Kendileriyle Savaşanlar: İnsan sadece kendi toplumumda mutlu olabilir!

Hepsinde de sıcak ve soğuğun o tuhaf karışımı vardır, çok az ile çok fazlanın, şehvetle utangaçlığın, taşkınlıkla durağanlığın, o fırdöndülükle kararlılığın, şimşek çakacak kadar yüklenen sinirlerin karşımı. Hepsi de kendini sevmek isteyeni bile tedirgin eder, hepsinin gözlerinde en saf insanları bile ürküten yabancı, tehlikeli bir ateş yanıp söner: Bu yüzden onların kahramanlıkları hiçbir zaman popüler değildir, Alman halkı için hiçbir zaman anlaşılır olmamışlardır, hiçbir zaman okul kitaplarına uygun kahraman olarak görülmemişlerdir.

Dünya ve Varlık: Romantikler “mucizevi” olanı bir ibadet olarak ararlar

Ben sadece kendi toplumumda mutlu olabilirim, çünkü ancak orada tümüyle gerçek olabilirim.*

Kleist gerçekliği pek bilmezdi, ama hakikilik hakkında sonsuz bilgisi vardı. Kendi çağına ve çevresine yabancı, hatta düşman olarak yaşadı; o diğer insanların ılımanlığını ve inceliğini ne kadar anlamadıysa, onlar da onun kendi başına buyruk yaradılışını, fanatik abartıcılığını o kadar anlayamadı. Onun psikolojisi genel tipolojiye karşı, bütün ortalama yaratıklara karşı savunmasız, hatta belki gözsüzdü: Görme duyusu ancak duygularını şiddetle büyüttüğü, insanları devasa boyutlara çıkardığı zaman ortaya çıkıyordu. Sadece tutkularla, sadece içsel ölçüsüzlükle bağlanabiliyordu dünyaya, sadece insanların doğasının şeytani, uçurumlu, şaşırtıcı oldukları noktada son buluyordu yalıtılmışlığı: Bazı hayvanlar gibi gözleri ışıkta iyi görmüyordu, sadece duygunun alacakaranlığı, kalbin gecesi ve karanlığı içindeyken seçebiliyordu nesneleri. Onun dünyası gerçekte sadece insan doğasının en alt katmanına, kor halinde akan lav katmanına akrabaymış gibi görünür. Sadece orada, o püskürme halinde, temel duyguların kaosu içinde rahattır onun tutkulu görme duyusu: Hayatın üst katmanı, gündelik varoluşun sert, soğuk kabuğu, varlığın yüzeysel biçimi onu bir an bile ilgilendirmez, oraya dönüp bakmaz. Soğukkanlı gözlemler yapmak, sürekli olarak gerçekçi deneyler yapmak için fazla sabırsızdır; aşırı sıcaklık sayesinde olayların büyümesini hızlandırıp onları vahşi bir iklime sürükler: Sadece kor gibi yanan tutkulu insan onun problemi olabilir. Sonuçta o hiçbir insanı anlatmamıştır, bilakis içindeki şeytan onlarda bütün dünyeviliklerin altındaki kardeşini fark etmiştir, karakterlerin şeytaniliğini, doğanın şeytaniliğini görmüştür.

Bu yüzden onun bütün kahramanları böylesine dengesizdir: Varlıklarının bir yanıyla gündelik hayatın alanından çıkmışlardır, her biri kendi tutkusunun abartıcısıdır. Onun aşırı hayal gücünün bütün o dizginsiz çocukları, Goethe’nin Penthesilea hakkında dediği gibi, “tuhaf bir cinsiyete” sahiptirler ve (hepsi de kendinde onun varlık özelliğini taşırlar) hoşgörüsüzlüğü, sertliği, dik başlılığı, atılganlığı, yıkıcılığı, sarsılmazlığı taşırlar: Onlardaki Kabil belirtileri yıkmak ya da yıkılmak zorunda oldukları daha ilk bakışta fark edilir. Hepsinde de sıcak ve soğuğun o tuhaf karışımı vardır, çok az ile çok fazlanın, şehvetle utangaçlığın, taşkınlıkla durağanlığın, o fırdöndülükle kararlılığın, şimşek çakacak kadar yüklenen sinirlerin karşımı. Hepsi de kendini sevmek isteyeni bile tedirgin eder (Kleist’ın kendi arkadaşlarını tedirgin etmesi gibi), hepsinin gözlerinde en saf insanları bile ürküten yabancı, tehlikeli bir ateş yanıp söner: Bu yüzden onların kahramanlıkları hiçbir zaman popüler değildir, Alman halkı için hiçbir zaman anlaşılır olmamışlardır, hiçbir zaman okul kitaplarına uygun kahraman olarak görülmemişlerdir. Banalliğe, sıradanlığa yuvarlanmak, Gretchen ve Luise gibi halk kahramanlığına düşmek için sadece bir adıma ihtiyacı olan Käthchen bile ruhunda hasta bir unsur barındırır, ortak duyguyu anlamayan ölçüsüzce bir kendini adama barındırır; yine ulusal kahraman Hermann gibi anavatanın önemli bir figürü olabilmek için bir parça fazla politiktir, ikiyüzlü bir becerikliliği ve sahte hünerleri vardır. Her banalliğin, her idealliğin kanına daha en başından onları halka yabancılaştıran tehlikeli bir şey damlamıştır: Prusyalı subay Homburg’a (müthiş gerçek, ama şöhret halesinin hoşlanmadığı) bir ölüm korkusu, Yunanlı Penthesilea’ya bir Bacchus hırsı, Wetter vom Strahl’a bir kamçılama, Thusnelda’ya bir parça aptallık ve gündelikçi kadın kibri. Hepsini de yapaylıktan, Schiller tarzı olmaktan, basmakalıplıktan varlıklarındaki herhangi bir temel insani unsur sayesinde kurtarmıştır Kleist; bu unsur dramatik kıvrımların arasından çırılçıplak, utanmasızca çıplak bir şekilde çıkar. Hepsinin ruhsal çehresinde tuhaf, beklenmedik, ahenksiz, tipik olmayan bir şey vardır, her biri (sadece teatral amaçlarla oraya konan Kunigunde ve askerler dışında) fizyonomilerinde tıpkı Shakespeare’de olduğu gibi keskin bir hat taşırlar; Kleist bir oyun yazarı olarak antiteatral olduğu gibi, bir karakter yaratıcısı olarak da bilinçsizce antiidealisttir. Çünkü ideal olan her şey ya bilinçli bir rötuşla ya da fazla yüzeysel, fazla dar bir görüşle ortaya çıkar. Ama Kleist her zaman berrak görüşlüdür ve hiçbir şeyden küçük duygudan ettiği kadar nefret etmez. O banalden çok zevksizdir, tatlımsı olmaktan çok köhnemiş ve abartıcıdır. Onun için, o keskin, dikkatli, gerçek acıyı bilen adam için değersiz bir ögedir ve dolayısıyla bilinçli olarak karşı-duygusaldır ve banal romantizmin başladığı o anlarda, özellikle de aşk sahnelerinde karakterlerinin ağızlarını iffetle kapatır ve sadece yüzlerinin kızarmasına, heyecan içinde kekelemelerine, iç çekmelerine ya da son olarak susmalarına izin verir. Kahramanlarına adileşmeyi yasaklar: Bu yüzden onlar –dürüst olalım– Alman halkı ve diğer bütün halklar için sadece edebi kişilik olarak tanıdık gelirler ve hiçbir zaman sahneden inip, sözel ya da görsel olarak hayatın içine karışmazlar. Sadece hayali bir Alman ulusu anlamında ulusal olabilirler, aynı şekilde sadece, Goethe’nin Kleist hakkında söylediği o “hayali tiyatronun” figürleri olarak teatral olabilirler. Onlar uyum sağlamazlar, hepsi de yaratıcılarının dik başlılığına ve hoşgörüsüzlüğüne sahiptir ve bu yüzden hepsi de biraz yalnızdır. Onun oyunları edebiyatın atalarına ve torunlarına ne önden, ne de arkadan bağlıdır, üslupları ne miras kalmıştır, ne de miras bırakılmıştır. Kleist istisnai bir durumdur ve onun dünyası da istisnai bir durum olarak kalır.

İstisnai bir durum: Çünkü o ne 1790-1807 dönemine aittir, ne de Brandenburg ya da Almanya’nın hudutlarıyla sınırlıdır; ne zihinsel olarak klasizmin soluğuyla havalandırılmış, ne romantizmin Katolik karanlığıyla karartılmıştır. Kleist’ın dünyası da kendisi gibi zamansız ve benzersizdir, gün ışığına ve berrak görüntülere sırtını dönmüş bir Satürn bölgesidir. İnsanlar gibi doğa da, dünya da ancak en son sınırlarında ilgilendirir Kleist’ı, şeytani olduğu, doğasal olanın büyüsel olana, doğal olanın tuhaf olana, dünyanın ilksel dünyaya göz kırptığı, kendi üstüne çıkıp duyulmamış ve ihtimal dışı olana vardığı, hatta neredeyse şunu demek istiyorum, ölçüsüz olduğu, yük haline geldiği ve normları terk ettiği noktada ilgilendirir. Tıpkı insanlıkta olduğu gibi olaylarda da onu sadece anormal olan meşgul eder, kuraldan sapmalar (Markiz O., Locarno Dilencisi, Şili’de Deprem), yani her zaman Tanrı’nın çektiği çizgilerin dışına çıkıyormuş gibi görünenler. Schubert’in Doğanın Karanlık Tarafı eserini heyecanla okuması boşuna değildir; somnambulizmin, yani uyurgezerliğin, belirsizliğin, hayvani çekiciliğin alacakaranlık fenomenleri, onun şimdi –insani tutkular yeterli gelmemiştir– yarattıklarını daha fazla bunaltsın diye evrenin gizil güçlerine seslenen abartıcı hayal gücünün tam da aradığı malzemelerdir: Olaylar karmaşasını duygular karmaşasına çevirmek! Tuhaf olanın içinde Kleist kendini her zaman evinde hisseder: Orada bir yerlerde gölgede ve yarıkta, sürekli olarak büyülü bir şekilde onu kendine çeken şeytanı hisseder; oradaki komşusu, onu iğrendiren ve ürküten o alışılmış sıradanlık değildir ve ebedi ölçüsüz biri olarak doğanın gizemi içine daldıkça dalar. Dünyasal varlıkta da duyguda olduğu gibi en aşırısını arar.

Aşikâr olandan bu sapma dolayısıyla Kleist ilk bakışta çağdaşlarına, yani romantiklere akraba görünür, ama o şairlerle arasında o kısmen bilinçli, kısmen nahif bir batıl inançlılık ve masalcılık, onun fantastik olana ve anlaşılmaz olana duyduğu zorunlu sevginin bütün bir duygu uçurumu vardır: Romantikler “mucizevi” olanı bir ibadet olarak ararlar, Kleist ise “tuhaf” olanı doğanın bir hastalığı olarak arar. Bir Novalis inanmak ve bu inancın içinde sefa sürmek ister, bir Eichendorff ve bir Tieck hayatın sertliğini ve akıldışılığını oyunda ve müzikte eritmek ister; ama Kleist, o hırslı insan, şeylerin arkasındaki sırrı yakalamak ve onu aşırılığa sürükleyerek ele geçirmek ister; araştıran, soğukkanlı ve tutkulu, inatla sondajlar yapan bakışını mucizevi olanın en son karanlığına kadar götürür. Olay ne kadar tuhafsa onu anlatmak için o kadar nesnel bir istek duyar, hatta kavranılamaz olanı nesnel ilişkiler içinde görünür kılmak için adeta varını yoğunu ortaya koyar ve böylece tutkulu zekâsı sert bir vida gibi diş diş, doğanın büyüsel yanıyla insanın şeytani yanının gizemli bir düğün yaptıkları en alt bölgeye doğru ilerler. Burada Dostoyevski’ye hiçbir Alman’ın yaklaşamadığı kadar yaklaşır: Kleist’ın kahramanları da sinirlerin bütün hastalıkları ve aşırı güçleriyle yüklüdürler ve bu sinirler yine dünya doğasının şeytani yanına acılı bir şekilde çengellenmişlerdir. Onun gibi bu da sadece hakiki olmakla kalmaz, bilakis yüceltme yoluyla hakikat üstü olur, bu yüzdendir onun ruhsal dünyası üzerindeki o hem şeffaf, hem de boğucu atmosferin rüzgârlı bir gökyüzü gibi yükselmesi, akıl soğukluğunun yerini aniden hayal gücünün sıcaklığına bırakması ve birden tutkunun öfkeli rüzgârlarıyla yırtılıp açılması bu yüzdendir. Kuşkusuz Kleist’ın dünyası muazzamdır ve asıl olana derin bir bakıştır, başka hiçbir Alman şairinde olmadığı kadar yoğundur, ama taşıması zordur; hiçbir insan onun içinde uzun süre kalamaz (kendisi bile on yıldan fazla kalamamıştır), çünkü sinirleri aşırı derece gerer, ani sıcak ve soğuk değişimleriyle ruhu sürekli olarak zorlar ve huzur vermez. Bütün bir ömür boyu sürmeyecek kadar güçlüdür, atmosferik olarak boğucu ve gebe bir havayla fazla yüklüdür, gökyüzü ruhun üzerinde fazla ağır bir yüktür, çok fazla sıcaklık ve çok az güneş vardır, fazla dar bir mekânda ışığın fazla keskin bir aydınlığı vardır. Sanatçı olarak da vatansızdır o ebedi bölünmüş insan, sürülmüşlüğün yuvarlanan tekerleği altında sert bir toprak yoktur. Bir orada, bir buradadır ve hiçbir yerde evinde değildir: Mucizevi olanın içinde yaşar ona inanmaksızın ve gerçekliği şekillendirir onu sevmeksizin.

Stefan Zweig
Kendileriyle Savaşanlar 

*Bir mektuptan

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Svagito R. Liebermeister: Yaşanılmamış acı, birini unutmamızın en büyük nedenidir

Kapat