Mina Urgan: Evli çiftlerin ancak yüzde onu gerçekten mutlu

Tolstoy, 1910’da seksen iki yaşındayken, nerdeyse yarım yüzyıldır evli olduğu, ona bir düzine çocuk veren, evin her işiyle uğraşan, bütün yazdıklarını temize çeken karısı Sofia’dan resmen kaçtı. Kendisini zindanlara atan bir gardiyan olmakla suçladı onu. 

Gördüğüm kadarıyla, evliliklerin çoğu mutlu değil. Çok iyimser olduğum halde, işin iç yüzünü anlayınca, evli çiftlerden ancak yüzde onunun gerçekten mutlu olduğu kanısına vardım. Yüzde doksanı ise, kimi zaman örtülü kalan, kimi zaman apaçık ortaya çıkan bir çatışma halinde. Rahmetli arkadaşım Niyazi Berkes, evliliği bir boks maçına benzetirdi: Balayı biter bitmez karı koca ringe çıkarlar, maç başlar. Eğer dövüşenlerden biri nakavt olursa, ya da bir şike yapıp yenilgiyi kabul ederek yere serilirse, o evlilik kör topal yürür. Ama maç devam ederse, bitkin düşen çiftin ringden çıkmaktan yani boşanmaktan başka çaresi kalmaz. 

Gelgelelim, boşanmak da kolay değildir. Çünkü çocuklar vardır, karşılıklı çıkarlar vardır, alışkanlıklar vardır. Üstelik yalnız kalmaktan ödü kopar herkesin. Tüm bunlara karşın, bir an gelir, artık dayanamaz hale gelirler. Elli yıl sonra, tüm tanıdıklarını hayretler içinde bırakarak, ayrılıverirler. Örneğin Tolstoy, 1910’da seksen iki yaşındayken, nerdeyse yarım yüzyıldır evli olduğu, ona bir düzine çocuk veren, evin her işiyle uğraşan, bütün yazdıklarını temize çeken karısı Sofia’dan resmen kaçtı. Kendisini zindanlara atan bir gardiyan olmakla suçladı onu. Bir yandan evrensel sevgiyi savunuyor, bir yandan da kadıncağızı köpekler gibi mutsuz ediyordu. Karısına bıraktığı veda mektubunda, kırk sekiz yıldır sadık ve dürüst bir eş olduğu için Sofia’ya teşekkür etti; ama son günlerini “yalnızlık ve sessizlik içinde” geçirmek istediğini bildirdi. Gece yarısı gizlice evden kaçarken, “özgür olmak ne güzelmiş!” dedi. Sofia üzüntüden, kendini küçük bir göle attı. Geri dönmesi için, ona yürek paralayıcı mektuplar yazdı, haberciler gönderdi. Tolstoy’un niyeti ta Türkiye’ye kadar kaçmaktı. Ama yolda hastalandı, Astapovo adlı bir istasyonda trenden inmek zorunda kaldı. Tolstoy istasyon şefinin küçük evinde can çekişirken, karısı, hepsi yetişkin olan ve kimi ana tarafını, kimi baba tarafını tutan çocuklarıyla birlikte, özel bir trenle oraya geldi. Çeşitli ülkelerin gazetecileri, Pathe film şirketinde haber programı çekenler ve yazarın hayranları oraya üşüşmüştü. Rus hükümeti sivil kılıkta polisler ve jandarmalar sevketmişti o küçük istasyona. Ortodoks Kilisesi de, yazarın ölüm döşeğinde dinle barışmasını sağlamak umuduyla papazlar göndermişti. Tolstoy’un başucunda altı hekim vardı. Yalnızlık ve sessizlik içinde ölmek isteyen yazarın çevresinde, gürültülü büyük bir kalabalık toplanmıştı. Karısı ise, gözyaşlarına boğulmuş bir halde trende bekliyor, onu görebilmek için, sürekli arabulucular gönderiyordu. Ama Tolstoy, Sofia’yı görmeyi reddediyordu. Kaçışından bir hafta sonra, o tren istasyonunda öldü. Karısı onu ancak komaya girip bilincini yitirdikten sonra görebilmişti. 

Beni asıl şaşırtanlar, çoğumuz gibi mutsuz evlilikler yapanlar değil, mutsuz bir evlilikten sonra, başka biriyle yeniden evlenenlerdir. Mutlu bir evlilik yaşayanların dul kalınca yeni bir eş edinmesini çok doğal karşılıyorum. Çünkü onlar nikâhta keramet olduğuna sahiden inanıyorlar; yeni bir eşin de onları mutlu edeceğini sanıyorlar. Ama mutsuz olanların bu acı deneyimi yinelemelerine aklım ermiyor. Sokrates, “evlenin, evlenin” demiş. “İyi bir eş bulursanız mutlu olursunuz; bulamazsanız filozof olursunuz.” Böylelerinin filozof olamadıkları besbelli. Bir çift arasındaki çatışmanın, eşlerin kişiliğinden değil, evlilik kurumunun koşullarından kaynaklandığını bir türlü anlayamamışlar böyleleri. Aşkın doğal sonucunun nikahlanmak olduğunu sanıyorlar. Oysa aşk tutkusunun evlilikle hiç, ama hiç ilgisi yoktur. Ölesiye âşık olduğunuz biriyle, cinsel beraberlik anları dışında, köpekler gibi mutsuz olabilirsiniz. Çılgınca âşık olmadığınız bir kişiyle az çok mutlu- yaşayabilirsiniz. Aşka düşüp evlenmeye kalkan genç arkadaşlarıma bir tek soru sorarım: Kızlara “eğer karşındaki erkek senin gibi kız olsaydı, ona gene de hayran olup onunla yakın bir dostluk kurar miydin?” diye sorarım. Erkeklere de, “kız senin gibi erkek olsaydı” diye başlayarak aynı soruyu sorarım. Bu sorum “hayır! olmaz! Elbette yakınlık duyamazdım!” türünden acı çığlıklarla yanıtlanır genellikle. Biraz düşünüp taşındıktan sonra “evet” yanıtını verenlere, “peki, öyleyse evlenin; ama yedi yıl çocuk yapmayın” derim. Neden yedi yıl diye sorduklarında, “yedi yılda işin cılkı çıkar da ondan” diyemem elbette. “Daha çok gençsiniz; çocuğunuz olması yaşamınızı zorlaştırır; aceleniz ne?” gibi laflar ederim. Çünkü nispeten kısa süren çocuksuz bir evlilikle, gelip geçici bir gönül ilişkisi arasında pek fark yoktur. Ama çocuklar dünyaya gelince, durum değişir, boşanmak bir sorun olur. Gelgelelim, boşanmamak da çocuklar açısından bir sorundur. Çünkü çiftin evliliği yürümüyorsa; avaz avaz bağırıp çağırmasalar da, birbirinin başına çanak çömlek atmasalar da, çocuklar, anneleriyle babaları arasındaki’ sinsi savaşı seziverirler hemen. Öte yandan boşanmalar, özellikle yetişkin olmayan çocukları fena halde sarsabilir. Yetişkin çocukların ise, annelerine babalarına “artık bıktık, boşanın” dedikleri olur. Kendim de boşandığım ve ailemde nerdeyse herkes -oğlum, annem, teyzem, dayım, amcam, kardeş çocuklarım- boşandığı için bu durumları çok iyi bilirim. Boşanmayla ilgili sorunlar, kimi zaman torunlara bile yansıyabilir: Birkaç yıldır ayrı oturan annesiyle babası boşandıkları sırada sekiz yaşında olan torunum Yunus’un bana İstanbul’dan Bodrum’a telefon etmesini hiç unutamıyorum: “Nene, bunlar resmen boşandı. Sen benim hâlâ nenem misin?” diye sordu. Hiçbir şeyin değişmediğini, babasının her zaman babası, benim her zaman nenesi olduğumu söyledim. Ama çocuk buna pek inanmadı. “Sen babamın annesisin, babam da annemden boşandı. Belki nenem olamazsın artık” dedi. Hâlâ nenesi olduğumu kanıtlamak için, bir an önce İstanbul’a geri dönmeye can attım.

Mina Urgan
Bir Dinozorun Anıları

Share

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Üçünden Biri Hâlâ Yaşıyor! – Italo Calvino
İnsandaki din duygusunun kaynağı korku mu? – Ali Şeriati
Kapat