı. Evet, çok iyi hatırlıyorum, belki gülünç görünecek ama, birtakım tarihçiler olsaydı salonda, diye düşünmüştüm; bu önemli anları bir tarafa yazsalardı, diye düşünmüştüm. O zamanlar, yani olayların daha önemli bir yoğunluk kazanmadığı bir dönemde işte böyle düşünmüştüm.

Aslında, bugünlerde, yani bunları yazdığım sırada, kafamın oldukça dağınık olduğunu söyleyebilirim. Bu nedenle, öldürülen öğrenci için yapılan toplantıda neler düşünüyordum, daha sonra aynı olaylan kafamda canlandırırken neler düşündüm ve şimdi bunlar hakkında ne düşünüyorum diye kesin ayrımlar yapabilecek durumda değilim galiba. Belki de bu yüzden, zaman zaman çok akıllı uslu sözler ediyormuşum gibi görünebilir, sonra da aynı akıllı görünen adamda, insanları hayal kırıklığına uğratabilecek davranışlar ortaya çıkıverir. Yalnız şunu söyleyebilirim: Bütün bunları ben yaşadım, ben söyledim. Ama neyin tam ne zaman olduğu, yani tarihçilerin ‘kronolojik’ dedikleri sıra bakımından bir kesinlik taşıdığını ileri süremem. Zaten zaman nedir ki? Belki birçok kişi, benim gibi, yaşadığı olayların sırasını değiştirmek için kim bilir neler vermezdi! (Olaylar ilerledikçe, özellikle benim, böyle bir zaman düzenlemesine ne kadar ihtiyacım olduğu görülecektir.)

O zamanlar belki bu kadar bilinçli görmüyordum, fakat hiç kimse, hiçbir şeyin farkında olmadığımı ileri süremez. Evet, çok belirli olmasa da, yukarıda sözü geçen toplantıda bazı şeyleri görüyordum: Gençlerin kürsüden saldırılarını yoğunlaştırdıkları sırada, artık Adnan Beylerin, Reşit Beylerin işlerinin bitirildiğini sanıyordum. Hatta hu eski vaziyetidarecilerine biraz acıyordum. Adnan Beyin kürsüye çıkması bile bir cesaretti. Konuşmasından önce ondan beklediğim tek konuşma, bizim dönemlerin deyimiyle ‘otokritik’ gençlerin deyimiyle ‘özeleştiri’ydi. Hem de herkesin biraz yüzünü buruşturmasıyla karşılanacak zavallı bir özeleştiri. Oysa Adnan Bey, bir futbol yıldızı gibi, yenik takımının kaderini bir anda değiştirmeyi başarmak üzereydi. Üstelik kazandığını sanan taraf da durumun hiç farkında değildi. Her an bir facia olabilirdi. Hava kararıyordu. Belki de biraz başım dönüyordu. Evet, muhakkak bir garipliğim vardı. Çünkü Adnan Beyin sözlerini tam ne zaman bitirdiğini farkedememiştim. Birden yanımda gördüm onu. Alkışlanıyordu. Oyuna gelmişlerdi. Kürsünün boş olduğunu gördüm ve yerimden kalkarak kürsüye yürüdüm. Bu, salonun çeşitli yerlerini tutmuş ‘örgütçüler’in bile beklemediği bir şeydi. Birden ön sıralardan gür bir ses, “Simdi de Server Gözbudak konuşacak!” diye bağırmayı akıl elti. Öyleydi işte: Eşitlik ilkesine göre davranılıyordu, kimsenin unvanı söylenmiyordu. Kürsünün çevresinde ayakta duran gençlerden biri, yanındakinin kulağına eğildi: “Bu Server Gözbudak da kim?”

Oğuz Atay 
Eylembilim

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Grup Yansımalar’ın “Serzeniş” Adlı Albümü

Kapat