21. Yüzyılda Marksizm ve Sosyalizm: İşçi Sınıfı (Her Zaman) Devrimci midir? – Erkin Özalp

Bu kitabı okumakta olduğunuza göre, dünya üzerindeki en şanssız insanlar arasında yer almadığınız kesin!
En azından, yoksulluk yüzünden yeterince beslenemeyen 925 milyon insandan biri değilsinizdir. [1]
Sayılar büyüdükçe, onları anlamak zorlaşır. Bir başka şekilde ifade edilecek olursa, bugün, aynı gezegeni paylaşan neredeyse her 7 kişiden biri açlıkla pençeleşiyor.
Dünya üzerindeki kaynaklar kıt olduğu için mi?
Hayır.
Dünya üzerindeki iktisadi varlıkların yüzde 40’tan faz­lası, dünya nüfusunun yalnızca yüzde 1’inin elinde olduğu için![2]
Milyarlarca insan, küçük bir azınlık tarafından, açlıkla terbiye ediliyor.
Bu dünyaya gelen bir çocuğun sağlıklı bir şekilde geliş­mesini sağlayacak kadar beslenmesi, sağlık hizmetlerinden yararlanması, iyi bir eğitim alması ve insanlığa da katkıda bulunacak bir şekilde çalışmaya başlaması, neredeyse tümüyle, o çocuğun şansına bağlı.

“Fırsat eşitliği” dedikleri, 42 kilometrelik bir maraton ko­şusuna yarışmacıların büyük bir bölümü doğru dürüst bes-lenemeden, eğitim alamadan ve sırtlarına yük bindirilerek katılırken, iyi beslenmiş ve eğitimli bazı yarışmacıların aynı koşuya 40. kilometrede başlamasından başka bir şey değil. Elbette, yarışa 40. kilometrede başlayanların birkaçı kalan 2 kilometreyi bile koşamayacak ve 42 kilometre koşanla­rın birkaçı tarafından geçilecektir. İşte bu kişileri gösterip, “Gördünüz mü, zenginler kaybedebiliyor, yoksullar kazana-biliyormuş, önemli olan koşmak” demekten daha utanmazca bir şey olabilir mi?

İnsanların bu dünyada yapabileceklerinin çok büyük öl­çüde şanslarına bağlı olması, sadece tek tek insanların değil, insanlığın bir sorunu. Çok az sayıda zenginin inanılmaz bir lüks içinde yaşamasını sağlayan bu düzende, insanların bü­yük çoğunluğu ya hiç çalışamıyor ya da yalnızca küçük bir azınlığın çıkarlarına katkıda bulunacak şekilde çalışıyor.

Oysa herkes, insanların temel gereksinimlerinin gide­rilmesi için çalışacak olsa, bu dünyada ne açlık kalır ne de yoksulluk. Herkesin insanlık yararına bir şeyler yapabileceği bir dünyada, insanlık, bugüne kadar başardıklarından çok daha fazlasını çok daha kısa sürelere sığdırabilir. Bu arada, bugün insanların büyük çoğunluğunun hayal bile edemediği yaşam standartları, bu dünya üzerindeki herkesin ortak ya­şam standartları haline getirilebilir.

Böylesi bir dünyaya ulaşılabilir mi?

Marx, bu soruya “evet” demişti. Ama bu dünyayı kağıt üze­rinde tasarlamaya kalkışmamıştı. Bir gelecek toplum modeli kurmamıştı. Marksizme göre, insanlığın kurtuluşu, insanla­rın, birileri tarafından, önceden tasarlanmış bir toplum modelini hayata geçirmeye ikna edilmeleri yoluyla gerçekleşemez.

Kapitalizmi ortadan kaldırabilecek ve sınıfsız topluma giden yolu açabilecek olan tek güç, işçi sınıfıdır. Çünkü, ta­rihsel çıkarları, her türden sömüren-sömürülen, ezen-ezilen ilişkisinin ortadan kaldırılmasını gerektiren toplumsal güç, işçi sınıfıdır. Aynı nedenle, işçi sınıfının kurtuluşu, insanlı­ğın kurtuluşu anlamına gelecektir.

Dahası, yine Marx’a göre, işçi sınıfının kurtuluşu, kendi eseri olacaktır. Yani, işçi sınıfı birileri tarafından kurtarıl­ayacak, kendi kendisini kurtaracaktır.

Peki ama, işçi sınıfının bunu başarması gerçekçi bir bek­lenti mi?

Devam etmeden önce, işçi sınıfının niceliğiyle ilgili bir parantez açmakta yarar var. Ne de olsa, işçi sınıfının ortadan kalkmakta ya da önemsizleşmekte olduğu iddiası sıklıkla dile getiriliyor… İşçi sınıfı, kendi başlarına üretimde bulu­narak geçimlerini sağlayamayan ve yaşayabilmek için emek güçlerini satmak zorunda olan kişilerden ve geçimlerini bu kişilere borçlu olan aile bireylerinden oluşur. Dolayısıyla, is­ter kol güçlerini isterse kafa güçlerini kullansınlar, tüm üc­retli çalışanlar, iş bulsalar çalışacak olan işsizler ve aileleri, işçi sınıfının içindedir. Ve bugün, işçi sınıfı, tam da Marx’ın öngördüğü üzere, dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturuyor.

İyi niyetli yakınları, devrimcileri sıkça uyarır: “Kendini boşuna harap ediyorsun. Bu halk, bu işçiler adam olmaz. Senin gibilerin kıymetini bilmezler. Yeri gelir, sırtından vu­rurlar.” Bir başka deyişle, “insanoğlu çiğ süt emmiştir”.

Evet, gerçekten de, olağan koşullar altında böyledir!

Bugün, aç kalmadan yaşayabilmek için bile, başkalarıy­la rekabet etmek, başkalarının sırtına binmek gerekiyor. Bir işe girmek isteyen, aynı işe başvuran başkalarından daha iyi ve daha çok çalışacağını anlatmak zorunda. Şanslı olup da çalışmaya başlayan, biraz daha yüksek ücretli bir pozisyona yükselmek için de, işten atılmamak için de, yine başkalarıyla rekabet etmek zorunda. Ekmek bulamadıklarında pasta yi­yemeyecek olanlar açısından bakıldığında, işsizlik, evdeki çocukların aç kalması demektir. Dolayısıyla, her bir çalışan için, yanı başındaki çalışanlar, yalnızca aynı kaderi paylaşan insanlar değil, aynı zamanda birer rakiptir.

Diğer yandan, işçiler arasındaki rekabette kazanmanın yolu, tek başına “çok çalışmak”tan geçmez. Bir işe girmek, o işi korumak, biraz daha yüksek ücret almak isteyenler açı­sından, akrabalar, tanıdıklar, hemşerilik ilişkileri, tarikat ve cemaat bağları, cinsiyet, etnik köken, dinsel inanç, siyasal eğilim, üstlerle kurulan ilişkiler ve “çalışmak”la doğrudan ilgileri bulunmayan başka pek çok etken, farklı düzeylerde önem taşır. “Dürüst olmak”tan ve “işini en iyi şekilde yap­maya çalışmak”tan başka bir nitelikleri bulunmayanların bu düzende tutunması neredeyse olanaksızdır. “Yaşam mücade­lesi”, bin türlü dengeyi gözetebilmeyi, bunlar arasında “yolu­nu bulabilmeyi” gerektirir. Fazla dürüst olmaları yüzünden bunu başaramayanlar, açlıkla ödüllendirilmenin yanı sıra, en yakın tanıdıkları tarafından aptallık, sorumsuzluk, tem­bellik gibi sıfatlara layık görülecektir.

Yalnızca dürüstlük değil, paylaşımcılık, dayanışmacılık, insanlar arasında dil, din, cinsiyet, etnik köken vb. ayrımı gözetmeme, adil olma vb. özellikler de, bu düzende, “bir de­receye kadar yararlı”, ama “fazlası zararlı” özellikler arasında yer alır.

Dolayısıyla, temel sorun, insanların kafalarında, dünya ve kendileri hakkında yalan yanlış fikirlerin bulunması değil. Aksine, sahip oldukları fikirlerin pek çoğu, gerçek yaşam­da sürekli sınanıyor ve farklı ölçülerde doğrulanıyor. Çünkü onlar, bu düzenin doğruları.

Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda, egemen düşün­celer olmuştur. Bunun tek nedeni, egemen sınıfın elinde, bu düşünceleri yaymak için çok fazla aracın ya da çok güçlü araçların bulunması değil. Elbette eğitim kurumları, dinsel kurumlar, medya vb. halkın nelere inanıp nelere inanma­yacağı üzerinde etkilidir. Ama bunların yaydıkları düşün­celerin (ideolojilerin) toplumsal ölçekte güç kazanmasını sağlayan, bu düşüncelerin mevcut toplumsal ilişkilere uygun düşmeleri.

Daha önce bu dünyaya “sömürü”, “sermaye”, “mülkiyet ilişkileri”, “sınıf mücadeleleri” gibi kavramlarla bakmamış olan herhangi bir işçi, ilk kez bir solcuyla tanışıp uzun uzadı-ya sohbet ettiğinde, büyük bir olasılıkla, pek çok konuda ona hak verecektir. Daha düşük bir olasılıkla, “ben de işçi sınıfı adına bir şeyler yapmalıyım” diye düşünecektir. Örgütlü mücadeleye katılmaya karar verme olasılığı ise çok daha düşük olacaktır.

Aynı nedenle, düzen değişikliği isteyen bir örgüt, “saadet zinciri” modeliyle başarıya ulaşamaz. Asıl olarak dolandırı­cılar tarafından kullanılan bu modelin siyasal örgütlenmeye uyarlanmış biçimi şöyle: Her bir örgüt üyesi şu kadar sayıda kişiyi örgütlese, ve sonrasında, örgütlenmiş olan kişiler de aynı sayıda kişiyi örgütlese… Gerçekten de muhteşem olur­du! Çok küçük ölçekli bir başlangıçla ve her bir kişinin ör­gütleyeceği kişi sayısını düşük tutarak bile, az zamanda bü­yük sayılara ulaşılabilirdi. Örneğin, 2 kişiyle başlasak ve her bir örgütlü bireyin, üç ayda bir, yalnızca 1 kişi örgütlemesini istesek, üçüncü ayın sonunda 4, altıncı ayın sonunda 8, bi­rinci yılın sonunda 32, üçüncü yılın sonunda 8192, altıncı yılın sonunda da 33 milyon 500 binden fazla kişi örgütlenmiş olur! Daha da düşük bir tempoyla örgütlenmeye karar veren iki kişi, herkesin yılda bir kişi örgütlemesi yoluyla, aynı sayı­ya 24 yılda ulaşabilir.

“Saadet zinciri” modeli, üye sayılarını yüzler ya da binler düzeyine ulaştırmaya çalışan küçük örgütler açısından işe yarar (hatta vazgeçilmez) olsa bile, toplumsal bir dönüşüm için kullanılamaz.

Aslına bakılırsa, bir işçi, yalnızca bir işçi de değildir.

Kapitalist ülkelerde, işçilerin ideolojik yönelimleri hak­kındaki sosyolojik araştırmalardan hep aynı sonucun çık­ması kaçınılmaz: İşçilerin çoğu, olağan dönemlerde, kendi­lerini sınıf kimlikleriyle tanımlamaz.

İşçi için, çalışma yaşamı bir işkencedir. Sabahın köründe kalkıp işe giden, kısa molalar dışında uzun saatler boyunca bütün enerjisini tüketen, bu arada üstlerinin hakaretlerine ve haksız uygulamalarına maruz kalan, kendisiyle aynı ko­numdaki çalışanların ayak oyunlarıyla boğuşan, altında­kilerin düzgün çalışmaması nedeniyle her an zor durumda kalabilecek olan biri için, işçilik, bir gurur kaynağı değil, mahkumiyettir. Piyangodan yüklü bir para çıksa işçi olarak çalışmaya devam etmek isteyecek kaç kişi çıkar?

Diğer yandan, bir işçi, yalnızca bir işçi değil, aynı zaman­da bir Kürt, kadın, anne, inançlı, Müslüman, Alevi, sağlıkçı, sözleşmeli çalışan, Karslı, falanca mahalleli, orta yaşlı, hete-roseksüel, tek eşlilik yanlısı, Beşiktaş taraftarı, kiracı, düşük gelirli, solcu vb.’dir. Ve bu kimliklerin hiçbiri önemsiz de­ğildir. Gerçek yaşamda, bunların her biri, somut karşılıklara sahiptir. Kira sözleşmeleriyle ilgili her tür yasal düzenleme, tüm kiracıları ilgilendirir… Mahallenizin ortasından yol geçirildiğinde, bundan siz de etkilenirsiniz…

Dolayısıyla, olağan dönemlerde işçilerin çoğunun ken­dilerini işçi sınıfının birer üyesi gibi hissetmediklerini keş­fetmek için sosyolojik araştırmalara girişmeye gerek yok. Bu tür araştırmalardan hareketle “işçi sınıfı çok değişmiş” ya da “sınıf kimliği ortadan kalkmış” demek de pek anlamlı olma­yacaktır.

İşçiler, ancak patronlara karşı ortak bir mücadele yürüt­tükleri zaman, kendilerini işçi sınıfının bir parçası olarak hissetmeye başlayabilir. “Sınıf bilinci”, ancak mücadele için­de ortaya çıkıp gelişebilir.

Görece uzun süren direnişler ya da grevler sırasında, işçilerin birbirleri hakkındaki kuşkuları tümüyle orta­dan kalkmasa bile, dayanışmacılık, rekabetin önüne geçer. Kimlerin dost kimlerin düşman olduğu yeniden değerlendi­rilir. Örneğin, mücadele içinde öne çıkan Kürt kökenli bir Alevi işçi, daha önce ona kuşkuyla, hatta düşmanlıkla bakan Türk kökenli bir Sünni işçinin güvenini ve sevgisini kaza­nabilir. Patronla işbirliği yapan işçiler, etnik kökenlerinden ve dinsel inançlarından bağımsız olarak, hainlikle damgala­nabilir. Önceki seçimlerde oy verilen düzen partilerinin ger­çek yüzleri daha iyi anlaşılabilir. O zamana kadar belirli bir cemaatin gazete ve televizyon kanallarında çıkan haberleri pek fazla sorgulamayan işçiler, bu cemaatin gerçekte patron­larla aynı safta olduğunu, mücadeleleri sayesinde öğrenebilir. Geçmişte sol düşünceyle hiçbir ilişkileri bulunmayan işçiler, kendilerine destek olan sol örgütlere sempati duymaya baş­layabilir.

Ama her mücadele şu ya da bu şekilde son bulur. Mücadelenin başarıya ulaşması, hiç kuşku yok ki, işçilerin kendilerine olan güvenlerini artırır ve gelecekte, benzer so­runlarla karşılaştıklarında, yeniden mücadeleye girmelerini kolaylaştırır. Bu arada, mücadeleye önderlik etme deneyimi kazanan işçiler, işçi sınıfının görece kalıcı kazanımları arası­na girer. Ne var ki, mücadele başarıya da ulaşsa yenilgiye de uğrasa, işçiler, büyük ölçüde değişmemiş olarak kalan çalış­ma ve yaşam koşullarına geri dönecektir.

Diğer yandan, patronlar da mücadeleden dersler çıkara­cak, bir daha benzer deneyimlerin yaşanmaması için yeni önlemler almaya başlayacaktır: İşçi önderlerinin farklı baha­nelerle işten atılması ya da satın alınması, sendika yöneticilerinin satın alınması ya da işbirlikçi bir sendikanın örgüt­lenmesinin sağlanması, işçiler arasındaki dayanışma duygularını zayıflatmak için sözleşmeli, taşerona bağlı, uzaktan çalışan vb. işçi sayısının artırılması gibi.

Olağan dönemlerde daha güçlü olan taraf, patron cephe­sidir. Hükümet ve devlet de, her şeyden önce, sermaye sahiplerinin çıkarlarını kollamak için vardır. Patronlar lehine yasalar, kararnameler, tüzükler çıkarılır, işçi önderleri ve sendika yöneticileri üzerinde hukuki ve yasadışı yollarla bas­kı kurulur vb.

Düzen değişikliği getirmeyen kazanımlar, er ya da geç, ya ortadan kalkar ya da sermayenin silahlarına dönüşür.

Örneğin, sendikal örgütlenme hakkı, dünyanın pek çok ülkesinde, işçi sınıfının kanlı mücadelelerinin ürünü olmuş­tu. Bu hakkın elde edilmesi için yürütülen mücadeleler, işçi­lere sınıf bilinci kazandırırken, onları devrim mücadelesine yakınlaştırmıştı.

Ama sendikal örgütlenme hakkı, bir kez kazanıldıktan sonra, yeni bir mücadelenin konusu oldu. Sermaye sahipleri, hem kendi maddi güçlerini hem de devlet gücünü, sendikala­rı ele geçirmek için kullandı. Sonuç ortada: Bugün, kapitalist ülkelerin belki de tümünde, sendikaların büyük çoğunluğu, işçilerden çok sermaye sahiplerine hizmet ediyor. Ve bugün, “sendika” dendiğinde, sendikalı işçilerin büyük bir bölümü­nün aklına “sınıf mücadelesi”, “hak”, “işçilerin örgütlü gücü” vb. değil, bir eylem örgütlemeye kalkışacak olsalar onları patronlara ihbar edecek olan sendika ağaları geliyor.

Dolayısıyla, kapitalizm koşulları altında, işçilerin bilinç­lerini adım adım geliştirme stratejisi, dönüp dolaşıp sermaye sahiplerine hizmet edebilir. Düzenin kendisini değiştirme­den, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarını kalıcı olarak iyileştirmek mümkün olmadığından, onların düşünme biçim­lerini kalıcı olarak değiştirmek de mümkün olamayacaktır.

Bu söylenen, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarının her dönemde mutlak olarak kötüleşeceği anlamına gelmez. Dünya kapitalizminin uzun süreli büyüme dönemlerinde, sınıf mücadelelerinin ürünü olarak, işçilerin yaşam stan­dartları yükselebilir. Bu tür dönemlerin sonuncusu, İkinci Dünya Savaşı sonu ile 1970’li yılların başı arasında yaşan­dı. Kârların hızla arttığı bu dönemde, bir yanda Sovyetler Birliğinin ve güçlü bir sosyalist ülkeler bloğunun varlığı, diğer yanda kapitalist ülkelerdeki sınıf mücadeleleri, kapita­listleri, işçilere daha fazla ödün vermeye zorladı. Sosyalizm korkusuyla, kârlarındaki artışın bir bölümünü işçilerle pay­laşmaya razı oldular.

Türkiye’de de, işçi sınıfı aynı dönemde sahneye çıktı. Türkiye İşçi Partisi’nin kurulması ve yüzde 3’lük oy oranına ulaşması, DİSK’in gerçekten devrimci bir sendikalar kon­federasyonu olarak kurulması ve işçi sınıfı içinde güçlü bir örgütlülüğe ulaşması, 15-16 Haziran 1970’te yaşanan işçi kal­kışması, pek çoğu başarıyla sonuçlanan grevler, işçilere ciddi kazanımlar getiren toplu sözleşmeler, sendikalı işçilerin üc­retlerinin göreli olarak yükselmesi ve sosyal haklarının art­ması, bu döneme özgü gelişmelerdi.

Ama kapitalizmin uzun süreli durgunluk dönemleri baş­ladığında, sermaye sahipleri, sosyalizm tehlikesiyle farklı bir şekilde mücadele etmeye başlar. Kârlar azalmaya başladığında, sermaye sahiplerinin saldırganlığı artar. Ve 1970’lerden itiba­ren, dünya ölçeğinde, sosyalist ülkelere ve işçi sınıfının kapi­talist ülkelerdeki kazanımlarına yönelik kapsamlı saldırılara girişildi. Bir yandan silahlanma harcamaları hızla artırılır ve (günümüzde “Füze Kalkanı” olarak hayata geçirilen) “Yıldız Savaşları” türü projeler geliştirilirken, diğer yandan işçilerin ücretleri düşürülmeye, sosyal harcamalar kısılmaya, emperya­list sömürü mekanizmaları güçlendirilmeye başladı. Türkiye, bu yeni döneme, 12 Eylül 1980 darbesiyle girdi. 1960’lı ve 1970’li yılların çoğu kazanımı kısa sürede ortadan kaldırıldı. Hepsinden önemlisi, işçilerin hakları için mücadele etmelerini zorlaştıran pek çok önlem alındı. Bunlar da, işçilerin büyük ço­ğunluğunun sınıf bilincinden uzaklaşmasına yol açtı.

Peki ama, bugünkü toplumsal ilişkiler işçileri sınıf bilin­cinden uzak tutuyorsa, aynı işçiler, toplumsal ilişkileri değiştirmek için gerekli olan bilinç düzeyine nasıl ulaşacak?

Marx’a göre, siyasal devrim yoluyla. Bir başka deyişle, işçi sınıfı, ancak kendi iktidarını kurduktan sonra, toplumsal devrimi gerçekleştirebilir, yani toplumsal ilişkileri kalıcı şe­kilde değiştirebilir. İşçilerin sınıf bilinci de, ancak bir siyasal devrim sonrasında, işçi sınıfının toplumsal devrime öncülük etmesini sağlayabilecek gelişkinliğe ulaşabilir.

Bu nokta önemli, çünkü siyasal iktidar hedefini ikinci plana iten çok sayıda “Marksist” var.

Oysa Marx, yaşamı boyunca, işçi sınıfının siyasal müca­delesinin güç kazanması için mücadele etti. Siyasal devrim, Marx’a göre, uzak gelecekle ilgili bir hayal değil, yakın bir hedefti. Komünist Parti Manifestosunda, komünistlerin “ya­kın hedef”i şöyle tarif edilmişti: “Proletaryanın sınıf olarak oluşması, burjuva egemenliğinin yıkılması ve siyasal iktida­rın proletarya tarafından fethedilmesi.”[3]

Alman İdeolojisinde, işçi sınıfının toplumsal devrimi gerçekleştirmek için gerekli olan sınıf bilincine (“komünist bilinç”e) nasıl ulaşacağı şu şekilde anlatılır:

… hem bu komünist bilincin yığınsal ölçekte üretilmesi hem de hedefe ulaşılması için, insanların, yalnızca pratik bir ha­reket içinde, bir devrimle gerçekleşebilecek olan yığınsal bir değişiminin gerekli olduğu; dolayısıyla, devrimin, sadece egemen sınıfın başka hiçbir yolla devrilemeyecek oluşu nede­niyle değil, ama aynı zamanda, onu deviren sınıf, yalnızca bir devrim sayesinde, geçmişin bütün pisliklerinden kurtulmayı ve toplumun bir yeniden kuruluşunu gerçekleştirebilir duru­ma gelmeyi başarabileceği için gerekli olduğu…[4]

Altını çizmek gerekirse, işçi sınıfının “geçmişin bütün pisliklerinden” kurtulmasının ve yeni bir toplum kurması­nın yolu, devrimden geçer…

Kuşkusuz, soru, cevap bulmaktan çok, değişmiş oldu. Yeni soru şöyle: İşçi sınıfı, bir siyasal devrim gerçekleştirmek için gerekli olan bilinç düzeyine nasıl ulaşacak? Siyasal dev­rim, somut olarak, nasıl gerçekleştirilecek?

Bu sorunun en genel ya da en kaba cevabı şöyle: Kapitalizmin bunalımları sayesinde. Kapitalist üretim tar­zının ayrılmaz bir parçasını oluşturan bunalımlar, yıkıcı toplumsal etkileri nedeniyle, mevcut düzenin değiştirilmesi gerektiği düşüncesinin güç kazanmasını sağlar.

İşçiler, bir bunalım döneminde bile, yeni bir toplumun neye benzemesi gerektiği hakkında ortak bir bilince ulaşa­mayacaktır. Ama bunalım dönemlerinde, katlanılmaz hale gelen eski toplum düzeninin yıkılması ve bir yenisinin ku­rulması gerektiği düşüncesi yaygınlık kazanabilir ve bu da bir siyasal devrime yol açabilir.

Burada bir zorunluluktan söz edilemez elbette. Her bu­nalımın bir siyasal devrime yol açmayacağı açık. Ne türden bunalımların devrimlere yol açabileceği, bir devrimin ger­çekleşebilmesi için başka hangi unsurların varlığına ihtiyaç duyulacağı, siyasal devrim sonrasında nelerin yapılması ge­rektiği ve sınıfsız topluma doğru nasıl ilerleneceği, ayrı ve somut tartışma konuları…

Teorisyeniniz Devrimciydi
21. Yüzyılda Marksizm ve Sosyalizm
Erkin ÖZALP


Notlar
[1] FAO, http://www.fao.org/economic/ess/ess-fs/mdg/en/ (bu kitaptaki tüm Internet bağlantılarına Aralık 2011’de erişildi).
[2] James B. Davies vd., The World Distribution of Household Wealth, Discussion Paper No. 2008/03, United Nations University UNU-WIDER, February 2008, http://www.wider.unu.edu/publications/working-papers/ discussion-papers/2008/en_GB/dp2008-03/_files/78918010772127840/
default/dp2008-03.pdf.
[3] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, çev: Erkin Özalp, Yazılama Yayınevi, Yedinci Baskı, İstanbul 2011, s. 23.
[4] MEW, a.g.y., c. 3, s. 70.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Cemal Süreya Şiirinde Bedenin Yazınsallaşması: Çapkınlık ve Bedenin Ekonomi-Politiği

Türkiye'nin önde gelen şairlerinden Cemal Süreya'nın (1931-1990) şiirinde yazınsallaşan beden, kadın bedenidir. Cemal Süreya şiirinde yazınsallaşan bedenler üç kategori altında...

Kapat