“Susuyorsun ve sabrediyorsun, zira seni anlamıyorlar…” Diotima – Stefan Zweig

Kader en zayıfları alıp dışarı atar.
Madame de Stäel günlüğüne şöyle yazar: “Frankfurt güzel bir şehir; burada yemekler gerçekten iyi, herkes Fransızca konuşuyor ve adı da Gontard.” Başarısız şair bu Gontard ailelerinden birinin yanında sekiz yaşındaki bir oğlanın özel öğretmeni olarak çalışmaktadır: Waltershausen’de olduğu gibi burada da kolay alev alan hayalperest ruhuna başta her şey “çok iyi ve şartlara göre ender insanlar” olarak görünür, kendini rahat hisseder, içindeki temel itici güç şiddetinden çok şey yitirmiş olsa da. “Zaten kurumuş bir çiçek sapı gibiyim,” diye yazar Neuffer’e ağıtsal bir edayla, “bir zamanlar toprağı ve saksısıyla sokağa düşmüş ve filizlerini kaybetmiş ve kökleri zedelenmiş ve ancak bin bir zahmetle taze toprağa dikilmiş ve özel bir bakımla kuruyup gitmekten zar zor kurtulabilmiş biriyim.” Kendisi de bu “yıkılabilirliğin” çok iyi farkındadır; onun en derin benliği sadece ideal havada, şiirsel havada nefes alabilir, hayali bir Yunanistan’da. Şu ya da bu gerçeklik değil, o ya da bu ev değil, ne Waltershausen, ne Frankfurt, ne de Hauptwyl ona özel bir sertlik göstermiştir: Onun açısından trajik olmaları için onların yalnızca gerçeklik alanı olmaları yeterlidir. “The world is too brutal for me” [Dünya benim için fazla sert] der kardeşi Keats bir keresinde. Bu narin ruhlar şiirsel bir varoluş dışında hiçbir şeyi kaldıramazlar.

Böylece şiir duygusu kaçınılmaz olarak o civardaki tek kişiye yönelir, bütün yakınlığına rağmen o “öteki dünyanın” ideal bir elçisi olarak algılayabildiği tek kişiye, o çocuğun annesi Susanne Gontard’a, Diotima’sına yönelir. Gerçekten de o mermer heykelden günümüze kalan büstünde de görüldüğü gibi, duru Yunan çizgileri bu Alman çehreden parlar ve ilk andan itibaren Hölderlin onu böyle görür. “Bir Yunan kadını, öyle değil mi?” diye heyecanla fısıldar bir gün eve gelen Hegel’e: Ona göre bu kadın kendine ait, dünya dışı bir âlemden gelmektedir ve tıpkı kendisi gibi yabancıdır burada, sert insanların arasında acılı bir vatan özlemi içindedir.

Susuyorsun ve sabrediyorsun, zira seni anlamıyorlar,
Ey asil varlık! Toprağa bakıyorsun ve susuyorsun
O güzel günde, zira ah! Beyhude
Arıyorsun sana yakın olanları gün ışığında…
Büyük narin ruhların hiç bulunmadığı yerde.

Velinimetinin karısını bir elçi, bir kız kardeş, kendi dünyasından yolunu şaşırıp buraya düşmüş biri olarak görür Hölderlin, bu kutsal hayalperest: Bu derin akrabalık duygusuna hiçbir dünyevi sahip olma duygusu karışmaz. (Hölderlin’de her duygu durdurulamaz bir şekilde “yukarıya”, zihinsel bölgelere doğru süzülür.) Başka dünyalarda olduğunu sezdiği ya da aradığı hayalin parlak yansımasıyla yeryüzünde ilk defa karşılaşır. Ve Goethe’nin Charlotte von Stein’a yazdığı dizelere tuhaf bir benzerlikle şunu yazar:

Ah, sen yaşanmış zamanlarda
Kız kardeşimdin benim ya da karım,
diye selamlar Ditoima’yı uzun zamandır sezilen biri olarak, büyülü ezeli varoluşun kız kardeşi olarak:
Diotima! Asil varlık,
Kız kardeş, kutsal akrabam!
Sana elimi vermeden önce,
Çok uzaktan tanıdım seni.

O sarhoş coşkusu ilk kez burada, parçalanmış, çürümüş dünyada bağlı insanı, “bir ve her şey” olanı görür; “Sevimlilik ve yücelik ve huzur ve hayat ve ruh ve can ve beden birdir, kutsal bir birliktir bu varlıkta”, ilk kez olarak Hölderlin’in mektubundan mutluluk sözcüğü fışkırır, hem de sonsuz bir ruhsal şiddetle. “Hâlâ ilk anki kadar mutluyum. Bu ruh ve düzenden yoksun, bu yoksul yüzyılda yolunu kaybetmiş olan bir varlıkla kurulan ebedi, mutlu, kutsal bir dostluk. Artık güzellik duygumu hiçbir şey bozamaz. O ebediyen bu Madonna başına yönelmiştir. Zihnim onun yanında bir öğrenci, huzursuz gönlüm sakinleşiyor, günden güne neşeleniyor onun kanaatkâr dinginliğinde.”

Hölderlin’in bu kadından öğrendiği o muazzam şiddet işte budur: Sakinleşme. Esrimenin ta kendisi olan Hölderlin’in bir kadından yanıp tutuşmayı öğrenmeye ihtiyacı yoktur; bu ebedi ateşli genç için mutluluk rahatlamadır, dinlenebilmenin sonsuz iyiliğidir. Ve bu da Diotima’nın ona lütfudur: Ölçülülük. O, Schiller’in, annesinin, hiç kimsenin yapamadığını yapar, “tedirginliğin gizemli ruhunu” ezgiyle dizginlemeyi başarır. Onun iyilikle açılan eli, koruyucu anne şefkati Hyperion’un dizelerinde de sezilir, onun bu şaşkın, bu fırtınalı delikanlıyı hayata kazandırmak için nasıl uğraştığı açıkça görülür, özellikle de “sürekli tavsiyeleri ve dostça uyarılarıyla beni düzgün ve mutlu bir varlık haline getirmeye çalıştığında, dağınık saçlarımı ve eskiyen elbisemi ve kemirilmiş tırnaklarımı işaret ettiğinde.” Sabırsız bir çocuk gibi sevgiyle korur onu, asıl kendi çocuklarını koruması gerekeni ve çevresini saran bu huzur, içini dolduran bu huzur Hölderlin için mutluluktur. “Daha önce nasıldım biliyorsun,” diye yazar sırlarını paylaştığı arkadaşına, “biliyorsun işte, inançsız yaşıyordum, kalbim nasıl yoksuldu biliyorsun ve nasıl sefildim bu yüzden; şimdi olduğum insan olabilir miydim, bir kartal gibi mutlu, eğer karşıma bu, bu eşsiz insan çıkmamış olsaydı?” O muazzam yalnızlığının çığlığı ahenkli bir sese dönüştüğü andan itibaren dünya daha temiz, daha kutsal görünür ona.

Kutsal olmadı mı kalbim, daha güzel hayatla dopdolu,
Sevdiğimden bu yana?
Hayatının bir anında hüzün bulutları çekilir Hölderlin’in alnından:
Ve dengeli
Bir süreliğine kader.
Tek bir kez, sadece bu kez hayatı uçucu bir an için şiirinin formuna ulaşır: Kutsal süzülme haline.
Ama içindeki şeytan uyanık kalır, o “korkunç tedirginlik”.
Huzurunun çiçeği
Narin, açmaz uzun süre.

Hölderlin, bir yerde durup dinlenmelerine izin verilmeyenlerdendir. Diotima’nın aynadaki kardeşi Hyperion hakkında dediği gibi, aşk bile onu “sadece yumuşatır, onu tekrar vahşileştirmek için” ve kendisi, bilgelerin bilgesi, bilmeden ama sezginin ruhuyla büyülü bir temas halinde, içinde büyüyen uğursuzluğun farkındadır. “Birbirlerini seven kuğular gibi huzur içinde” kalamayacaklarını bilir, üstünde kara bulutlar kümelenen gizli hoşnutsuzluğu kendini “Özür” şiirinde ele verir:

Kutsal varlık! Defalarca bozdum o altın
Tanrısal huzurunu senin ve sen daha gizli
Daha derin acılarından hayatın
Kimilerini öğrendin benden.

“Uçuruma duyulan o harika özlem”, kendi derinliğini arayan o gizemli çekim, fark edilmeden harekete geçer ve yavaş yavaş Hölderlin daha da bilinçdışı bir hoşnutsuzluğun hafif ateşine tutulur. Alıngan bakışlarının önünde akıp giden gündelik hayat giderek daha hızlı bir şekilde kararır ve toplanmış bulutlardan çakan şimşek gibi bir söz belirir mektuplardan birinde: “Aşk ve nefret parçaladı beni.” Hassas ruhu evde, etrafa “taze şarabın köylülere yaptığı gibi” bir etki yayan banal zenginliği kızgınlıkla hisseder, düşmanca duygusu kendi kendine hakaretler kurgular, ta ki (ileride sıkça olacağı gibi) tehlikeli bir şekilde patlayıncaya dek. O gün neler oldu? Kocanın, eşinin etrafındaki bu sanatsal kuşatmayı hoşgörüyle mi karşıladığı, yoksa kıskançlığa, hatta şiddete mi yöneldiği bir sır olarak kaldı. Açık olan şu ki, Hölderlin’in ruhu ağır şekilde yaralanmış, hatta parçalanmış olarak çıkar o günlerden: Dizeler sıkılmış dişlerinin arasından kan gibi fışkırır:

Eğer ölürsem utançtan, eğer ruhum intikamını almazsa
O küstahtan, ve inersem
Dehanın düşmanlarına yenilip, korkak mezarıma,
O zaman unut beni, ah o zaman kurtarma batmaktan
Sen de benim adımı ey iyi yürekli!

Ama o kendini korumaz, bir erkek gibi ortaya çıkmaz: Daha sonra kararlaştırılan günlerde Homburg’dan gelip, tekrar o sadık sevgiliye yakın olabilmek için suçüstü yakalanmış bir hırsız gibi evden kovulmaya razı olur. Bu karar anında Hölderlin’in tavrı çocuk gibi zayıf, hatta neredeyse kadınsıdır; kendinden koparılan kadına hülyalı mektuplar yazar, onu Hyperion’un muhteşem sevgilisi yapar ve yazılı kâğıtlar üzerinde tutkunun bütün abartılı biçimleriyle süsler, ama yaşayanı, ulaşılabilir olanı, sevgiliyi zor yoluyla kazanmaya dair hiçbir şey yapmaz. Schelling gibi, Schlegel gibi dedikodulara ve tehlikelere aldırmadan sevgilisini o nefret dolu yataktan, soğuk evlilik bağından çekip alarak kendi ateşli hayatına sokmaz: Kadere karşı ebediyen savunmasız kalan bu genç adam her zaman ona boyun eğer, her zaman güçlü olanın karşısında geri çekilir, ta en başından güçlü hayat karşısında yenik ilan eder kendini – “The world is too brutal for me” [Dünya benim için fazla sert]. Eğer bu tevazuunun arkasında büyük bir gurur ve dingin bir güç olmasaydı, bu savunmasızlığı korkaklık ve zayıflık olarak nitelemek gerekirdi. Zira bu kırılganların en kırılganı, içinde kırılmaz bir şeyin olduğunu hisseder, dokunulmaz, kirletilmez olarak kalan bir bölge, dünyanın bütün şiddetli müdahalelerine karşı korunaklıdır. “Özgürlük, kim anlıyor bu sözcüğü – derin bir sözcüktür bu. İçim öyle yaralandı, öyle görülmemiş bir şekilde örselendi ki, umudum yok, hedefim yok, şerefim kalmadı, ama içimde yine de bir güç var, bacaklarıma tatlı bir titreme yayan yenilmez bir güç, o kadar sık beliriyor ki içimde.” Hölderlin’in sırrı sadece bu sözde, sadece bu erdemdedir: Hayatının zayıf, kırılgan, nevrotik güçsüzlüğünün arkasında ruhun en büyük güvencesi hâkimdir, bir tanrının yenilmezliği. Bu yüzden bütün dünyevi şeyler en nihayetinde bu güçsüzün karşısında güçsüzdür, bu yüzden bütün yaşantılar, bahar ya da alacakaranlık bulutları gibi, ruhunun puslanmaz aynasından geçer. Hölderlin neyle karşılaşırsa karşılaşsın asla onun içine tam olarak sızamaz, Susanne Gontard bile ancak rüya gibi, bir Yunan madonnası olarak girer zihnine ve yine çabucak, hüzünle anımsadığı bir rüya gibi çıkar gider. Bir çocuk elinden koparılıp alınan bir mutluluğun arkasından, Hölderlin’in kaybettiği sevgilisi için yakındığından daha hırçın yakınır, daha sahiplenicidir: Ne kadar kolay, ne kadar teslimiyetçi, sanki ne kadar güçsüz ve acısızdır bu veda:

Gitmek istiyorum. Belki görürüm uzun süre sonra
Diotima’yı! Seni, günün birinde. Ama ölmüş olur
O zaman kan kaybından arzumuz ve huzurlu
Mutlu insanlar gibi, yabancı oluruz birbirimize.

En değerli olan bile ona bedenen yakınlaşmaz: Hölderlin her zaman deneyimin şiddetinden yoksundur, her zaman rüyalarda gezinir, dünya dışındadır ve hayalperesttir. Sahip olmak ve kaybetmek onun en derindeki hayatını etkilemez, işte bu yüzdendir dehanın yaralanmazlığı, en hassas insanda bile böyledir. Her şeyi kaybetmeyi bilen biri her şeyi kazanacaktır ve acılar onun ruhunda yaratıcı bir güce dönüşür; “ne kadar nedensizse insanın acısı, o kadar nedensizdir gücü de”. Tam da şimdi, “bütün ruhu hakarete uğradığı” anda bu hor görülen genç en yüksek gücünü açığa çıkarır, “şair cesaretini”, direncin bütün silahlarını gururla savuşturup korkusuzca kaderin eşiğinden adımını atan şairin cesaretini:

Bütün canlılar akraban değil mi senin,
Kader tanrıçası hizmetiyle beslemiyor mu seni?
Öyleyse, dolaş dur savunmasızca
Hayatın içinde ve korkma hiçbir şeyden!
Olan her şey, kutlu olsun sana.

İnsanlardan gelen hiçbir kötülük ve haksızlık Hölderlin’in içindeki insana bir şey yapamaz. Ama dehası, tanrıların ona kader olarak gönderdiği her şeyi alıp kalbine koyar.

Stefan Zweig
Kendileriyle Savaşanlar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
No Land ve “Pusulası Kaybolmuş” Albümü: Bize Her Yer Gurbet!

Kapat