Oğuz Atay: Bütünüyle unutulmaya kimsenin gücü yetmiyor…

İlk çekingenlikler ne kadar tatlıdır. Oysa insan, bu beceriksizlikleri bir an önce yenmeye çalışır. Bütün gücüyle büyüyü bozmak, buzları kırmak için uğraşır. Birlikte yapılan her yeni hareket de, istenmediği halde bu büyüyü geri getirir: insana yeni bir fırsat verir.

Turgut da, bu sefer acele etmedi. Yemek seçmekteki kararsızlıkların, tabaklara uzanmaktaki çekimserliğin, her duruma uygun söz bulma güçsüzlüğünün ayrı ayrı tadına vardı. Kendini bıraktı: uzun sessizlikleri bozmak için çaba göstermedi. Gözlerini Aysel’in bakışlarından kaçırmadı. Dalgaların üstünde oynaşan güneş ışınlarına daldığı zaman söylenen sözleri duymadığı için üzülmedi. Zamanı unuttu: oraya gelmeden başından neler geçtiğini, ayrıldığı zaman neler geleceğini düşünmedi. Selim’den bahsetmek istediği sırada da, acaba şimdi konuşmasam daha mı iyi olur diye bir endişeye kapılmadı.

“Can sıkıntılarını da sizinle yaşar mıydı?” diye sordu Aysel’e bakarak. “Bazı günler çabuk tükenirdi, ne yapacağını bilemezdi. Böyle zamanlarda hemen yatağa uzanır ve hiç kıpırdamadan uzun süre yatardı. Cansıkıntısını sessizce yaşardı benimle. Bir yandan da dinlenirdi. ‘Cansıkıntısıyla dinleniyorum ancak,’ derdi. ‘Sıkılırken dinlendiğimi anlamıyorum. İçimin yeni heyecanlar için dolduğunu hissetmiyorum. Fakat, bilmeden yeni yaşantılara hazırlıyorum kendimi. İçimde bir Selim ölürken kalan bütün gücüyle yeni bir Selim yaratıyor.’
“Birden yataktan fırlayarak bağırırdı: ‘Selim öldü. Yaşasın Selim!’ ‘Eski Selim’e hiç acımıyor musun?’ derdim. ‘O kadar çok Selim öldü ki, hangi birisine acıyayım. Ayrıca, ölülerden korkarım ben. Onlardan bana ölüm bulaşmasından korkarım.’ Gerçekten ölülerden korkardı. Babasının ölüsüne bakamamıştı.
“Bir gün, gene bir Selim öldürdükten sonra, üstüme saldırdı: ‘Bilimsel bir çalışma yapacağız bugün. İktisadın tanımı ve çeşitli iktisadi sistemlerin karşılaştırılması üzerinde incelemelerde bulunacağız. Dün, bazı serseriler, toplumu yöneten gerçek kuvvetler hakkında anlamadığım sözler ettiler meyhanede. Sizleri orada temsil eden biri olduğum için, bu kulaktan dolma filozoflar karşısında küçük düşmemi istemezsiniz herhalde.’ Masanın üstündeki kitaplara saldırdı ve ilgili bulduğu ilk kitabı önsözünden yüksek sesle okumaya başladı. Anlamadığı cümlelerde durarak, benden açıklamalar istedi. Doğrusu, sadece bir öğrenci, hem de derslere ilgisiz bir öğrenci olduğum için, ona yararlı açıklamalarda bulunamadım. Birden kızarak kitabı kapadı: ‘Tanrım! Hep önsözlerde kalıyorum!’ Durmadan yakınırdı: ‘Biraz daha ilerleyebilsem, hiç olmazsa ‘Giriş’e kadar gelebil-sem!’ Ellerime sarılırdı: ‘Bana yardım edin dostum! Bütün kitapların neden yazıldığını, yazanların kimlere teşekkür borçlu olduğunu, bu kitabı yazma düşüncesinin onlara nasıl geldiğini, bu kitabın ne gibi bir boşluğu dolduracağını, hepsini biliyorum. Sonra ne oluyor? Anlatın bana.’
“Önsözler sayesinde, bütün yazarların ailelerini tanıdığını, onlarla artık akraba gibi olduklarını, ilk hayal kırıklıklarına birlikte üzüldüklerini, ilk başarılarının tadını birlikte çıkardıklarını, bütün aşklarını ezberlediğini anlatırdı. Özellikle, yazarın ilk kitaplarında çektikleri güçlüklerle yakından ilgilenirdi. ‘Hayatlarının bu bölümlerini kendi yaşantıma çok uygun buluyorum Esat Ağabey. Sonra, beni yarı yolda bırakıp gidiyorlar. Bu başarısız yılların hikâyesine kendimi öyle kaptırıyorum ki, unutuyorum sonradan meşhur olduklarını; onlara, dolayısıyla kendime acıyorum. Başarıdan sonra sevimsiz oluyorlar. Ne yaptıklarını anlatmaya kalkıyorlar uzun uzun. Sevmiyorum onları.’ Daha sonra, sözlerine kapılarak bütün kitapların yalnız önsözlerini okuduğunu ileri sürerdi. Oturduğu yerde gözlerini kapayarak mırıldanırdı:
“Hayatı ve Eserleri. Hiç bıkmıyorum bunları tekrar tekrar okumaktan. Yazarın her kitabını okurken ‘Hayatı ve Eserleri’ yeniden karşıma çıkıyor. Bir daha, bir daha okuyorum. Sanki önceden ‘Hayatı ve Eserleri’ni bilmiyormuş gibi yapıyorum: yeni baştan heyecanlanmak için. Yalnız, yazarlar arasında bir birlik bulunmaması beni yoruyor. Hiç olmazsa önsözleri yazanlar, yılda bir kere toplanmalı ve aralarında ortak esaslar tespit etmeli. Bugünkü durum esef verici. Bakıyorsun bir yazar, çok zor birleştiriyor kelimeleri. Bir türlü cümleleri kuramıyor. Öyle diyor önsöz amca. Geçer kara tahtanın başına diyor, yazar bozar, uğraşır. Bütün bunları da yarı karanlıkta yapar. İstediği cümleyi bulunca da koşar, bütün ışıkları yakar. Ben de tam bu üstadın huylarını benimsemek üzereyken, bir önsöz daha geçiyor elime. Bu önsöz de yazarın coşkun bir ırmak gibi yazdığını anlatıyor. Kendisini tutamıyor adam: bıraksan günde yüz sayfa yazacak. Bazısının ilk eseri çıkınca kapışılıyor, bazısı on tane bile satamıyor ilk kitabından. Kime hizmet edeceğimi şaşırıyorum. Onlara uşaklık etmekte zorluk çekiyorum. Biri insanlardan kaçıyor, öteki bir dakika yalnız kalmıyor. Sonunda hükümet el koyacak bu işe. Hepsine haddini bildirecek. Bizi zehirlemeye ne hakları var?’
“Sonunda iyice sapıtırdı. Bir ‘önsöz yazarı’ olacağını, yalnız önsözler yazacağını, bunu daha kimse düşünmediği için böylece meşhur olacağını söylerdi. Neden bunu daha önce düşünmemişti? Belki onun gibi, önsöz okumaya meraklı yüz binlerce insan vardı. Bu insanların istekleri uygun bir biçimde karşılanırsa, insan bu işten zengin bile olabilirdi. Yüz binlerce insanın arzusuna cevap vermek gerekiyordu. ‘Ne gibi önsözler yazacaksın Selim?’ dedim.
“Kendi önsözümü yazacağım. Olmayan romanların yazarı Selim Işık için önsözler yazacağım. Her önsözde, okuyucunun karşısına değişik bir kişilikle çıkacağım. Bin yazar kadar, on bin yazar kadar güçlü olacağım böylece. Bazı önsözlerde başarısız bir yazar olacağım: ilk eserimin ilgi görmemesi üzerine ümitsizliğe kapılarak intihar edeceğim. Bazen de, o kadar meşhur olduğum halde anlaşılmamış olmanın ıstırabını duyacağım gene: insanlardan kaçacağım.
“Önsözcülükte o kadar meşhur olacağım ki ayrıca, gerçek yazarlar, yani, eserlerinin önsözden sonraki kısmı da var olan yazarlar da yalnız bana yazdıracaklar önsözlerini. Kimseye gitmeyecekler benden başka. Yalnız, onların ‘Hayatı ve Eserleri’ni de gene bildiğim gibi yazacağm. Gerçek hikâyelerinin ne olduğu beni ilgilendirmeyecek.
‘İşte böylece dostum, okumuş olduğum önsözlerden edindiğim bilgiler boşa gitmeyecek. Dünya çapında ilk ‘ön-sözcü’ olacağım. Edebiyat dünyasında binlerce yıldır eksikliği duyulan bir yaratıcı ortaya çıkacak. Belki İsveç Akademisi de bu konuda bir Nobel ödülü koyar; ne dersin?’
“İktisat kitapları kapanır ve önsöz yazmaya girişilirdi. Defterler hemen yatağın altından çıkarılır, önümüze konulurdu.
“Macera romanları, edebi eserler, bilim eserleri için önsözler yazdı. Hepsinin altında yazarının eseri hazırladığı şehrin adı ve yazıldığı tarih bulunurdu: Ankara 1951, Kadıköy 1948, Londra 1922, Venedik 1934. Dipnotlar ve bibliyografya da ihmal edilmiyordu. Ayrıca, yazarın bütün eserlerinin bir kronolojisi veriliyordu. Benim önsözler, tahmin edeceğiniz gibi, hep yarım kaldı. Bazılarını Selim bitirdi. Onlara, ortak çalışmanın ürünleri olarak, daha fazla değer verirdi. ‘Dostoyevski’yle Mark Twain oturuyorlar: hem acıklı hem gülünç bir roman yazıyorlar. Onun gibi. Ender rastlanan bir edebiyat olayı.’
“Sevdiği yazarlara korkuyla karışık bir saygı duyar; aynı zamanda, onları, günlük basit olayların kahramanı olarak gösterip alay etmekten kendini alamazdı. Onları, hayalinde gülünç duruma düşürerek kendilerini beğenmelerine engel oluyormuş. Onlara kızıyordu: ‘Bana hayatı zehir ediyorlar. Bütün yaşantımı etkileyerek benim için hayatı yaşanmaz bir cehenneme çeviriyorlar. Hepsinin yer aldığı bir roman yazacağım ve burunlarından getireceğim: bana yaptıklarını ödeteceğim onlara.’ Gerçekten rahatsız oluyordu. Aynı zamanda bütün yazarlar gibi olmak, bir anda hepsine birden benzemek arzusu onu yoruyordu. Aslında, önsözleri gerçek bir merakla okuyor ve onların hayatlarını kafasında didik didik ediyordu. Dedikoduyu sevmeyen Selim, edebiyatçılardan bahsederken, gerçek bir dedikoducu kesiliyordu. ‘Biliyor musunuz?’ diyordu: ‘Kafka’nın iktidarsız olduğu söyleniyor. Dün akşam çamaşırcı kadın anlattı.’ Bu şakaların herkesten çok onu yorduğunu, rüyalarında bile bunlarla uğraştığını biliyordum. Onları, hayalinde karşılaştırıyor ve birbirlerine, ‘sonradan hatırladıklarında utanacakları sözler’ söyletiyordu. Böyle anlarda alay ve ciddiyeti karıştırıyor, kendisinin de hangi yanda olduğunu bilmiyordu. Bu kadar çekiştirdiği halde yazarlar hakkında başkasına söz söyletmezdi. Okuduğu bir yazarı beğenmeyecek olursanız, hemen kavga çıkarırdı. Sonra gene tahminler yapar dedikoduya başlardı: ‘Dostoyevski’yle yarım saat konuşmaya dayanamıyorum,’ derdi. ‘Hemen, aptalca siyasi düşünceler ileri sürmeye başlıyor, insanı çileden çıkarıyor. Çar’a yaranmak için olacak.’
“İlk tanıştığımız yıllarda, siyasî düşüncelerinde kararsızlık gösteren yazarları hiç affetmezdi. Düşünce namusu onun için çok önemliydi. Gençlik inançlarını reddedenlere çok öfkelenirdi. Birçok yazarı, bu nedenle okumaz olmuştu. Bu konuda yalnız Dostoyevski’yi mazur görürdü: ‘Çok yalvardı, dayanamadım,’ diyerek meseleyi geçiştirmeye çalışırdı. Ona, kendisinin de sık sık düşünce değiştirdiğini söylerdim. Yüzünü buruştururdu: ‘Anlamıyorsunuz Esat Ağabey, kafanız çalışmıyor. Bendeki değişikliklerin düşünce namusuyla ilgisi yok!’ Düşünce namusunu, yalnız siyaset alanı için düşünmemek gerektiğini ileri sürerek onu kızdırırdım. ‘Benim gibi geleceği parlak bir yazarı kızdırdığınız için ilerde pişman olacaksınız!’ diye bağırırdı. Ben, onu daha çok kızdırmak için, meşhur olduğu zaman büsbütün çekilmez, huysuz, ters bir insan olacağını belirtirdim. O zaman bana hak verirdi: ‘şimdi gene çok iyiyim,’ derdi. ‘Bütün alçak gönüllülüğüm, bütün iyiliğim, daha doğrusu iyi olduğum anlar, başarısızlığımdan ileri geliyor. Kendi kendime -eğer kendimi kaybetmemişsem- hiç olmazsa iyi olayım, tutulacak bir yanım olsun, diyorum. Başarısızlık korkusu, kötülükleri denemeye engel oluyor. Çıkmazlar içindeyim Esat Ağabey!’
“Selim’deki bütün huysuzluğun, başarısızlıktan ya da kendini başarısız saymasından ileri geldiğini düşünüyordum. Böyle ümitsizlik anlarından sonra günlerce uğramazdı. Sonra birden ortaya çıkardı: ‘Mağaramda dayanılmaz günler geçirdim Esat Ağabey.’ Odasına, mağara derdi o zamanlar. Saatlerce tavana bakarak düşünürmüş. Ne düşündüğünü anlatmazdı. ‘İfadesi güç şeyler düşünüyorum. Şeyler… şeyler.’ Durur, kafasını toparlamaya çalışırdı. ‘Çok saçma şeyler, çok önemsiz şeyler de düşünüyorum. Kafam hiç durmadan çalışıyor. Önemli, önemsiz: ben sıraya koymaya fırsat bulamadan büyük bir hızla geçiyorlar. Geriye yalnız yorgunluk kalıyor. Okumalıyım ve bütün bunları unutmalıyım.’ Ben onu yatıştırmak için iskambil oynamayı teklif ederdim. Uzun süre kabul etmez, razı olduğu zaman da, babamın eve dönme saatinin yaklaştığını hatırlayarak kaçıp giderdi.

Oğuz Atay
Tutunamayanlar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Edip Cansever: Bir Ay Aldım Diyarbakırdan Tokatta Biri Öldü O Zaman

Tokatlı diyorlar ya da bir atın başlangıcı Eğilmiş, sakin, içkiler alıyor kalabalıktan Şimdi o mor gözleri mor bir kadınla ilgili...

Kapat