Murray Bookchin: Eskimiş reçetelerle işe girişmek geleceğin geçmiş tarafından yıkılımıdır

Geçmişin ideolojik enkazlarını bir kenara bırakalım ve sorunun teorik kökenlerine gelelim. Çağımız için, Marx’ın devrimci düşünceye en büyük katkısı, onun toplumsal gelişme diyalektiğiydi.

Marx ilkel komünizmden özel mülkiyet aracılığıyla özgürleştirici bir teknolojiye dayanan komünal bir toplum olarak daha iyi bir yapıdaki komünizme seyreden hareketi açığa çıkardı. Marx’a göre bu harekette insan, doğanın insan üzerinde egemenliğinden insanın insan üzerindeki egemenliğine ve nihayetinde insanı doğa üzerindeki egemenliğine1 ve böylece toplumsal egemenliğe geçiş yaptı. Bu temel diyalektik dâhilinde Marx, insanın insan üzerindeki egemenliğinin son tarihsel “aşamasını” oluşturan bir sosyal sistemin, kapitalizmin kendi diyalektiğini inceledi. Burada, Marx çağdaş devrimci düşünceye sadece etkili katkılar yapmakla kalmıyor (özellikle meta ilişkisi üzerine yaptığı analiz), fakat aynı zamanda günümüzde çok sınırlı bir rol oynayan zaman ve mekânın da sınırlamasını ortaya koyuyor.

Bu sınırlamaların en ciddisi Marx’ın kapitalizmden sosyalizme geçişi ve sınıflı bir toplumdan sınıfsız bir topluma geçişi açıklamaya çalışmasıyla gün yüzüne çıkar. Şunun altını çizmek hayati derecede önemli: Bu açıklama aslında sınıflı bir toplumdan başka bir sınıflı topluma, bir mülkiyet sisteminden bir diğerine geçiş anlamına gelen, feodalizmden kapitalizme geçiş analojisi ile çözümlenmiştir. Buna göre, burjuvazi kent- kır ayrımının bir sonucu olarak (daha doğrusu esnaf-çiftçi ayrımı) feodalizmin içinde gelişmiştir, böylece modern proletarya da endüstriyel teknolojik gelişimin bir sonucu olarak kapitalizmin içinde gelişmiştir. Her iki sınıf da, bize söylenene göre, kendi toplumsal çıkarlarını barındırır -gerçekten de, devrimci toplumsal çıkarlar içinde doğmuş oldukları eski toplumun karşısına çıkarlar. Eğer burjuvazi feodal toplumu devirmeden çok öncesinde ekonomiyi ele aldıysa, o halde proletarya da kendi devrimci iktidarını fabrika sisteminden edinmiş olduğu “disiplinli, birleşik, örgütlü” güçle kazanır2. Her iki durumda da, üretim güçlerinin gelişimi toplumsal ilişkilerin geleneksel sistemiyle çelişkili hale gelir. “Kabuk çatlar.” Eski toplumun yerini yenisi alır. Karşılaştığımız hassas soru ise şu: Sınıflı toplumdan sınıfsız topluma geçişi, sınıflı bir toplumdan bir diğerine geçiş için kullandığımız diyalektikle açıklayabilir miyiz? Bu bir mantıksal soyutlama hokkabazlığını içeren bir problem değil, aksine çağımızın gayet gerçek ve somut bir sorunudur. Feodalizmin altında gelişen burjuvazi ile kapitalizmin altında gelişen proletarya arasında Marx’ın ya ön görmeyi başaramadığı ya da bir türlü yüzleşemediği ciddi farklılıklar vardır. Burjuvazi, devlet gücünü ele geçirmeden önce ekonomiyi kontrol ediyordu; politik egemenliğini ilan etmeden önce maddi, kültürel ve ideolojik alanda egemen sınıf olmuştu. Endüstriyel alandaki vazgeçilmez rolüne rağmen, endüstriyel işçi sınıfı nüfusun çoğunluğunu bile oluşturmuyor ve stratejik ekonomik pozisyonu diğer teknolojik gelişmeler tarafından yıpratılıyor3. Dolayısıyla, proletaryanın gücünü kullanıp toplumsal bir devrimi başarabilmesi için yüksek bir bilinç düzeyi elde etmesi gerekiyor. Şimdiye kadar, bu bilinç edinimi, fabrika ortamından edinilmiş çalışma etiği, hiyerarşik yönetim sistemi, liderlere itaatin ve son zamanlarda fazla ürün ve silah üretiminin en yerleşik alanlardan biri olan fabrika ortamınca engelleniyor. Fabrika işçinin sadece “disiplinli”, “birleşik” ve “örgütlü” olmasına değil, aynı zamanda onun baştan sona burjuva tarzda oluşturulmasına hizmet eder. Kapitalist üretim fabrikada her bir iş günüyle sadece kapitalizmle olan toplumsal ilişkileri yenilemekle kalmaz, aynı zamanda Marx’ın gözlemlediği gibi, kapitalizmin aklını, değerlerini ve ideolojisini de yeniler.

Marx bu gerçeğin yeterince farkına vardı ve proletaryayı devrimci bir hamleye itmek için sadece sömürü ve ücret-saat üzerindeki anlaşmazlıklardan daha etkili sebepler aramaya başladı. Kapitalist yığınla ilgili genel teorisinde, proletaryayı devrimci bir rol üstlenmeye itecek sert ve objektif kuralları betimlemeye çalıştı. Bu doğrultuda o ünlü yoksullaştırma teorisini geliştirdi: kapitalistler arasındaki rekabet, onları birbirlerinin fiyatlarını kırmaya mecbur bırakır ve bu da maaşların devamlı olarak azalmasına ve işçilerin sürekli fakirleşmesine yol açar. Proletarya başkaldırmak zorundadır çünkü sermayenin merkezileşme ve rekabet süreciyle “sefalet, zulüm, kölelik ve yozlaşma büyür4”.

Ancak kapitalizm Marx’tan bu yana olduğu yerde kalmadı. 19. Yüzyılın ortalarında yazan Marx’tan sermayenin merkezileşmesi ve teknolojinin gelişiminin tüm sonuçlarını anlaması beklenemez. Ondan kapitalizmin sadece merkantilizmden zamanının egemen endüstriyel biçimine -devlet destekli ticaret tekellerinden rekabetçi endüstriyel birimlere- dönüştüğünü öngörmesi beklenemez, bunun da ötesinde, sermayenin merkezileşmesiyle, kapitalizm gelişiminin daha yüksek bir aşamasında merkantilist kökenlerine döner ve devlet destekli tekelci biçimini yeniden alır. Ekonomi, devletle birleşme eğilimdedir ve kapitalizm, rekabet ve piyasa güçleri etkileşimine bırakmak yerine gelişimini “planlamaya” başlar. Şüphesiz, sistem geleneksel sınıf çatışmasını ortadan kaldırmaz, ama muazzam teknolojik kaynaklarını kullanıp işçi sınıfının en stratejik kısmını asimile ederek bu çatışmayı kontrol etmeye çalışır.

Böylece yoksullaştırma teorisine olan tüm güven köreltilir ve ABD’de geleneksel sınıf çatışması, sınıf savaşımına dönüşmeyi başaramaz. Tamamen burjuva boyutta kalır. Marksizm, aslında, ideoloji haline gelir. Başta Rusya olmak üzere, en gelişmiş devlet kapitalizmi hareketleri tarafından asimile edilir. Tarihin akıl almaz ironisi olarak, Marx’ın kapitalizmin diyalektiğinde öngörmeyi başaramadığı Marksçı “sosyalizm”, devlet kapitalizminde geniş bir yer kaplar5. Proletarya, kapitalizmin rahminde devrimci bir sınıfa dönüşmek yerine, burjuva toplumunun bedeninde bir organ haline gelir.

Tarihin bu geç zamanında sormamız gereken soru şudur: sınıfsız bir topluma ulaşmak isteyen bir sosyal devrim sınıflı toplumdaki geleneksel sınıfsal çatışmalardan mı meydana gelir yoksa böyle bir sosyal devrim geleneksel sınıfların çözülmesinden, daha doğrusu özünde sınıf olmayan tümüyle yeni bir “sınıf”ın doğuşundan, devrimcilerin gelişen katmanından mı doğar?

Soruyu cevaplamaya çalışırken Marx’ın feodal toplumdan kapitalist topluma geçişte kullandığı modelden daha bütünsel olan insan toplumu için geliştirmiş olduğu diyalektiğe dönmek daha öğretici olabilir. İlkel akraba klanların sınıflara ayrılmaya başlaması gibi, günümüzde de sınıflarda tümüyle yeni ve kapitalist ilişki biçimlerine benzemeyen alt kültürlere ayrılma yönünde bir eğilim vardır. Bunlar artık kesin bir biçimde ekonomik gruplar değillerdir; kıtlık toplumunun ekonomik kategorileri aşarak toplumsal gelişim eğilimini yansıtırlar. Aslında, kıtlık toplumunun kıtlık-sonrası topluma geçişinde kaba ve muğlâk bir kültürel preformasyon oluştururlar.

Sınıfsal çözülme sürecinin tüm boyutları ile anlaşılması gerekir. Burada “süreç” kavramının altı çizilmelidir: geleneksel sınıflar ortadan kaybolmazlar, bu nedenle de sınıfsal mücadeleyi sürdürürler. Sadece bir toplumsal devrim sınıfsal yapıyı ve neden olduğu çatışmaları ortadan kaldırabilir. Geleneksel sınıf mücadelesi devrimci içerimler kazanmak için diner; kendisini doğum sancıları olarak değil mevcut toplumun fizyolojisi biçiminde açığa vurur. Aslında geleneksel sınıf mücadelesi kapitalist toplumu onun istismarlarını (ücret, saatler, istihdam vb.) “düzelterek” stabilize eder. Kapitalist toplumdaki sendikalar endüstriyel tekellere karşı kendilerini bir “tekel” karşıtlığı üzerinden oluşturur ve sınıflara ayrılmış neo-merkantilist ekonomiye dâhildirler. Bu durumda irili ufaklı çatışmalar yaşansa da bir bütün olarak ele alındığında sendikalar sistemi güçlendirir ve onun idamesi için hizmet ederler.

Sınıfsal yapıyı “işçi sınıfının rolü” hakkındaki gevezeliklerle güçlendirmek, geleneksel sınıf mücadelesini ona “devrimci” bir içerik atfederek pekiştirmek, zamanımızın devrimci hareketlerine “işçici” hastalığını bulaştırmak özünde gericiliktir. Marksçı kuramcılar daha kaç defa sınıfsal mücadele tarihinin bir hastalığın, ünlü “toplumsal sorun” tarafından açılmış bir yaranın, ahbaplarını hâkimiyet altına alarak doğa üzerindeki kontrolü ele almaya çalışan insanın tek taraflı gelişiminin tarihi olduğunu anlamak durumunda kalacak? Eğer bu hastalığın yan ürünü teknolojik ilerleme ise ana ürün baskı, kan ve insan ruhunun korkunç bir şekilde deformasyonudur.

Hastalık sona yaklaştığında ve en derin yaralar iyileşmeye başladığında süreç bütüne doğru yayılır ve devrimci içerimler kuramsal yapı ve toplumsal içerik olarak anlamlarını kaybeder. Çürüme süreci sadece geleneksel sınıfsal yapıları değil aynı zamanda ataerkil aileyi, otoriter yetiştirme tarzlarını, dinin etkilerini, devlet kurumlarını, çalışma üzerinden oluşan adetleri, suç ve cinsellik üzerindeki baskıyı da kapsar. Özcesi, çözülme süreci bugün genelleşmekte ve neredeyse tüm geleneksel sınıfların, değerlerin, kurumların ötesine geçmektedir. Bu bütünüyle yeni sorunlar, mücadele tarzları ve örgütlenme biçimleri oluşturmakta ve teori ve pratiğe ilişkin tümüyle yeni yaklaşımları gerekli kılmaktadır.

Peki, bu tam olarak ne anlama gelmektedir? İki yaklaşımı, Marksçı ve devrimci yaklaşımları karşılaştıralım. Marksçı kuramcılar bizden işçi yaklaşımına sahip olmamızı- ya da fabrikaya “giriş”i- ve işçinin “tercih”ini bir başkasına değiştirmemizi ister. Amaç? İşçide “sınıf bilinci” oluşturmak. Eski solun en ilkel örneklerine atıfta bulunursak; biri diğerinin saçını keser, kendini geleneksel spor kıyafetleriyle kuşatır, bira ve sigara için çaydanlığı terk eder, geleneksel bir biçimde dans eder, üslubu “serttir” ve şakadan anlamayan, duygusuz ve şatafatlı bir tavır geliştirir.6

Kimi işçinin en kötü karikatürüne dönüşür; bu bir “küçük burjuva yozlaşması” değil açıkça bir burjuva yozlaşmasıdır. İşçinin kendi patronunun bir imitasyonu olduğu kadar bu kişi de işçinin bir imitasyonu haline gelir. Söz konusu bu talebenin metamorfozunun altında kirli bir sinizm yatar. Kimisi parti ortamınca aşılanan disiplini, işçiyi parti ortamına disipline etmek için kullanmaya çalışır. Kimisi işçinin endüstriyel hiyerarşiye olan riayetini onu parti hiyerarşisine bağlamak için kullanmaya çalışır. Başarılı olduğunda sadece bir hiyerarşinin bir başkasının yerine ikamesiyle sonuçlanabilecek bu tiksindirici süreç işçinin günlük ekonomik talepleri ile ilgileniyormuş gibi görünerek gerçekleştirilir. Bu bayağı işçi imajına uygun olarak Marksçı teorinin de değeri düşürülmüştür. (sola ait Challange- the National Enquirer’in herhangi bir nüshasına bakabilirsiniz. Hiçbir şey bir işçini canının bu kaynaktan daha fazla sıkamaz). Sonuçta, işçi sendikal bürokrasisindeki günlük sınıf mücadelesi yoluyla Marksçı bir parti bürokrasisinden daha iyi sonuçlar elde edeceğini bilecek kadar uyanıktır. Kırklı yıllar bu gerçeği tabandan gelen sert protestolarla bir iki yıl içerisinde açığa çıkardı, sendikalar on yıldan fazla bir süredir emek hareketi içerisinde ön hazırlık çalışması yapmakta olan binlerce “Marksçı” yı kovmakta başarılı oldular ve hatta eski CIO’nun** liderliğine kadar yükseldiler.

İşçi daha fazla işçileşerek değil, “işçiliğini” yapmayarak bir devrimci olur. Ve konuda yalnız da değildir; aynı şey çiftçi, öğrenci, kâtip, asker, bürokrat, uzman ve Marksist için de geçerlidir. İşçi bir çiftçiden, öğrenciden, kâtipten, askerden, bürokrattan, uzmandan ve de bir Marksist’ten daha az “burjuva” değildir. Onun “işçiliği” muzdarip olduğu bir hastalık, bireysel boyutta içi içe geçmiş bir toplumsal felakettir. Lenin bunu Ne Yapmalı? da anlamış fakat eski hiyerarşiyi kızıl bayrak ve devrimci laf kalabalığı altında gizlice içeri sokmuştur. İşçi işçiliğini yapmadığı, sınıfsal statüsünden tiksindiği, çalışma etiği; endüstriyel disiplinden edinilen kişisel yapı, hiyerarşiye olan riayet, liderlere olan itaat, tüketimcilik, püritenizmin izleri gibi Marksist’in onda takdir ettiği özelliklerden tümüyle sıyrılmaya başladığı vakit bir devrimci olmaya başlar. Bu bağlamda işçi sınıfsal statüsünden kurtulduğu ve bir sınıfsızlık bilincine eriştiği zaman devrimci olur. Kurutulmaya çalıştığı şey onu tüm tahakküm sistemlerine bağlayan sınıfsal zincirleridir. Onu tüketimciliğe, banliyölere ve muhasebeci zihniyetindeki bir yaşama mahkûm eden bu sınıfsal bağlardır7.

Bugün fabrikalardaki en umut verici gelişme esrar içen, fabrika içinde ve dışında sürüklenip giden, saçlarını uzatan, daha çok ücret değil daha çok boş zaman talep eden, çalan, otoriter figürleri, rahatsız eden, düzensiz yaşayan ve iş arkadaşlarının ilgisini uyandıran genç işçilerin ortaya çıkışıdır. Daha da ümitlendirici olan endüstriyel çalışan sınıfın rezervi olan bu insan tipinin teknik okul ve liselerde ortaya çıkmasıdır. Bu işçiler, meslek ve lise öğrencileri yaşam tarzlarını anarşik gençlik kültürü ile bağlantılandırdığı ölçüde proletarya da kurulu düzenin bir muhafaza gücü olmaktan çıkıp devrimin gücüne dönüşecektir.

Yeni bir niteliksel durum, insan maddi kıtlığa dayalı baskıcı sınıflı bir toplumdan maddi refaha dayalı özgürlükçü sınıfsız bir topluma geçişle karşılaştığında ortaya çıkar. Çürüyen geleneksel sınıfsal yapıdan sayısı git gide artan yeni bir insan tipi çıkar: Devrimci. Bu devrimci sadece hiyerarşik toplumun ekonomik ve politik yapılarına değil. Hiyerarşinin bizzat kendisine karşı mücadele etmeye başlar. O yalnızca toplumsal devrimin ihtiyaçlarını karşılamakla kalmaz aynı zamanda mevcut toplumda mümkün olduğu ölçüde devrimci bir tarzda yaşamaya çalışır8. Tahakkümün mirası tarafından oluşturulan yapılara saldırmaz sadece, yeni özgürleşme biçimleri de geliştirir.

Eğer gelecek, sınıflı bir toplumun bir diğerinin yerine ikamesini içeriyorsa geleceğe yönelik bu hazırlık, toplumsal ilişkilerin kıtlık sonrası özgürleştirici yapıları ile elde edilen bu deneyimler yanıltıcı olabilir; eğer gelecek sınıflı bir toplumun harabeleri üzerine inşa edilen bir sınıfsız toplumu içeriyorsa bu kaçınılmazdır. Bu durumda devrimci değişimin “faktör”ü nedir? Hâkim sınıfsal yapılara ait kurumların, sosyal yapıların, değerlerin ve yaşam tarzlarının çözülmesi ile tüm farklı geleneksel sınıflardan beslenen ve ortak devrimci güçlerde kaynaşmış toplumun büyük çoğunluğudur. Tipik olarak, bu toplumun en ileri elemanları- kronik bir ekonomik krizle tanışmamış ve donanım güvenliği mitine daha az yönelimli olan otuzlu yılların kuşağında yaygın olarak bulunan- gençlerdir.

Eğer sosyal devrimin işçilerin aktif ve pasif desteği olmaksızın başarılı olamayacağı doğru ise bu devrimin çiftçilerin, teknikerlerin, uzmanların aktif ve pasif desteği olmadan gerçekleştirilemeyeceği yönündeki kabul daha az doğru değildir. Esas olarak bir toplumsal devrim, hâkim sınıfın silahlı güçlerini temin ettiği gençlerin desteği olmaksızın gerçekleşemez. Eğer hâkim sınıf silahlı gücü elinde tutuyorsa devrim kaybetmiştir, artık kaç işçinin destek yürüyüşü için toplandığı önemli değildir.

Bu gerçek otuzlu yılların İspanyasıyla olduğu kadar ellilerin Macaristan’ı ve altmışların Çekoslovakya’sı ile de canlı bir şekilde ispatlanmıştır. Doğası, hakikati ve bütünlüğü arayışı(persuit of wholeness) ile günümüzün devrimi yalnızca askeri ve işçiyi değil askerlerden, işçilerden, teknikerlerden, çiftçilerden, bilim insanlarından, uzmanlardan ve hatta çalışmakta olan bürokratlardan oluşan bütün bir kuşağı kazanır. Geçmişe ait taktik el kitapları bir kenara konulursa, geleceğin devrimi “sınıfsal pozisyonuna” bakmaksızın kitlenin en elverişli alanlarında, en az direnç gösteren patikayı takip eder. O burjuva toplumu içindeki tüm çelişkilerden beslenir, sadece 1860’ların ve 1917’nin çelişkilerinden değil. Dolayısıyla sömürünün, yoksulluk, ırkçılık, emperyalizm, tüketimcilik, banliyö, kitlesel medya, aile, okul, süpermarket ve baskı altındaki cinsellik üzerine kurulu hâkim sistemce hakkı yenmiş tüm herkesi kendine çeker. Burada devrimin yapıları sınıfsız, mülksüz, hiyerarşisiz ve tümüyle özgürleştirici bir bütün haline gelir. Bu devrimci gelişmeye Marksizmin eskimiş reçeteleri ile girişmek, “sınıfsal hat” ve “işçi sınıfının rolü” hakkındaki gevezelikler yapmak şimdi ve geleciğin geçmiş tarafından yıkımı anlamına gelir. “Kadro”, “öncü parti”, “demokratik merkeziyetçilik” ve “proletarya diktatörlüğü”ne ilişkin lafazanlıklarla körelmekte olan bu ideolojinin üzerinde durmak düpedüz karşıdevrimciliktir.

* Bu metin Murray Bookchin’in 1969 yılında yayınlamış olduğu “Dinle Marksist!’ broşüründen alınmıştır.(Ç.N)

**Endüstriyel Örgütler Kongresi-ABD’de 1935 yılında kurulmuş daha sonra 1955 yılında AFL(Amerikan Emekçi Federasyonu) ile birleşerek AFL-CIO olarak yoluna devam eden emek örgütü.(Ç.N)

1 Marx’ın bir yüzyıl önce kullanmış olduğu “insanın doğa üzerindeki egemenliği” kavramını ekolojik nedenlerden ötürü kabul etmiyoruz. Bu sorun üzerine yürütülen bir tartışma için “Ekoloji ve Devrimci Düşünce”ye bakınız.

2 Marx’ın kesin bir şekilde karşı durduğu anarko-sendikalist bir durumu yansıtacak şekilde Marksist’in, proletaryanın “ekonomik iktidarı” hakkında konuşması ironiktir. Marx proletaryanın ”ekonomik iktidarı” ile değil, politik iktidarı ile ilgilenirdi. Marx endüstriyel işçilerin kapitalist birikim eğiliminin bir sonucu olan maddi yoksunluk; fabrika sisteminden edinilen örgütlülük; endüstriyel düzenden edinmiş olduğu disiplinle öncelikli olarak devrime yönelmeleri ve sendikalar oluşturmaları gerektiğine, en önemlisi de bazı ülkelerdeki siyasi partilerin isyancı yöntemler kullanmak zorunda olduğuna inanmıştı. Diğer ülkelerde ise (İngiltere, Birleşik Devletler ve son yıllarda Engels bunlara Fransa’yı da eklemişti) seçimlerle ve mevcut yasal sosyalizmle iktidara gelinebilirdi. Tipik olarak, İlerlemeci İşçi Partisi’nin önemli gözlemleri çevirmeyerek ya da Marx’ı ağır bir şekilde tahrifata uğratarak Challenge’ın okuyucuları ile kurduğu ilişkiye benzer bir şekilde birçok Marksist de Marx ve Engels ile dürüst olmayan bir ilişki içerisindedir.

3 Bu noktada, emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan kişi anlamında “proletarya” kavramı sorgulanmalıdır. Marx’ın proletaryayı bu şekilde tanımladığı doğrudur fakat ayrıca Marx proletaryanın gelişiminde tarihsel diyalektiği de işletmiştir. Sermayenin eriştiği en gelişmiş biçime denk olarak proletarya en ileri biçimine endüstriyel proletaryada ulaşmıştır ve bu sınıf sömürülen mülksüz bir sınıftan ortaya çıkmıştır. Marx yaşamının son dönemlerinde dünya proletaryasına “model” olarak gösterdiği Avrupa’nın en otomat gibi çalışanları olarak “Alman işçilerimize” atıfta bulunmuş ve ağırlıklı olarak lüks ürünlerin üretiminde tutulan Parisli işçileri küçümsemiştir.

4 Marx’ın yoksullaştırma teorisini Marx’ın yaptığı gibi ulusal terimler yerine uluslar arası terimlerle izah etme girişimi düpedüz hiledir. Her şeyden önce, bu teorik hokkabazlık yoksullaştırmanın neden kapitalizmin endüstriyel kalelerinde meydana geldiği sorusunu sürüncemede bırakmaya çalışmaktadır. Umutları “proletarya” gibi kolonyal dünyaya bağlamak gerçek bir tehlikeyi barındırır: Jenosit. Amerika ve onun son müttefiki Rusya azgelişmiş dünyayı bombalamak için tüm teknik araçlara sahiptir. ABD’nin nazi tipindeki gerçek bir imparatorluğa doğru olan gelişimi tarihin ufkunda pusuya yatmış bir tehlikedir. Bu ülkenin “kâğıttan bir kaplan” olduğunu söylemek açıkça zırvalıktır. Bu termonükleer kaplan ve Amerikan hâkim sınıfı Almanya’dan çok daha korkunç olma kapasitesine sahiptir.

5 Lenin bunu anlamış ve “sosyalizmin”, “tüm halka yarar sağlayan kapitalist devlet tekelinden başka bir şey olmadığını” söylemiştir.

6 Eski Sol Amerikan işçisi üzerinde kendi neandertal imajını tasarlamaktadır. Gerçekte bu imaj sendika bürokratlarının ya da Stalinist komiserlerin karakterlerine daha yakın durmaktadır.

7 Bu bağlamda işçi en devrimci öğeleri ile birlikte toplumsal olarak geçişken insan tipine yaklaşmaya başlar. Genellikle, “proletarya” nın en devrimci olduğu an geçiş dönemlerinde endüstriyel sistem tarafından en az derecede “proletarize” edildiği durumdur. Klasik işçi devrimlerinin yoğunlaştığı yerler insanların köylü geçmişlerinden doğrudan kopartıldığı Petrograd ve Barselona ve hala esnaflığa bağlı olduğu ya da doğrudan esnaflıktan geldiği Paris’tir. Bu işçiler kendilerini endüstriyel egemenliğe alıştırmakta ve toplumsal ve devrimci huzursuzluğun sürekli bir kaynağı olmakta çok zorlandılar. Buna karşın şaşırtıcı bir şekilde işçiler kalıtsal olarak devrimci olmama eğilimindeydiler. Marks ve Engels’in Avrupa proletaryasına model olarak gösterdiği Alman işçilerinin dahi çoğunluğu 1919’daki Spartakistleri destekledi.

8 Devrimci yaşam tarzı sokaklarda olduğu kadar fabrikalarda, geçici konutlar olduğu kadar okullarda, varoşlarda olduğu kadar Doğu Yakası Körfezi’nde de geliştirilebilir. Bu yaşamın esası başkaldırma ve egemenliğin tüm adetlerini, kurumlarını ve alışkanlıklarını erozyona uğratacak kişisel bir “eylemli propaganda”dır. Toplum devrimci dönemin eşiğine yaklaşırken fabrikalar, okullar ve mahalleler devrimci “oyun”un eylem alanına dönüşür. Grevler kronik bir hal alır ve alışılmış olanın cilasını kaldırmak, neredeyse tümüyle saat bazında kurulu bir topluma karşı koymak ve burjuva normalliğinin ruh halini kırmak için çağrı yapar. İşçilerin, öğrencilerin ve mahalle ahalisinin bu yeni ruh hali devrimci dönüşümün eylem anı için yaşamsal bir işarettir. Bunun en bilinçli ifadesi “öz yönetim” talebidir; işçi “yönetilen” olmayı, bir sınıf olmayı reddeder. Bu süreç en çok da 1936 devrimi sırasında İspanya’da, neredeyse tüm kent ve kasabalardaki işçiler “sırf eğlence olsun diye”- bağımsızlıklarını, uyanışlarını ve burjuva yaşam koşulları ile olan bağlarını kestiklerinin bir ifadesi olarak- grev çağrısında bulunduğunda belirgindi. Bu aynı zamanda 1968’de Fransa’daki genel grevin de esas özelliklerindendi.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Furuğ Ferruhzad: Sen gün batımının mor derelerisin ve gündüzü/ göğsüne bastırıyor söndürüyorsun

Kapat