Eşi Vera Tulyakova, Nazım Hikmet ile tanışmasını anlatıyor

“Nâzım, yalnızca sen bana böylesine mutluluk verebiliyorsun.”

Seninle ayrıldığımıza inanamıyorum Nâzım. Ne kadar aceleci davrandın! Oysa, bunca insanın aç, barınaksız yaşadığı yeryüzünde, bu kadar umutsuz insan varken biz seninle mutluyduk Nâzım. Bu şaşırtıcı değil mi?

1955 yılının ayaza çekmiş Aralık ayında karşılaştık seninle. Sovyetler Birliği Devlet Sinema ve Senaryo Enstitüsü’nü yeni bitirmiş, Devlet Çizgi Film stüdyosunda redaktör olarak çalışmaya başlamıştım. Beni dönüşü olmayan kader yolculuğuma çıkartan tekerlekler, ilk kez orada döndü.

Sen ise Nâzım, artık birkaç yıldır Moskova’da yaşıyordun ve akıl almaz derecede ünlüydün. Adın gazete sayfalarından hiç inmiyor, şehrimizin sokaklarını donatan tiyatro afişlerinde hep senin ismin oluyordu. Şiir seçkilerin sürekli olarak kitapçı raflarında yerini alıyordu. Sık sık radyo ve televizyon programlarına konuk oluyordun. Efsane adamdın. Ama Moskova’ya geldiğinden beri seni hiç düşünmemiştim. O zamanlar, Kremlin’de üst düzeyde çalışanlar gibi uzaktın bana. Bu şan ve şöhretle yüceltilmiş insanlar, sokaklarda dolaşmazlardı, yaşamları bizden soyutlanmış sürerdi ve iç karartıcı bir gizemle doluydu. Tüm bunlar, seni ilk gördüğüm gün belleğime daha bir derinliğine kazındı.

Stüdyoda ilk görevim bir Arnavut halk masalından film yapmaktı. Çizgi filmin şimdi hatırlamadığım politik önemi olan bir güne yetiştirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle, iki ayağımız bir pabuçta çalışıyorduk. Her şey iyi gidiyordu. Bulduğum olağanüstü masala hoş bir senaryo yazmıştık. Ancak, işin asıl yüklenicileri, ressamlar işin içine girince felaket başladı. Stüdyoda hiç kimsenin Arnavutluk hakkında en ufak bir fikri olmadığı anlaşıldı. Hiçbirimiz Arnavutluk’u görmemiştik. Ne ulusal giysilerini, evlerinin, eşyalarının neye benzediğini biliyorduk ne de ulusal yaşamının özgün atmosferini ekrana nasıl yansıtacağımız hakkında bir öneride bulunabiliyorduk. Çalışmalarımız tıkanmıştı. Filmin imgesel içeriğini anlayıp anahtar bilgiler verecek bir danışmana ihtiyacımız vardı. Ne yapacağımızı şaşırmıştık. Proje çıkmaza girmiş, yöneticilerimiz kızmaya başlamıştı. Benimle beraber tüm iş arkadaşlarım danışman arayışını sürdürüyordu. Sonunda, umutsuzluğa düştüğümüz bir anda yönetmenlerimizden biri adeta sayıklar gibi Nâzım Hikmet’i aramamızı önerdi. Dediğine göre, Türkler üç yüz yıl Arnavutluk’ta hüküm sürmüşlerdi ve Nâzım Hikmet onlar hakkında her şeyi biliyor olmalıydı.

Şefim filozofça bir edayla: “Neden olmasın ki?” diye akıl yürüttü, “Vera, Nâzım Hikmet ya sizi kuş uçmaz kervan geçmez bir yere gönderecek ya da yardım edecektir. Ancak, telefonunu nasıl bulursunuz bilmem, herhalde gizlidir…”
Gün ortasıydı. Yazarlar Birliği’ne telefon ettim ve hiçbir güçlükle karşılaşmadan telefon numaralarını aldım. Biri Moskova’daki diğeri ise Peredelkino’daki kır evinin numaralarıydı bunlar.
Anımsar mısın Nâzım? Yıllar sonra seninle Gürcistan’da tatildeyken al yanaklı bir kadın plajda yanımıza gelmişti: “Vera, Nâzım’ın telefonunu size ben vermiştim,” demişti gülerek. “Sesinizden tanıdım…”
Telefon numaranı kaydettiğim anda nedense içim bir tuhaf oldu ve giderek artan bir endişeyle etrafımdakilerden benim yerime seni aramalarını rica etmeye başladım. Nâzım Hikmet’i herkesten çok görmeyi arzu eden filmimizin yönetmeni Valentina Brumberg’di. Ufak tefek, yuvarlak hatlı, boya küpüne batmış, olduğu yerde duramayan ve kafasındaki koca topuzuyla, neşeli çizgi film kahramanlarından birini andıran bir kadındı. Sovyet dönemi öncesinde doğan Valentina, girişken kişiliğini korumuştu. Moskova’nın tüm ünlü artistleri, ressamları ve yazarlarıyla tanışıklığı vardı. Avucumda sıktığım kâğıtta Nâzım Hikmet’in telefonunun yazılı olduğunu öğrenir öğrenmez, tüm stüdyonun her köşesini bir koşu dolaşıp, sanki konu halledilmiş gibi, Nâzım Hikmet’in bizimle çalışacağını herkese duyurdu!

Bu müthiş haberi duyan stüdyo ahalisi işin aslını öğrenmek üzere senaryo bölümüne akın etti. Nâzım Hikmet’in adı etrafındaki gürültü büyüyordu. Herkes harekete geçmemi istemekteydi. Ben ise ağlamaklı bir halde, bu tip ilişkilerde uzman olan Valentina Brumberg’e telefon etmesi için yalvarıyordum. Fakat o “berrrbat” diksiyonunu öne sürerek beklenmedik bir şekilde ricalarımı kabul etmedi.

“Türrrk benim dediklerimden birrr şey annnlamaz ve telefonunnn alllmacını yerine bırakıverrirrr ve her şey başlamadan biterrr! Siz- gençsiniz! Türrrkler gençleri severler! Sizin melek gibi incecik sesinizi duyduğunda…” diye başlayan sözlerini usta bir pandomim sanatçısı gibi Moskovalılara özgü aksanını da sözcükleri çeke çeke söyleyerek sürdürdü: “Al-lo, Nâzım Hikmet’le mi görüşüyorum? Ben Verrra Tulyakov-a, redaktörüm… Ver-raa Tulyakova-a, rrredaktörr… dediğiniz anda o teslim olacaktır! Hiç şüphe yok buna. Her şey gün gibi ortada!”
Valentina Brumberg adeta benim bir karikatürümü çizmişti. Benzetmişti de. Herkes işin eğlencesindeydi.
İş arkadaşlarımdan Arkaşka Snesarev:
“Hangi akla hizmet bu işi yapmak istesin ki?” dedi. “Nâzım’ın nesine gerek?! Yapacak başka işi mi kalmadı? Dışişleri Bakanı Gromıka’ya telefon et daha iyi,” diye akıl verdi.
Kalabalıktan birisi ise: “Komünist yoldaş Hikmet’e halkının sömürgeci olduğunu anımsatmak hiç de etik değil,” uyarısında bulundu.

Sonunda şefim işe el attı. Etraftakileri itekleyerek mağrur bir tavırla elimdeki kâğıdı aldı ve kararlı bir şekilde numarayı çevirdi. Telefonun öteki ucundan yanıt aldığında, ahizeyi kızgın bir demir parçasıymış gibi bana doğru fırlattı. Herkes donup kalmıştı. Soyut bir siluet olarak Nâzım Hikmet imgesi belirdi.
“Al-lo,” diye fısıldadım. “Nâzım Hikmet’le mi görüşüyorum? Ben, hı-mm, Vera Tulyakova, re-dak-tör Vera… Tulyakova…”
İşte böyle Nâzım, ilk kez 8 yıl önce sana, Moskova’daki evine telefon ettim. Daha sonra seninle beraber yaşadığımız, şimdi de geceleri daktilonun tuşlarına vurduğum bu yere…
Sen benim ricamı dinleyip çok normal bir şekilde:
“Gelin, canım,” dedin.
Kulaklarına inanamayan ben: “Ne zaman?” diye sordum.
“Madem işiniz var, şimdi gelin.”
Dönüp şöyle bir arkama baktım. Sanki arkamda Gogol’ün “Müfettiş”inden bir sahne oynanıyordu. Sürekli yazarlarla çalıştığımız için, stüdyoda herkes en kötü yazara bile ulaşmanın ne kadar zor olduğunu biliyordu. Onlar randevu vermek için sürekli kendilerine yalvarıp yakarılmasını isterler, ancak uzun ricalardan sonra (senin nefret ettiğin söyleyişle) bizi “kabul” ederlerdi. Artık ünlü olmuş, zenginleşmiş adı klasiklerin arasında sayılan yazarlar için söyleyecek bir şey bile yok… Evet, doğrusunu söylemek gerekirse bizim stüdyo o zamanlar küçük bir yerdi. Ayrıca televizyonda çizgi filmler gönülsüzce gösteriliyor ve yazarlara çok küçük miktarlarda ödeme yapılıyordu. Buna rağmen, ellili yıllarda Nikolay Erdman, Mihail Volpin, Yuri Olyeşa, Mihail Svetlov, Aleksandr Galiş, Vladimir Suteyev gibi önemli isimler, bu işi sevdiklerinden gönülden çalışıyorlardı bizimle.

Nâzım Hikmet’e götüreceğimiz malzemeleri toplamaya başladık. Ressamlar eskizleri toparlarken, iş arkadaşlarımız birbirlerinin sözünü keserek Türkiye’deki politik yaşamdan, Amerikan yayılmacılığından, minarelerden bilgiler vermeye başladılar bize. Arkadi ise genel tedirginliği dile getirip Valentina Brumberg’e gözünü benden ayırmamasını ve hiçbir koşulda “parlak Türk’le” beni yalnız bırakmamasını tembihliyordu. Hiç sakinleşecek bir hali yoktu:
“Yarı ömrü boyunca adamı hapiste tuttular. Vahşi bir kaplan gibi bizim sarışını gördüğü gibi saldırıp paralayabilir. Türkler böyledir… Aslında etrafını ispiyoncularla kuşattıklarını da unutmamak gerek. Herhalde, koca bir ordu gibi çöreklenmişlerdir başına…”

Ben ve Valentina Brumberg evine vardık. Sen kapıyı ardına kadar açtığında yoğun bir kahve kokusu çarptı burnumuza. Bakışlarımı sana kaldırdığımda kızıl renkli kıvır kıvır bir yumak gördüm. Üstümüzü çıkarmamıza yardım ederken koyun postundan ağır paltomu az kalsın yere düşürüyordun. Yarı boş, geniş salona geçtik, sanki şakacıktan geçici olarak döşenmiş izlenimi veren rahat, tuhaf bir barınaktı… Odanın ortasındaki yazılı kâğıtlarla kaplı büyük yuvarlak masanın başında, asık suratlı kırk yaşlarında bir adam kendini kaptırmış çalışıyordu. Bizi kafasıyla öylesine selamladı. Bu tercümanın Ekber Babayev’di. Siyah takım elbiseli, siyah gömlekli ve kara kıvırcık saçlarıyla kederli bir hali vardı. Bu haliyle bir tabut ustasına ya da bizim çizgi filmlerimizin detektiflerine benziyordu. Ve Biz, Valentina ve ben, birbirimizle konuşmadan, bu kişinin Nâzım Hikmet’e tahsis edilmiş KGB ajanı olduğuna, hiç şüphe etmeden, karar verdik.
Şimdi ise bu ilk izlenimin çok, hem de çok yanlış olduğunu biliyorum…

Ekber Babayev ile aranızda olağanüstü mükemmel bir ilişki kurulmuştu. Huzur ve dostluk dolu. Birbirinizi görmeden bir gün bile geçirmeniz olanaklı değildi. Birbirinize “siz” diye hitap etmeniz, bence, ilişkinizin entelektüel boyutunun, inceliğin ve birbirinize gösterdiğiniz özenin bir göstergesiydi. Birbirinin tamamen zıddı karakterlerdeki insanların dostluklarını ilk bakışta kavramak zor olabiliyor. Ancak, ikinizin beraberliğini daha sık izledikçe bu mertlik ve zekâ dolu bağlılığınız daha anlaşılır oldu benim için. Bir yanda her an patlamaya hazır, duygularını kontrol edemeyen sen, barut gibi Nâzım; diğer yanda sakin karakteriyle asla telaşa kapılmayan en fırtınalı durumlarda bile eğlenceli yaklaşımıyla durumu sakinleştirebilen Ekber. Siz, ikiniz birbirinizi tamamlıyordunuz.

Kim bilir, belki de sana bakmaya çekindiğimden, daha çok Ekber’e bakıyordum. Sesin odada gümbürdüyor ve kafamı toplamama engel oluyordu. Şaşkınlıkla bu tuhaf adamın, söylediği her sözcük üzerinde beni düşünmeye zorladığını ve onları beynime kazıdığını fark ettim. Bundan böyle de hep böyle olacaktı.

Rusça sözcükleri zorlanmadan buluyor, ateşli tempoyla anlaşılır konuşuyor, ama hatalar yapıyordun. Çok belirgin Doğu aksanın vardı. Rusça grameri iyi bilmemene rağmen dilimizi içselleştirmiştin. İfade etmek istediklerini net bir şekilde dile getiriyor, oldukça akıcı konuşuyordun. Bu konuda özgün bir yeteneğin vardı, söylediklerin kolaylıkla akılda kalırdı. İşte bu nedenle de seninle söyleşme imkânı bulmuş pek çok kişi konuşmandaki ufak detayları bile hâlâ anımsar.
Telefonda senden istediğimiz şeyi tam olarak anlamadığın ortaya çıktı ve Arnavut kültürü konusunda bir Türk’e danışmak istememiz seni çok eğlendirdi, çok güldün. Ama bu yapacağımız filmi kendi çizgi filmleri olmayan Arnavut çocuklarına armağan edeceğimizi söylediğimizde ciddileştin ve yardım etmeyi kabul ettin.

Biz getirdiğimiz eskizleri, çizimleri yerde açarken gizleyemediğin bir ilgiyle etrafımızda dolanıyordun. Her şey hazır olup kâğıtlara doğru eğildiğinde biz olduğumuz gibi kaldık. Hiç hareket etmiyorduk. Dikkatle bakıyordun… Ve aniden öfkeyle:
“Sanatta natüralizmden nefret ediyorum,” dedin.
Donup kalmıştık. Valentina Brumberg, panik içinde konuşmanın yönünü kuramsal boyuta çevirmek istedi.
“Sevgili Nâzım, demek natüralizmi sevmiyorsunuz. Sizce ne demek natüralizm?”
Hiç duraksamadan yanıtladın:
“Şimdi içeri gömleksiz bir adam girerse bu realizm olur. Ama pantolonsuz bir adam gelirse bu natüralizmdir.”
Ve neyse ki güldün.
Ama senin herhangi bir konudaki görüşünü değiştirmek kolay değildi. Sıkıntılı bir şekilde son zamanlarda Merkez Komite’de ne bilge bir filozofa, ne Lunaçarski gibi bir aydına, ne de 20’li yıllarda Moskova’da öğrenimin sırasında derslerini dinlediği polemik ustalarına pek rastlamadığından bahsettin. Merkez Komite’den söz etmen üzerine Valentina merhamete gelmeni istedi ve bizimle politikadan konuşmamanı rica etti.
“Neden cancağızım?” diye sordun. Gerçekten şaşırmıştın. “Hapishanelerin kapıları açıldı.

Bahtiyar Ol Nazım
Vera Tulyakova Hikmet

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ancak değerli olduğunu düşündüğü şeyleri yapan biri mutludur – Fırat Devecioğlu

Kapat