Nazım’dan Vera’ya: Belki karşılaşırız umuduyla, deliler gibi seni aradığım günler oldu

Başka bir masanın başında sırtın bana dönük oturuyordun, etrafında tanımadığım adamlar vardı. Ciddi ciddi bir konu tartışıyordunuz. Odada sizden başka kimse yoktu. Senin beni görmemenden faydalanıp birkaç dakika izleyebilirdim seni. Nedense, birkaç adım atıp görüş alanına girmekten ürküyordum. Ve o zaman ilk kez, senin karşında çaresiz hissettim kendimi.

“Nasıl yapabildin bunu? Nasıl? Sen, benim bildiğim sen. Nasıl yapabildin?! O zaman beni sevmiyordun bile. Birazcık hoşlanıyordun, ama sevmiyordun. Ne arzun, ne merakın vardı… Senin gibi biri reddetti diye karşındakinin öleceğini düşünmüş olacak kadar aptal da değilsin. Yoksa bana acıdığından, korktuğundan mı? Keşke bir açıklama yapabilsen! Keşke o dakikada kafandan geçenleri bir anlayabilsem! Sakinleşirdim biraz. Senin karşına çıkıp komedi oynayan, ölüm kandırmacasına başvuran her budalaya acıyıp izin vereceksin anlaşılan. Doğru, ben bunun için çok uğraştım, deli gibi istedim. Ama sen nasıl izin verdin?! Benim için gerekliydi, anlaşılır bu. Çoktan karar vermiştim. Ne olacak, bir alçak gibi kendimi kurtarmak istedim. Seni seviyordum, bu doğru, ama daha önce de başkalarını sevmiştim. Hepsi bitti sonra. Seninle yaşadıklarım farklı. Acı çektim, kıskanır oldum. Belki bir yerlerde karşılaşırız umuduyla, deliler gibi seni aradığım günler oldu Moskova’da. Ne istiyorsun ki?! Çalışamıyordum! Kaç kere yurtdışına gittim, uzaklaşmak istedim. Ama özlem oralarda da buldu beni. Başka bir şey düşünemiyordum. Moskova’da yaptıklarını, yaşadıklarını dakikası dakikasına bilmek istiyor, komik duruma düşüyordum… Yok, kendi açımdan bakınca mantıklıydı yaptıklarım. Sonuçta ben de insanım. Ben kendimi düşünmezsem kim beni düşünür ki? Bu cerrahi operasyon mutlaka gerekliydi benim için! Bir kadınla yattıktan sonra her şeyin çok çabuk değiştiğini, ufak ufak bittiğini biliyordum. Daha öncekilerde hep böyle olmuştu. Genelde kadınlar da isterdi. Sen istememiştin, aklına bile getirmemiştin. Bunu görüyordum. Beni yaşlı bulduğunu düşünüp öfkeleniyordum… Oysa daha genç hiç olmamıştım… Sen yetişkin bir kadındın, dahası anaydın. Doğrusunu söylemek gerekirse, diğerlerine pek benzemeyen, çocuksu bir yanı vardı analığının. Her şeye rağmen sen güceneceksin, ürkeceksin gibi gelmemişti bana… Sonra, her şey olup bittiğinde şaşırıp kaldım. Mahcup olmuştum. Bir saat boyunca, ben sana yalanlar atarken sen doğruyu söylemiştin. Bu şekilde benden kurtulmak istediğin kanısına vardım. Senin bambaşka birisine dönüşmen müthiş afallattı beni. Tam olarak kestiremiyordum. Hem sendin, hem değildin. Sanki bir şey olmamış gibi nazik ve yumuşak bir tonla konuşuyordun benimle. Seni yitirdiğimi düşündüm. Aklıma gelmeyen bir şeyler kırılmıştı içinde, ben kırmıştım. Seni böyle görmek korkunçtu. Daha önce böylesi gelmemişti başıma.

Ama her şeye rağmen mutluydum. Sonunda olmuştu işte. Ertesi gün, aralıksız şarkı mırıldandım, kendimi mükemmel hissediyordum. Telefon edip seni bulamadığımda paniğe kapılmadım. Oh, Allah’ım. Yaşasın özgürlük! Akşam Ekber’e dedim ki:

‘Sonunda bu iş bitiyor! Yakında, tekrar özgür Nâzımcık olacağım.’

İnanmadan baktı bana. Ama mutluluğum sevindirmişti onu. Sonra seni sordu, ‘Peki, Vera nasıl?’ dedi. ‘Kızcağızı üzdüğüm yeter,’ dedim. ‘Benden kurtulduğuna sevinecek. Bıktırdım onu.’

İkinci gün gene iyi hissediyordum kendimi. Ancak akşama doğru özlem düştü içime. İki gün geçmiş, sesini duymamıştım. Sabah çanlarının insanı uyandırması gibi bir anda ayrımına vardım bunun. Bunun normal olduğuna ikna etmeye çalışıyordum kendimi. ‘Kolay değil, iki yıldır seviyordun bu kızı,’ diyerek ruhumu avutuyordum. Hep öyle derdim sana. Benim gözümde genç kızdın sen. Evlendiğimizde bıraktım senden ‘kız,’ diye bahsetmeyi. Numaranı çevirdiğimde üstünde iyi bir etki bırakmak, benim açımdan her şeyin yolunda olduğunu göstermek istiyordum sana. Uyuduğunu söylediler. Gerçekten vakit geç olmuştu. Kır evinin içinde dolanıp duruyor, tekrar telefon etmemek için kendimi güç tutuyordum. Evi paylaştığın komşularını düşünmüş, onları rahatsız etmek istememiştim. Yatağa girip uyumaya çalıştım, ama başaramadım. O zaman, iki gün önce yaşadıklarımız gözümün önünde canlandı tekrar. Doğal, boyasız olduğunu anımsadım nedense. Sesin, saçların, yürüyüşün hepsi arınmıştı boyadan. Üstüne sinmiş kokumu duyumsamıştın uzun süre. Hoşnut değildin bundan. Evden çıkmıştık. Mahalle ıssızdı. Hafif bir güz yağmuru yağıyordu. Telaş içindeydin, bense sürekli yavaş yürümeni istiyordum. Acelende beni aşağılayan bir yön vardı. Bir an önce benden kurtulmak istiyordun. Bu acıtmadı beni. Kendimden hoşnuttum. Hatta pek umursamıyordum seni. Sadece, seni yavaşlatmak, öyle içine kapanmış suskun halinle göndermek istemiyordum. Genel anlamda, memnunluk duygusu kaplamıştı içimi. Ancak, iki gün sonra evinin kapısındaki bakışını anımsadım. Bakışların hüzün ve pişmanlık doluydu. Beni yukarıda bir yerlerde duran tahttan yere indirmiştin sanki ve ben ne kadar düşünsem de bunun iyi mi, kötü mü olduğunu algılayamıyordum… Bütün gece doğru düzgün uyuyamadım. Sabah kötü görünüyordum. Oysa her zamankinden daha iyi görünmek arzusundaydım. İşten aradım seni, meşgul olduğunu söylediler. Doğrudan stüdyoya gitmeye karar verdim, heyecandan ölecektim sanki. Bir şeyler yapmak istediysem de geç kalmaktan korktum. Kaybolmuşsun ve bir daha ortaya çıkmayacakmışsın gibi bir duyguya kapılmıştım. Gerçek bir panik haliydi senin anlayacağın. Çalışma odana girdiğimde seni gördüm. Başka bir masanın başında sırtın bana dönük oturuyordun, etrafında tanımadığım adamlar vardı. Ciddi ciddi bir konu tartışıyordunuz. Odada sizden başka kimse yoktu. Senin beni görmemenden faydalanıp birkaç dakika izleyebilirdim seni. Nedense, birkaç adım atıp görüş alanına girmekten ürküyordum. Ve o zaman ilk kez, senin karşında çaresiz hissettim kendimi. Sonrasında bu duyguyu birkaç kez daha yaşadım. Ben bu duygular içindeyken birisi fark etti beni. Sen kafanı benden tarafa çevirdin. Beklemediğin bir anda beni orada görmekten rahatsız oldun, yüzün kızardı. Zaten küçük bir kız çocuğu gibi çok sık kızarırsın. Zayıflamış gördüm seni, belki de bana öyle geldi. O günden sonra kendimi kaybettim. İşte her şey böyle gelişti. Bütün kadınlar benim gözümde dişilik değerlerini kaybettiler. Bir daha onları hiç fark etmedim. Yaşamım boyunca hiç aldatmadığım ve beni terk edip gitsen bile aldatmayacağım tek kadın sensin. Allah kahretsin, oluyor işte böyle şeyler! Sen genç bir kadın, ben yaşlı bir adam. Biliyor musun canımın içi, yaşam bazen yol açıyor böyle şeylere…”
Kaç kere kaybettin beni Nâzım, kaç kere buldun? Daha kaç kere de kaybedip bulacaksın…

Ne kadar seviyordum seni, ne kadar! Her gece yemin ediyor, ertesi gün sana ‘hayır’ demek için söz veriyordum kendi kendime. Ertesi gün olduğunda da, çalışma saatlerinin bitiminde işten çıkıp köşeyi dönüyor ve gözyaşlarıyla atılıyordum boynuna. Her zaman vaktimiz kısıtlıydı. Bu az zamanı değerlendirmeyi öğreniyorduk! Çoğunlukla beni arabayla eve götürüyordun. Yolda mağazaya uğrayıp alışveriş yapıyordum. Artık, evde beni bekleyen bir kızım olduğu bilinciyle ev işleriyle ilgilenmemi saygıyla karşılıyordun. Kaç kere bahçe çitinin ardında durup avluda dadısıyla oynayan Anyuta’yı izlediğini görmüştüm.
Kimi zaman fazladan bir yarım saatimiz olduğunda bizim kafeye giderdik. Tüm yaratıcılığımızı yalnız kalabilmek için kullanıyorduk.

Bahtiyar Ol Nazım – Vera Tulyakova Hikmet

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Erdal Öz’ün Behçet Necatigil söyleşisi: Doğa, insandan uzaksa temizdir…

Arapların bir atasözü vardır: “El cahilûn cesurûn.” Yani cahil kişi cesur olur. Biz de sanırım yeni şiiri bütün derinliğiyle anlayamıyoruz...

Kapat