“Müziksiz bir hayat başlı başına bir zahmet, bir yanılgıdır” Nietzsche – Stefan Zweig

0
216

Hafiflik Nietzsche’nin son aşkıdır, bütün şeylerin yüksek ölçütüdür. Hafifleten, sağaltan şey iyidir: Yemekte, zihinde, havada, güneşte, kırlarda, müzikte. Havada süzülmeyi sağlayan, hayatın karanlığını ve boğuculuğunu, hakikatin çirkinliğini unutturan şey tek başına mutluluk bahşetmeye yeter. “Yaşamın mümkün kılıcısı” olarak, “yaşamaya heveslendiren büyük şey” olarak sanata duyduğu bu son, bu geç dönem aşkının nedeni budur. Müzik, neşeli, rahatlatıcı, hafif bir müzik o andan itibaren, o ölümüne heyecanlı adamın en sevdiği dinlenme aracı olur.

Müziğe Kaçış

Neşe, ey altın şey, hadi gel!
Müzik en başından itibaren Nietzsche’nin içinde vardır, ama her zaman gizli kalmış, zihinsel bir gerekçeye yönelik daha güçlü bir irade tarafından hep bir kenara itilmiştir. Daha çocuk yaşlarındayken cesur doğaçlamalarıyla arkadaşlarını heyecanlandırır, gençlik güncelerinde kendine ait bestelere dair sayısız not vardır. Ama bir üniversite öğrencisi olarak filolojiye ve daha sonra da felsefeye yöneldikçe, tabiatının dışarı fışkırmaya hazır gizli gücünü de o oranda bastırır. Müzik bu genç filolog için her zaman hoş bir boş zaman uğraşıdır, ciddilikten uzaklaşıp dinlenmedir, tiyatro gibi, okumak, ata binmek ya da eskrim gibi bir hobi, zihinsel bir uyuşmadır. Bu özenli yönlendirme, bu bilinçli kapatma sayesinde ilk yıllarda eserlerine tek bir aşılayıcı damla bile sızmaz: Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu’nu yazışında olduğu gibi, müzik sadece bir obje, zihinsel bir tema olarak kalır, ama hiçbir müzikal duygu salınımı diline, metnine, düşünce tarzına biçimleyici bir şekilde geçmez. Nietzsche’nin gençlik şiiri bile her türlü müzikaliteden yoksundur; hatta –daha şaşırtıcı olanı– beste denemeleri bile Bülow’un uzman görüşüne göre, sırf tematik, şekilsiz içerikli, tipik karşı-müzik gibidir. Müzik onun için şahsi bir eğilimdi ve uzun süre de öyle olmaya devam etti; genç akademisyenin sorumsuzluğun bütün keyfiyle, amatörce uğraşmanın saf neşesiyle yaptığı, ama her zaman “ödev” olmanın ötesinde ve dışında yürüttüğü bir uğraş olarak kaldı.

Müziğin Nietzsche’nin içsel dünyasındaki uyanışı, tıpkı filolojik kabuğun, akademik nesnelliğin hayatı pahasına gevşemesinden, bütün evrenin volkanik patlamalarla sarsılması ve dağılmasından sonra gerçekleşir. O zaman kanallar patlar ve ansızın taşarlar. Zira müzik her zaman en şiddetli şekilde, allak bullak olmuş, zayıf düşmüş, aşırı gerilmiş, herhangi bir tutkudan dolayı tepeden tırnağa yırtılıp açılmış insanların içine dolar; Tolstoy bunu doğru anlamış, Goethe trajik bir biçimde hissetmiştir. O bile, müziğe karşı dikkatli, korkulu bir temkinle yaklaşan o bile (bütün şeytani şeylere karşı olduğu gibi: Her dönüşümde o iblisi tanır), o bile müziğe her zaman gevşek (ya da kendi ifadesiyle “yayılmış”) anlarda, bütün varlığı allak bullak olduğu için, zayıf, savunmasız olduğu zamanlarda yenilmiştir. Ne zaman bir duygunun (son seferinde Ulrike’de) tutsağı olsa ve kendine hâkimiyetini yitirse, bu duygu en sağlam barajı bile aşar, haraç olarak onu gözyaşı dökmeye zorlar ve müzik, şiirleştirilmiş olan, o en harika müzik, gönülsüz şükran duygularını ister. Müzik –kim yaşamamıştır ki bunu?– aşılayıcı bir şekilde bir duygunun içine girebilmek için her zaman bir savunmasızlığa, açıklığa, mutlu bir özlem anlamında bir dişiliğe ihtiyaç duyar: Nietzsche’yi de böyle bir anda, Güney’in onu yumuşattığı, yaşama isteğini en hırslı, en arzulu duyduğu anda yakalar. Tuhaf bir sembolik anlam içeren bir anda, tam da hayatının umursamazlık halinden, epik uzmanlaşma halinden ani bir arınmayla trajik hale döndüğü anda gelir; Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu’nu gösterdiğini düşünüyordu, ama tam tersini yaşadı: Tragedyanın ruhundan müziğin doğuşunu. Yeni duyguların gücü artık ifadesini ölçülü konuşmada bulmuyordu; daha güçlü bir öge, daha yüksek bir büyü talep ediyordu: “Şarkı söylemek zorunda kalacaksın, ah zavallı ruhum.”

Tam da varlığının bu en alt katmanındaki şeytani kaynak, bunca zaman filoloji, bilim adamlığı ve kayıtsızlık tarafından bastırıldığı için birden öyle bir basınç gücüyle fışkırır ki, akıcı dalgaları en uzak sinir uçlarına, üslubunun en son tonlamalarına kadar ulaşır. Adeta yeni bir canlılığın içeri sızmasından sonra dil, o ana kadar sadece betimlemeyi amaçlayan dil, birden müzik olarak nefes almaya başlar: Konferans tonundaki andante maestoso, eski yazılarındaki o ağır konuşma tarzı şimdi müziğin bütün dönüşlerine, sapmalarına, “sürekli değişimlerine” ve bütün hareketliliğine sahiptir. Bir virtüözün bütün ince ustalıkları parıldamaktadır artık onda; aforizmaların küçük sivri staccatiler (vuruşlar), şarkılardaki lirik sordinolar (ses kırıcılar), alaylardaki pizzicatiler, şiir, deyiş ve düzyazının cesur sözcük ulamaları ve uyumlaştırmaları vardır içinde. Noktalamalar, satır araları, düşünce çizgileri (tireler), vurgulamalar bile kesinlikle müzikal bir icranın etkisine sahiptir; Alman dilinde hiçbir zaman böylesine enstrümanlaşmış bir nesir duygusu oluşmamıştır; sanki kâh büyük, kâh küçük bir orkestra için yazılmışlardır. Onlarda daha önce ulaşılmamış çoksesliliği bütün ayrıntılarıyla hissedebilmek, bir dil sanatçısı için, adeta bir müzisyenin usta işi bir partisyonu çalışırken hissettiği şehveti hissetmek demektir: Aşırı seviyeye yükseltilmiş ahenksizliklerin arkasında ne kadar gizli, örtülü bir ahenk, ilk bakışta sarhoş bir yığın içinde ne berrak bir biçim ruhu vardır! Çünkü müzikaliteden titreyen şey sadece dilin sinir uçları değildir: Eserlerin kendisi de senfonik olarak duyumsanır, onlar artık zihinsel olarak planlanmış, soğuk düşünce yapılarından değil, tersine doğrudan müzikal esinden doğarlar. Zerdüşt hakkında kendisi de onun “Dokuzuncu Senfoni’nin ilk cümlesinin ruhuyla” yazıldığını söyler ve Ecce Homo’nun dilsel olarak benzersiz, hakikaten tanrısal girişi, bu anıtsal cümleler gelecekteki muazzam bir katedral için yazılmış org prelüdü değil midir? “Gece Şarkısı”, “Gondol Şarkısı” gibi şiirler sonsuz bir yalnızlıktan gelen derin insan sesleri değil midir? Esrime ne zaman böylesine dansvari, ne zaman böylesine kahramansı olmuştur, ne zaman onun son zafer çığlıklarındaki kadar, Dionysos Dithyrambosları’ndaki kadar Yunan müziği olmuştur? Yukarıdan Güney’in bütün berraklığıyla aydınlatılmış, aşağıdan çağlayan bir müzikle harmanlanmış olarak dil, burada gerçekten de asla dinmeyen bir dalgaya dönüşür ve bu deniz benzeri muazzam unsurun içinde Nietzsche’nin ruhu o son çöküşün girdabına dek döner durur.

Müzik böyle fırtınalı ve şiddetli bir şekilde içine hücum edince Nietzsche, o şeytani bilge, tehlikeyi derhal fark eder: Bu fırtınanın onu kendinden yukarılara savurabileceğini hisseder. Goethe kendi tehlikelerinden kaçınırken –Nietzsche “Goethe’nin müziğe karşı temkinli yaklaşımı,” diye yazmıştı bir keresinde– Nietzsche onu boynuzlarından yakalar; değerini dönüştürmek, yönünü değiştirmek onun savunma tarzıdır. Böylece (tıpkı hastalığına yaptığı gibi) zehri ilaca dönüştürür. Müzik onun için şimdi filoloji yıllarındakinden farklı olmak zorundadır: O zaman sinirlerin yüksek gerilimini, duyguların kabarışını (Wagner!) talep ediyordu, oysa şimdi sarhoş edici, keyif verici bir unsur olarak, o rahat, akademik varlığının karşı ağırlığını teşkil etmek zorundaydı, ağırbaşlılığın karşısında bir heyecan unsuru olmak zorundaydı. Ama şimdi, düşüncesinin kendisi zaten bir aşırılık ve esrik duygu israfı olduğu için, müziğe bir rahatlama olarak, bir tür ruhsal mırıltı, içsel bir durulma olarak ihtiyaç duyar. Artık ona bir sarhoşluk vermemeli (zaten bütün zihinsel şeyler onunun için melodik bir sarhoşluktur), tersine Hölderlin’in o harika sözüyle, “kutsal sükûneti” sağlamalıdır: “Dinlenme olarak müzik, keyif verici bir madde olarak değil.” O artık, düşüncelerinin sürek avından yorgun argın, ölümcül yaralı olarak döndüğünde kaçıp içine sığınabileceği bir müzik ister; bir barınak, bir banyo, serinleten ve arıtan kristal bir sel, –musica divina– yukarıdan gelen bir müzik, bastırılmış, bunalmış, sıkkın bir ruhtan değil, berrak bir gökyüzünden gelen bir müzik ister. Onu tekrar kendi içine geri gönderecek değil, ona kendini unutturacak bir müzik, bütün duygusal krizlerde ve felaketlerde bir “evet diyen, yapıcı” bir müzik, bir Güney müziği, armonileri su berraklığında, mutlak sadelikte ve saf, “ıslıkla çalınabilecek” bir müzik. Kaosun değil (bu onun içinde yanmaktadır zaten), yaratılışın yedinci gününün, her şeyin dinlendiği ve sadece göklerin Tanrı’yı neşeyle övdükleri günün müziği, bir dinlenme olarak müzik: “Şimdi, limanda olduğuma göre: Müzik, müzik!”

Hafiflik Nietzsche’nin son aşkıdır, bütün şeylerin yüksek ölçütüdür. Hafifleten, sağaltan şey iyidir: Yemekte, zihinde, havada, güneşte, kırlarda, müzikte. Havada süzülmeyi sağlayan, hayatın karanlığını ve boğuculuğunu, hakikatin çirkinliğini unutturan şey tek başına mutluluk bahşetmeye yeter. “Yaşamın mümkün kılıcısı” olarak, “yaşamaya heveslendiren büyük şey” olarak sanata duyduğu bu son, bu geç dönem aşkının nedeni budur. Müzik, neşeli, rahatlatıcı, hafif bir müzik o andan itibaren, o ölümüne heyecanlı adamın en sevdiği dinlenme aracı olur. Kanlı yeniden doğum sancıları sırasında ağrı dindirici olarak artık onsuz yapamaz. “Müziksiz bir hayat başlı başına bir zahmet, bir yanılgıdır.” Hiçbir ateşli hasta, alev alev yanan kurumuş dudaklarıyla suyu onun son krizleri sırasında müziğin gümüşi içkisini istediği kadar vahşice isteyemez: “Acaba başka herhangi bir insan müziğe böylesine susamış mıdır?” Bu onun en son kurtuluşudur, kendisinden kurtuluşudur: Uyuşturucularla ve uyarıcılarla onun billur saflığını bulanıklaştıran Wagner’e duyduğu cehennemi nefretin nedeni budur, “müziğin kaderinden açık bir yara gibi” acı çekmesinin nedeni budur. Bütün tanrılar fırlatıp atmıştır o yalnız adamı, ama o bunu, ruhunu tazeleyen ve ebediyen gençleştiren bu iksiri, bu ölümsüzlük yemeğini elinden almalarına izin vermek istemez. “Sanattan, sanattan başka hiçbir şey – elimizde sanat varken hakikat karşısında asla yıkılmayız.” Boğulan birinin güçlü pençeleriyle tutunur ona, hayatın ağırlığa yenilmeyen o biricik gücüne sımsıkı tutunur ki, o da onu tutsun ve o kutsal cevherinin içine taşısın.

Ve müzik, o yalvar yakar çağrılan müzik iyilikle ona doğru eğilir ve düşmekte olan bedenini kucaklar. O ateşler içindeki adamı herkes terk etmiştir; dostlar çoktan gitmiş, düşünceler sürekli uzaklarda, gözü pek maceralar içindedirler: Sadece müzik sonuna, yedinci yalnızlığına kadar ona eşlik eder. O neye dokunursa müzik de dokunur; o nerede konuşursa müzik de berrak sessiyle tınlar orada: Büyük bir güçle aşağı çekilen adamı her defasında büyük bir güçle yukarı çeker. Onun nihai olarak düşüncede sönen ruhunun başında nöbet tutar; bir gün artık zihni tümüyle kararmış olan Nietzsche’nin odasına giren Overbeck onu piyanonun başında bulur, titreyen elleriyle hâlâ yüksek armoniler peşindedir; o rahatsız adam evine götürürlerken bütün yol boyunca sarsıcı melodilerle Gondol Şarkısı şiirini söyler. Zihnin karanlıklarına kadar eşlik eder ona müzik, bir yandan da ölüm ve yaşam o şeytani varlıklarıyla ona hükmetmektedir.

Stefan Zweig
Kendileriyle Savaşanlar

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz