Hastalığın Mazereti: “Beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir” – Stefan Zweig

0
192

 “Ben sadece beden ve zihin değilim ki, bilakis bir üçüncüsüyüm. Tamamen ve her şeyimle acı çekiyorum.”

Acı çeken bedenin çığlıkları sayılamayacak kadar çoktur. Bedensel sıkıntıların sayısı yüzleri bulur ve bütün bunların altında şu korkunç çizgi vardır: “Hayatımın her döneminde muazzam bir acı hep benimleydi.” Gerçekten de bu hastalık deryasında şeytani işkence hiç eksik olmaz: Baş ağrıları, o serseme çevirdiği insanı günlerce kanepeye ve yatağa bağlayan, bayıltacak denli şiddetli ve zonklamalı baş ağrıları, kan kusturan mide ağrıları, migren ağrıları, yüksek ateş, iştahsızlık, yorgunluk, hemoroit, bağırsak düğümlenmeleri, titreme nöbetleri, gece terlemeleri, kısacası korkunç bir kısırdöngü. Ayrıca “dörtte üç oranında körlük”, en ufak bir zorlamada hemen şişen ve yaşarmaya başlayan, o zihin işçisine “günde yarım saat ışığa ancak izin veren” gözler. Ama Nietzsche hayatın bu şartlarını küçümser ve günde on saat masanın başında çalışır ve aşırı ısınan beyin bu aşırılığı şiddetli baş ağrılarıyla, sinir taşkınlıklarıyla cezalandırır, çünkü akşam vücudu yorgun düştüğünde hemen yatışmaz, hayallerle, düşüncelerle içini kemirmeye devam eder, ta ki uyku ilaçlarıyla zorla uyuşturulana dek. Ama giderek daha fazla miktarda ilaca ihtiyaç duyar Nietzsche (iki ayda elli gram Chloral-Hydrat kullanır bu bir avuç uykuyu satın almak için), ardından mide direnişe geçer, bu yüksek bedeli ödemek istemez ve isyan başlatır. Derken devreye –circulus vitiosus (kısır döngü)– kasılmalı kusmalar girer, yeni ilaç gerektiren yeni baş ağrıları, uyarılmış organların acımasız, doyumsuz, tutkulu oyunu böylece sürer gider; acının dikenli topunu karşılıklı olarak birbirlerine fırlatır dururlar. Bu iniş çıkışlar asla dur durak bilmez, yüzeysel de olsa hiçbir zaman bir parça huzur yoktur; rahat ve kendini unutarak geçirebildiği bir ay hiç olmaz: Yirmi yıllık zaman diliminde herhangi bir satırından inlemelerin yükselmediği mektupların sayısı bir düzineyi bulmaz. Aşırı uyanık, aşırı narin ve çoktan iltihaplanmış sinirlerin sürekli batmalarından yükselen çığlıklar giderek daha şiddetli, daha öfkeli hale gelir. “İşin kolayına kaçsana: Ölsene!” diye seslenir kendine ya da yazar: “Bir tabanca fikri şimdi hoş düşüncelere kaynak oldu.” yahut “Korkunç ve neredeyse hiç ara vermeyen işkencesi beni ölüme susatıyor ve bazı belirtilere göre beni kurtaracak olan beyin felci yakındır.” Çoktandır acısını anlatmaya yetecek denli yüksek ifadeler bulamamaktadır artık, feryatları artık neredeyse monotonlaşmış, sürekli bir tekrar haline gelmiştir; o korkunç çığlıkların artık insani bir yanı kalmamıştır, hayatı “köpek kulübesinden” insanlara doğru keskin çığlıklar atmaktan ibaret hale gelmiştir. Sonra birden –insan böyle büyük bir çelişkiden ürküyor– Ecce Homo’da bütün bu feryatları yalan olarak cezalandırıyormuş gibi görünen o güçlü, gururlu, taş gibi itiraf alevlenir: “Özetin özeti, son on beş yıldır sağlıklıyım.”

O halde hangisi geçerli? Binlerce çığlık mı, yoksa o muazzam söz mü? Her ikisi de! Nietzsche’nin vücudu güçlü ve dirençliydi, gövdesi sağlam yapılıydı, öyle ki en ağır yükleri bile taşıyabilirdi; onun kökleri Alman, sağlıklı papazlar soyunun derinliklerine kadar uzanıyordu. Genel olarak bakıldığında “özetin özeti”, aygıt olarak, organizma olarak, maddi, etsel temel olarak Nietzsche gerçekten sağlıklıydı. Sadece sinirleri algılarının hücumuna karşı dirençsizdi ve bu yüzden sürekli olarak huzursuzlanıp başkaldırıyorlardı (ama bu, efendileri olan zihnin egemenliğini asla sarsmaya yetmeyen bir başkaldırıydı): Nietzsche bir keresinde acılarından söz ederken, bu yarı tehlikeli yarı güvenli durum için anlamlı bir ifade bulmuştu: “Kısa namlulu silahla ateş.” Çünkü bu savaşta hiçbir zaman içsel gücünün duvarı gerçek anlamda yıkılmaz: Brobdignac ülkesindeki Gulliver gibi yaşamaktadır, pigmevari yaratıklar bedenini sürekli çimdikler durur. Sinirleri sürekli alarmdadır, kendisi ise aralıksız gözetleme ve uyanıklık halindedir; oysa kendini korumak için mütemadiyen dikkat kesilmek acı verici ve yıpratıcıdır. Ama gerçek bir hastalık hiçbir bölgede duvarı aşmayı, onu ele geçirmeyi başaramaz (belki sadece, yirmi yıl boyunca zihnin iç kalesinin altına delik açan ve sonra birdenbire onu havaya uçuran o tek hastalık dışında demek daha doğrudur): Nietzsche gibi anıtsal bir zihin kısa namlulu bir silaha boyun eğecek değildir, böyle bir beynin granitini ancak bir patlama parçalayabilir. Böylece korkunç bir acı çekme yeteneğinin karşısına korkunç bir acı gücü dikilir, motor sistemin, fazla hassas bir sinir sisteminin karşısına fazla güçlü bir gayret dikilir. Çünkü midenin her siniri, tıpkı kalbin ve beynin sinirleri gibi, Nietzsche’de son derece hassas, en şaşmaz manometre olarak ortaya çıkar; en küçük değişikliğe ve gerilime karşı muazzam tepkisini acı vererek ortaya koyar. Hiçbir şey bedenin (ve zihnin) bilinçdışında kalmaz. En küçük bir ateş yükselmesi, başkalarında sessiz geçerken onda ani bir silkinişle mesajını verir ve bu “çılgın duyarlılık” onun doğal, güçlü canlılığını binlerce batıcı, kesici, tehlikeli kıymığa dönüştürür. En ufak bir harekette, hayatının her ani adımında, bu açık ve titreyen sinirlerden birine her dokunuşunda yükselen o dehşet verici çığlıklar bu yüzdendir.

Nietzsche’nin sinirlerindeki en hafif titreşimlere bile, başkalarında algı eşiğinin çok altında kalan nüanslara bile belirgin ağrılarla karşılık veren bu meşum, neredeyse şeytani hassaslık, onun acılarının tek kökü ve aynı zamanda dâhice değer biçme yeteneğinin çekirdek hücresidir. Kanını psikolojik tepkiye sıçratan şeyin onda maddi bir şey olması gerekmiyor, gerçek bir algı olması gerekmiyor, sadece havanın meteorolojik doğasındaki anlık değişimler bile sonu gelmez sıkıntılara neden olabilmektedir. Belki de hiçbir zaman bir düşünce adamı atmosfere karşı bu kadar hassas olmamıştır, meteorolojik süreçlerdeki her türlü gerilimi ve dalgalanmayı bu derece hissetmemiştir, dolayısıyla tam bir manometre, baştan aşağı bir cıva ve duyarlılık olmamıştır: Onun nabzıyla hava basıncı arasında, onun sinirleriyle havadaki nem oranı arasında gizli bir elektrik kontağı var gibidir. Sinirleri yüksekliğin her bir metresini, havadaki basıncın her artışını derhal ağrı olarak organlara iletir; organlar da doğadaki her değişime isyankâr bir başkaldırıyla tepki verirler. Yağmur, kapalı bir gökyüzü onun canlılığını söndüren şeylerdir (“kapalı havalar beni derinden çökertiyor”). Alçak bulutların yükünü adeta bağırsaklarında hisseder, yağmur “güçsüz düşürür”, nem yere serer, kuru hava canlandırır, güneş rahatlatır, kış bir tür tetanoz kasılması ve ölümdür. Nisan havası gibi değişken sinirlerinin titrek barometre iğnesi hiçbir zaman sakin durmaz: En çok da Engadin’in bulutsuz doğasında, rüzgârsız yaylalarında hareket eder. Dışarıdaki havanın her türlü basıncını, her türlü ağırlığını hisseden iltihaplı organlar, aynı zamanda zihnin iç havasındaki her türlü ağırlığı, bulanıklığı ve fırtınalı kopuşları da hisseder. Çünkü ne zaman bir düşünce çaksa, bu bir şimşek gibi sinirlerin gergin kaslarında da çakar: Düşünce eylemi Nietzsche’de öylesine esrik bir kendinden geçirme gücüyle gerçekleşir ki, öylesine elektrikli bir sarsıntı yaratır ki, her seferinde bedeninde bir fırtına etkisi meydana getirir ve her “duygu patlaması bir anda kan dolaşımını değiştirmeye yeter”. Beden ve zihin, bu bütün düşünürlerin en canlısında atmosferik olaylarla öyle derin bir ilişki içindedir ki, içten gelen tepkilerle dıştan gelenleri bir ve aynı şey olarak hisseder: “Ben sadece beden ve zihin değilim ki, bilakis bir üçüncüsüyüm. Tamamen ve her şeyimle acı çekiyorum.”

Her türlü uyarıyı ayırt etmedeki bu doğal yetenek, her etkiyi coşkuyla karşılama gücü, hayatının kuluçkaya yatmış hareketsiz havası yüzünden, Nietzsche’nin onlarca yıl süren göçebeliği nedeniyle şiddetli bir şekilde yoldan çıkmıştır. Yılın üç yüz altmış beş günü yanına kendi bedeninden başka hiçbir beden, ne kadın ne de arkadaş yaklaşmadığı için, günün yirmi dört saati kendi kanından başka hiç kimse onunla konuşmadığı için, sinirleriyle de adeta kesintisiz bir diyalog içindedir. O korkunç sessizlikte algılarının pusulasını daima elinde tutar ve bütün yalnız yaşayanlar, dışlanmışlar, müzmin bekârlar ve tuhaf insanlar gibi vücudundaki en küçük fonksiyon değişikliklerini bile evhamla izler. Diğer insanlar kendilerini unuturlar, çünkü sohbetler ve işler, oyunlar ve ilgisizlik akıllarını başka yöne çeker, çünkü şarap ve umursamazlık yüzünden zihinleri körelir. Ama Nietzsche gibi biri, böyle dâhi bir teşhisçi, psikolog olarak kendi acılarından ayrıca meraklı bir zevk almanın, kendini “kendi deney hayvanı” olarak kullanmanın cazibesinden bir türlü kurtulamaz. Sivri bir cımbızla mütemadiyen –doktor ve hasta aynı bedende– sinirlerinin acı duyan kısmını açığa çıkarır ve böylelikle bütün sinirli ve hayal gücü yüksek varlıklar gibi zaten aşırı güçlü duyarlılıkları daha da yukarı seviyelere taşır. Doktorlara güvenmeyerek kendi kendisinin doktoru olur ve hayatı boyunca kendini “doktor muayenesinden” geçirir. Akla gelebilecek bütün araçları ve kürleri, elektrikli masajları, diyet programlarını, içecek kürlerini, kaplıca kürlerini dener, heyecanlarını kâh bromla bastırır, kâh başka karışımlarla yeniden canlandırır. Meteorolojik hassaslığı onu devamlı olarak özel bir atmosfer, sadece onun için yaratılmış bir yer, “ruhunun iklimi” arayışına sürükler. Kah rüzgârsız bir göl havası uğruna Lugano’dadır, kâh Pfäfers ve Sorrent’te, sonra tekrar Ragaz kaplıcalarının ağrılarına iyi geleceğini, St. Moriz’teki şifalı yerlerin, Baden-Baden’deki ya da Marienbad’daki kaplıcaların onu dertlerinden kurtaracağını düşünür. Bütün bahar ayları boyunca “bol ozonlu havası” yüzünden kendi varlığına çok yakın hissettiği Engadin’de kalır, ardından tekrar bir güney şehrine gitmek durumundadır, “kuru” havası yüzünden Nizza uygundur, sonra tekrar Venedik ya da Cenevre. Bir ormanlara koşar, bir denizlere, bir göllere yönelir, bir “yemekleri iyi ve hafif” olan neşeli küçük şehirlere. Bu fugitivus errans’ın [başıboş dolaşan kaçağın] sırf sinirlerinin yanmasını ve kasılmasını, organlarının ebedi uyanıklığını sona erdirecek o masalsı yeri bulmak için ne kadar kilometre kat ettiğini ancak Tanrı bilir. Yavaş yavaş o acı deneyimlerinden bir tür kendi sağlık coğrafyasını damıtır, nihayet kendi bedeni üzerinde hâkimiyet kurabilmek, ruhunu huzura kavuşturabilmek için Alaeddin’in yüzüğü [sihirli lambası] gibi aradığı bu yer uğruna kalın jeoloji kitaplarını inceler. Bu yüzden hiçbir yolculuk fazla uzun gelmez ona: Barcelona planları arasındadır, Meksika’nın, Arjantin’in, hatta Japonya’nın yüksek dağları bile düşünülür. Coğrafi durum, iklimsel beslenme koşulları ve yemekler özel hayatında ikinci bir bilim haline gelir. Gittiği her yerde hava sıcaklığını, basıncı not eder, hidroskop ve hidrostat ile milimetre başına düşen yağış miktarını ve nem oranını ölçer, öyle ki cıvalı termometreler, barometreler vücudunun bir parçası haline gelir. Diyet konusunda da aynı derecede katıdır. Orada da kocaman bir liste, tıbbi bir dikkat edilecekler cetveli vardır: Ona iyi gelmesi için çayın belli bir markadan ve belli bir koyulukta olması şarttır; et yemekleri tehlikelidir, sebzelerin belli bir tarzda hazırlanması gerekir: Zamanla bu tıp ve teşhis uğraşı hastalıklı, yansıtmacı bir karakter kazanır, gergin, gerilimli bir kendini dinleme haline dönüşür. Hiçbir şey Nietzsche’nin acılarını kendi üzerinde yaptığı bu deneyler kadar şiddetlendirmemiştir: Her zaman olduğu gibi diğerlerinden iki kat daha fazla acı çeker bu psikolog, çünkü acılarını iki kere hissetmektedir: Birincisi gerçekte, ikincisi de kendini dinlerken.

Ama Nietzsche şiddetli dönüşler konusunda bir dehadır; tehlikelerden dâhiyane bir şekilde uzak durmayı bilen Goethe’nin tersine, onun muazzam ve çılgınca bir tarzı vardır; onların doğrudan üzerine gider ve boğayı boynuzlarından tutar. Psikoloji, zihin –az önce anlatmaya çalıştığım gibi– o aşırı hassas insanı acının derinliklerine, çaresizliğin uçurumlarına kadar kovalar: Ama onu tekrar oradan çekip çıkaran ve sağlığa kavuşturan da yine o psikoloji ve o zihindir. Nietzsche’nin hastalığı gibi sağlığına kavuşması da kendini dâhiyane bir şekilde tanıması sayesinde olur. Psikoloji büyüleyici bir ustalıkla kullanılıp bir terapiye dönüştürülür onda, “değersiz olandan değerli olanı yaratmakla” övünen o “simya sanatının” benzersiz bir örneği verilir. On yıllık acının sonunda “canlılığın en derin noktasına” ulaşmıştır, sinirleri yüzünden paramparça olduğu, yıprandığı düşünülür, umutsuz bir depresyon içinde kötümser bir kendini kurban ediş yüzünden perişan olduğu sanılır. O anda Nietzsche’nin zihinsel tutumunda, o şimşek gibi aniden çakan, gerçek anlamda yaratıcı “dönüşlerden” biri, onun zihinsel tarihini böylesine dramatik ve heyecan verici hale getiren o kendini tanıma ve kendini kurtarmalardan biri gerçekleşir. Aşağıda ona mezar kazan hastalığı bir hamlede tutup yukarı çeker ve onu kalbine bastırır: Tümüyle esrarengiz (zamanı belirlenemeyen) bir andır bu, eserinin tam orta yerinde, Nietzsche’nin hastalığını “keşfettiği”, hâlâ ama hâlâ hayatta olmasına hayret ettiği sırada, en derin depresyon dönemlerinde, hayatının en acılı anlarında verimliliğinin azalmak yerine arttığını, bu acıların, bu yoksunlukların onun için “esasa”, hayatının o kutsal, onun için tek kutsal esasına dahil olduğunu içten bir inançla ilan ettiği o şaşkınlık sırasında gerçekleşir. Ve zihnin artık bedene acımamaya, acısını paylaşmamaya başladığı andan itibaren ilk kez hayatını yeni bir perspektiften, hastalığını daha derin bir anlam penceresinden görür. Kollarını açarak onu gerekli bir şey olarak bilinçli bir şekilde kaderine dahil eder ve fanatik bir “hayat savunucusu” olarak varoluşundaki her şeyi sevdiği için, acısına da Zerdüşt gibi kahramanca Evet der, “Bir kere daha! Ebediyen bir daha!” diye bağırır. Sadece bir tanımadan ibaret olan şey bilgiye, bilgi şükrana dönüşür. Çünkü bakışı bir acıdan çekip alan ve hayatını kendi benliğine giden bir yol olarak değerlendiren bu yüce gösteriden, dünyadaki hiçbir gücüne hastalığına olduğundan daha fazla bağlı ve borçlu olmadığını, tam da o en acımasız işkencecisine, sahip olduğu en değerli şeyi, özgürlüğü borçlu olduğunu (aşırılığın büyüsünden duyduğu abartılı bir sevinçle) keşfeder: Dışsal varoluşun özgürlüğü, zihnin özgürlüğü. Zira ne zaman dinlenmek, tembelleşmek, gevşemek, yüzeyselleşmek istese, ne zaman bir an önce işinde, mesleğinde ve zihinsel biçiminde kalıcı olmak istese hastalık onu şiddetle dürterek uyandırır. Askerlikten muaf olmasını ve bilime geri dönebilmesini hastalığa borçludur, bu bilimde ve filolojide bir yerde takılıp kalmamasını hastalığa borçludur; hastalık onu Basel Üniversitesi’nden “emekliliğe” sevk etmiş, böylece de dünyaya açılmasını, kendi içine geri dönmesini sağlamıştır. Nietzsche, “kendime yaptığım en büyük iyilik” dediği “kitaptan kurtulmayı” hasta gözlerine borçludur. Çevresini kaplamak isteyen her türlü kabuktan, sımsıkı sarmak isteyen her türlü bağdan onu sıyırıp alan (acılı ama yararlı) yine hastalığı olmuştur. “Hastalık beni aynı zamanda kendisinden de kurtardı.” diye itiraf eder kendisi de; hastalık onun içindeki insanın doğumuna ebelik etmiştir, aynı zamanda da hem bakıcısı hem besleyicisi olmuştur. Hayatın bir alışkanlık değil, bir yenilenme haline gelmesini hastalığa borçludur, ama şu keşfi de ona borçludur: “Hayatı adeta yeni keşfediyorum, tabii kendimi de.”

Çünkü –acılarına olan şükranını, kutsal ağrıya olan büyük övgüsünde böyle haykırır acı çeken adam– sadece acı bilge yapar insanı. Sadece miras olarak alınan ve asla bozulmayan hayvani sağlık bilinçsizdir, o her şeyden habersiz memnun olmak demektir. O hiçbir şey istemez, hiçbir şey sormaz, bu yüzden sağlıklı kişilerde psikoloji yoktur. Bütün bilgi acıdan doğar, “acı her zaman nedenleri araştırma, haz ise olduğu yerde kalma ve geriye bakmama eğilimindedir”. “Ağrıda giderek ustalaşır” insan. Acı, sürekli eşeleyen, didikleyen acı, ruhun topraklarını altüst eder, yeni zihinsel meyveler için onu gevşeten ve havalandıran şey işte tam da bu sabanvari, acılı içsel deşmedir. “Ancak büyük bir acı zihnin nihai kurtarıcısı olabilir, bizi en son derinliğimize inmeye sadece o zorlar.” ve onun tam da öldürücü boyutlara ulaştığı kişi gururla şunu söyleyebilir: “Hayata dair çok şey biliyorum, çünkü sık sık onu kaybetmeye çok yaklaştım.”

O halde kurnazlık yoluyla bir reddetme, üstünü örtme, bedensel durumunu idealleştirilme yoluyla aşmaz Nietzsche bütün acılarını, bilakis doğasının öz gücüyle, bilgiyle o büyük değer bulucu kendi hastalığının değerini keşfeder. Tersyüz olmuş bir şehittir, önce ona işkence eden inanca değil, tersine önce acıya, işkenceye sahiptir ve oradan kendi inancını şekillendirir. Ama onun bilge kimyası sadece hastalığının değerini keşfetmekle kalmaz, karşı kutbunu da keşfeder: Sağlığın değerini; ancak ikisi bir arada hayatın gerçek duygusunu verebilirler, acının ebedi gerilim durumu ve insanın sonsuzluğa doğru acele ettiği bir sarhoşluk hali. Her ikisi de gereklidir: Hastalık bir araç olarak, sağlık bir amaç olarak; hastalık bir yol olarak, sağlık bir hedef olarak. Çünkü Nietzsche anlamında acı çekmek sadece hastalığın karanlık sahili demektir, diğer sahil ise anlatılmaz bir ışık içinde parlamaktadır, o iyileşmektir ve ancak hastalığın sahilinden ulaşılabilir ona. Ama iyileşmek, sağlıklı olmak normal hayat durumundan daha fazla bir anlam ifade eder, sadece bir dönüşüm değil, bilakis çok daha fazlasıdır, bir yükselmedir aynı zamanda, yücelme ve gelişmedir: Hastalıktan “derisi soyulmuş, hassaslaşmış, sevinç duygusu gelişmiş, iyi şeylerin tadını daha iyi alır hale gelmiş olarak, daha eğlenceli bir algıyla ve sevinçte ikinci bir masumiyetle” çıkar; çocuklaşmıştır aynı zamanda ve daha önce olduğundan yüz kat daha incelikli hale gelmiştir. Hastalıktan sonra gelen bu ikinci sağlık, bu körlemesine kabullenilmeyip özlenerek kavuşulmuş şey, zorla elde edilmiş, yüzlerce inlemeyle, çığlıkla ve çaresizlikle satın alınmış şey, bu “ele geçirilmiş, bedeli ödenmiş” sağlık, her daim sağlıklı olanın körü körüne rahatlığından bin kat daha canlıdır. Ve böyle bir iyileşmenin titreyen tatlılığını, iç gıcıklayıcı sarhoşluğunu bir kere tadan biri onu tekrar tekrar yaşamak için yanıp tutuşacaktır: Sırf bu “iyileşmenin büyüleyici duygusunu”, kendisi için alkol ve nikotinin sıradan uyarıcılığından bin kat daha etkili olan bu değerli sarhoşluğu bir kere daha yaşamak için, yakıcı acıların bu sülfürlü ateş seline tekrar tekrar, seve seve atlayacaktır. Ama Nietzsche acılarının anlamını ve iyileşmenin büyük şehvetini keşfeder etmez onu bir vahye dönüştürmek, dünyanın anlamı haline getirmek ister. Bütün şeytani insanlar gibi o da kendi sarhoşluğuna yenilir ve artık acı ve haz değişimin bu pırıltılı oyununa doymak bilmez; en son, en mutlu, en berrak, en güçlü iyileşmenin daha yüksek bölgelerine sıçrayabilmek için acının daha derin bölgelerine inmek ister. Bu pırıltılı ve özlenen sarhoşluk içinde kendi çılgınca iyileşme iradesini iyileşmenin kendisiyle, yüksek ateşini canlılıkla, batış sersemliğini kazanılmış güçle karıştırır. Sağlık! Sağlık! Bir bayrak gibi başının üzerinde sallar durur bu sözcüğü bu kendinden sarhoş adam: Dünyanın anlamı budur ona göre, hayatın amacı, her şeyin ölçüsü, tek başına bütün değerlerin tartısıdır bu ve kendisi onlarca yıl karanlıkta acıdan acıya el yordamıyla ilerledikten sonra artık canlılığın, vahşi ve iktidar sarhoşu gücün övgüsüne geçmiştir. Alev alev renkleriyle iradenin o muazzam bayrağını şimdi güç için, yaşama iradesi için, sertlik için, vahşet için açmakta ve bir esrime içinde onu yaklaşmakta olan bir insanlığın önünde taşımaktadır; oysa bayrağı bu kadar yüksekte tutması için kendisini heveslendiren gücün, aynı zamanda onun için ölümcül olacak okun yayını germekte olduğundan habersizdir.

Çünkü Nietzsche’nin taşarak dithyrambos seviyesine yükselmeye cesaret bulan bu son iyileşmesi, bir kendi kendine telkindir, “yaratılmış” bir sağlıktır. Özellikle de gücünün sarhoşluğu içinde ellerini sevinçle gökyüzüne kaldırırken, Ecce Homo’da o büyük sağlığına dair sözleri yazarken ve hiçbir zaman hasta olmadığına, hiçbir zaman düşkün olmadığına yemin ederken, aslında kanında şimşek çakmaya başlamıştır. İçinde methiyeler düzen, zafer şarkıları söyleyen şey hayat değil, tersine ölümün kendisidir; bilge zihin değil, kurbanını ele geçirmiş olan şeytandır. Işık sandığı, gücünün yüksek parlaklığı sandığı şey içinde hastalığının ölümcül sıçramasını gizlemektedir ve son saatlerinde kapıldığı o harika rahatlık duygusunu bugün herhangi bir doktorun klinik bakışı bir esenlik duygusu, nihai çöküşten önceki tipik bir rahatlama hali olarak niteleyecektir. Artık başka yerlerden, öteki dünyalardan gelen gümüş renkli şeytani bir ışık onun için parlamaya, son saatlerini tümüyle aydınlatmaya başlamıştır: Ama o sarhoş bilge, artık bunun farkında değildir. O sadece güçlü bir ışığın, yeryüzünün bütün iyiliğinin kendini sardığını hissetmektedir: Düşünceler kor gibi parlamaktadır ona, dili konuşmasının bütün gözeneklerinden fışkırmakta, müzik ruhuna dolup taşmaktadır. Nereye baksa huzurun kendisine el ettiğini görür; sokaktaki insanlar ona gülümsemektedir, her mektup tanrısal içerikli bir mesajdır ve mutluluktan serseme dönmüş bir halde yazdığı son yazısında arkadaşı Peter Gast’a seslenir: “Kendime yeni bir şarkı söylüyorum: Dünya aydınlanmış ve bütün gökler sevinç içinde.” İşte tam da bu aydınlanmış gökyüzünden düşen yakıcı bir ışık ona isabet eder; acı ve mutluluk biricik, bölünmez bir an içinde birbirlerinde erirler. Duygunun her iki ucu şahlanmış göğsünü aynı anda deşmeye başlar ve patlayan şakaklarından akan kan, yaşam ve ölümü birleştirip tek bir kıyamet müziğine dönüştürür.

Stefan Zweig
Kendileriyle Savaşanlar

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz