Maksim Gorki: “Kalem haydutları vardığını patronlarına ispat etmek zorundadırlar”

Bunlar «Hayvanların Koruma Derneği»nin eylemli birer üyesi olabilir, uygar Avrupa şehirlerinin sokaklarında işçilere sopa atan polisi hiç ilgisiz seyredebilirler. Canlı hayvanı kesip biçerek fizyoloji tecrübeleri yapılmasına itiraz edebilir, tavşanların, köpek yavrularının, kobayların hayatını savunabilirler, ama aynı zamanda da, milyonlarca insanın ölümüne sebep olan emperyalist savaşların kaçınılmaz oluşunu, kapitalist devletlerin vahşi sömürge siyasetini haklı gösterebilirler; patronlarının emri üzerine, Avrupa küçük burjuvalarını Sovyetler Birliğine karşı askerî müdahalede bulunmağa, bolşeviklere karşı tedhiş hareketine girişmeğe sürükleyebilirler. Genellikle, «hem iyiliğe, hem kötülüğe karşı aynı yüz kızartıcı ilgisizliği» gösterirler, ama bankerlerin gazeteleri ile işbirliği edip, herhangi bir «iyiliği», örneğin, faşizmi salık verir, herhangi bir «kötülüğü», örneğin komünizmi suçlayabilirler.

Dar Kafalılar ve Fıkralar

Biliyoruz ki, burjuvazi, kişi üzerinde devamlı ve çeşitli etkiler yaparak mesleği, sosyal zıtlıkları uzlaştırmaktan ibaret olan bir insan tipi yaratır.
Küçük burjuvaların kendi marazlı uzuvlarından çıkan zehirle zehirlenmeye karşı kendilerini korumak gibi tabiî bir zorunluluğun «yetiştirdiği» insandır bu. Bu insan «okumuştur», düşünceleri az çok ustaca anlamasını bilir. Küçük burjuvanın sahte dünya görüşünün felsefî temelleri birbirini çürüttüğü zaman da bu düşünceleri bozmasını bilir. Biliyoruz ki, küçük burjuvanın ikili bir ruhu vardır, başka türlü olamaz. Günlük hayatta ve eylemde kaba ve pervasız bir maddecilikten yanadır; teoride ise, idealizmi salık verir, öğretir.
Uzlaştırıcının her soydan ve her türlü zıtlıkları öğrenmesi, bu küçük, ama tamamiyle aşikâr olan zıtlığı gizlemeyi becermek içindir. Bu uzlaştırıcının ya da arabulucunun ödevi, genellikle bütün insanları, özellikle bu meslekte kendilerinden önce gelenler tarafından buUman dolaşmış düşünceler yumağını namuslu bir şekilde çözmek isteyenleri, gerçek konusunda, «aldatmak, hatalara sürüklemek »tir. Bu karışık düşünceler yumağı tümü ile küçük burjuvazinin varlığını haklı göstermekle kalmaz, meşru göstermek iddiasına, hele, «manevî» bakımdan, gerçeğin bütün etkilerinden tamamıyla uzak olduğunu öne süren «hür düşünür küçük burjuva»nın varlığını da meşru göstermek iddiasındadır. «Aldatmanın, hataya sürüklemenin» başlıca yolu, aklı, halli imkânsız kabul edildiği halde, yine de kılı kırk yaran soyut teorik muhakemeler konusu olmakla devam eden«ezeli sırları» derinleştirmeğe yöneltmektir. Uzlaştırıcı da ara sıra bu soyut teorik muhakemelere girişir. Bunu ne ödev diye, ne de zekasının derinleşme ihtiyacı diyeyapar, meslek alışkanlığı ile, hatta, çoğu zaman, «yapacak daha iyi bir şey bulunmadığından» ötürü yapar.

Sosyal zıtlıkların arabulucu «ezeli sırlar» alanına şu muhakemeyi yaparak dalar: Bazı şeyler öğrendik, ama bildiğimiz şeyler altında gizlenen şeyi bilmiyoruz. Asıl bilinmesi lâzım olan da budur. Var olan her şeykimle, neyle ve nasıl başladı ve bu niçin başladı? Her şey -bu arada da düşünce- bilinmeyenden hareket eder, ama bilinmeyen kendi varlığından şüphe eder mi? Eflatun’un düşünceleri arasında gramofon, pantolon, mitralyöz, ski, pipo, dikiş makinesi, verem mikrobu, sa-bun, ütü fikirleri var mı? Benim «ben» kendisi doğmadan önce var mı benim ölümümden sonra kendisini nasıl hissedecek? İnsan, taş iskemle üstüne mi, yoksa kendi kıçı üssüne mi oturmuştur, yeryüzünün bu fiilde oynadığı rol nedir?

Bu türlü soruların sonu gelmez. Sözü edilen tipteki insanlar, bu türlü meseleleri halletmekle, hem «varlık hakkındaki bilgiyi derinleştirdiklerini», hem de düşüncenin hatalarını ortaya döktüklerini sanırlar (1).

En kaba kuşlar, kargalar, v.b. bu meselelerin haline bağlanır. Daha küçük çaptaki iki ayaklı ve tüysüz hayvanlar küçük burjuva gerçeğine daha yakındır ve bu gerçeğin iğrenç anlamını var kuvvetleriyle karartırlar.

Bunların çoğu karakterleriyle birer usta hırsız, fikir ve inançlarıyla hümanisttirler.

Bunlar «Hayvanların Koruma Derneği»nin eylemli birer üyesi olabilir, uygar Avrupa şehirlerinin sokaklarında işçilere sopa atan polisi hiç ilgisiz seyredebilirler. Canlı hayvanı kesip biçerek fizyoloji tecrübeleri yapılmasına itiraz edebilir, tavşanların, köpek yavrularının, kobayların hayatını savunabilirler, ama aynı zamanda da, milyonlarca insanın ölümüne sebep olan emperyalist savaşların kaçınılmaz oluşunu, kapitalist devletlerin vahşi sömürge siyasetini haklı gösterebilirler; patronlarının emri üzerine, Avrupa küçük burjuvalarını Sovyetler Birliğine karşı askerî müdahalede bulunmağa, bolşeviklere karşı tedhiş hareketine girişmeğe sürükleyebilirler. Genellikle, «hem iyiliğe, hem kötülüğe karşı aynı yüz kızartıcı ilgisizliği» gösterirler, ama bankerlerin gazeteleri ile işbirliği edip, herhangi bir «iyiliği», örneğin, faşizmi salık verir, herhangi bir «kötülüğü», örneğin komünizmi suçlayabilirler.

Patronlar bunları az çok iyi beslerler şu kumandayı

(1) Felsefe ile alay ettiğimi sanmak yanlış olur. Hayır, ben felsefeden yanayım, ama, aşağıdan, yeryüzünden, tabiat olgula rını inceleyip tabiat kuvvetlerini insanın menfaatlerini tâbi kılan emeğin oluşumlarından gelme bir felsefeden yanayım. Ben dü şüncenin çabaya sıkı sıkıya bağlı olduğu görüşündeyim. Hare ketsiz, oturmuş, yatmış bir halde iken düşüncenin taraftarı de ğilim.

-49-F: 4 verirler : «Ee, haydi bakalım, çocuklar! Bana herkesin inanacağı bir takım fikirler uydurun!» Bunlar da itaat edip Sovyetler Birliği’nde efendi olan emekçi halkın,, sırtlarına bankerleri ve fabrikatörleriyle birlikte bir çarya da bir parlamento yüklensin diye yanıp tutuştuğunu uydururlar; dövülmeyince sıkılan bir insan ırkı yaşadığını, bu insanlarda Dostoyevski’nin ispat ettiği şekilde bir ıstırap ve çile aşkının geliştiğini, vücutlarında, kan çıbanı çıktıkça daha rahatladıklarını, insanı şaşırtacak bir sabır ve tahammül gösterdiklerini ispat etmeğe çalışırlar. Peki, ama böyle oldukları ispat edilmek istenen bu insanlar, Sovyetler Birliği’ne yabancı müdahalesi sırasında, askerlik sanatının uzmanları bilgin generaller tarafından idare edilen ordulara ve Avrupa burjuvazisinin askeri birliklerine dört yıl nasıl olmuş da. sabır ve gayretle karşı gelmişler? Sovyetler Birliğindeki halkın ıstırap ve sabır aşkını ispat etmek için, zaten, arabulucular da bu olayı sanırım ki hiç hatırlatmazlar.. Bunlar Sovyet Rusya’ya ait yavan budalaca ve iğrenç fıkracıklar anlatmasını pek severler. Çoğu okuma yazma bilmeyen 162 milyon insanın harekete getirdiği bir memlekette türlü acayiplikler olacağını kim kabul etmez?

Oysa, bu 162 milyon insan, büyük bir cesaretle ileri atılıp, yeni sosyalist bir toplumu kurmağa azmetmişlerdir. Bu insanlardan önce hiç kimse böyle bir işe girişmemişti: kendilerine bu konuda bilgi verecek kimseyok, el emeği yok. Durum öyle ki, budalaca fıkralar uydurmak için binlerce sebep var.

Oysa, böyle yüzlerce, binlerce fıkra uydurulsa da, tarihî oluşumun gelişmesini birazcık olsun durdurmak mümkün değildir. Ama kalem haydutları, burjuva gazetelerin dolandırıcıları fıkranın tarihin akışını yalnız bozmakla kalmayıp, durdurmağa kadar da vardığını patronlarına ispat etmek zorundadırlar. Benim bu konudaki düşüncem şudur: Fıkra mizahi ise, tarihi güzelleştirir; tıpkı sanat eseri bir minyatürün eski bir vekayinamenin sayfalarını süslemesi gibi. Fıkra iğrenç, yavan ve budalaca ise, söyleyeni de, anlatanı da, muhakkak ki, iğrenç bir insandır.

Pravda Gazetesi 254’üncü sayısında «Devrimci teori olmadan, devrimci pratik olmaz» adlı bir makale ya yınladı. Bu doğrudur ve bunu sık sık tekrarlamakta bü- yük fayda vardır. Saf kimselerin, ya da belki de ken dilerini saf gibi gösteren kimselerin düşündükleri gibi, devrimci teorinin «zekâ» ile de, «yaşamak sıkıntısı» ile de yaratılmadığı gösterilmiş olsaydı, makale daha bü yük bir eğitici etki yapar, daha da kandırıcı olurdu. Saf kimselere hatırlatılmalıdır ki, devrimci teori hayatın, tarihî eyleme dayanmaktadır; bu teorinin kökleri yer- yüzünün derinliklerine, kapitalizmin çemberinden kurtulmak için uzun yıllar mücadele eden halkın tarihi içi ne kök salmıştır. Bu basit gerçeği kitaplardan öğrenen ler bu teoriyi benimsemenin kolay olduğunu söylerler. Ama, basit fikirler doğru fikirlerdir. Bu sebeple, en güç olan fikirlerdir. İnsanın beyni bir sürü acaip, yalan yan lış, ama güzel ve kurnazlıklar ile insanın aklını çelen kelimelerle çok ustaca süslenmiş fikirlerle tıka basa do ludur. Bir atasözü : «Kirli paslı elbise deriye yapışır» der.

Sosyal Devrim fikri gayet basit bir fikirdir, anlattığı gerçek de tamamıyla açık bir gerçektir. Ama yüzyıllarca parlak ve çınlayan cümlelere ustaca sarılmış olan küçük burjuva bireyciliğinin peşin hükümleri için

de yetişmiş emekçi kitlelerin şuuruna bu fikir iyice girmeli ve yerleşmelidir. Fazla olarak, tanrıya inanılmaz ve tabii -atalarımızın, analarımızın, babalarımızın alıştıkları gibi- hayat, kilisenin düşündüğü gibi yani yanlış bir şekilde düşünülemez.

Sıkı ve sert bir çalışmaya, elle çalışmaya tabi tutulan insanlar binlerce yıl her şeyi yapmak kudretine olan «kader» fikri ile eğitilmişlerdi. Emekleriyle efendilerinin sosyal hayat şekillerini durmadan değiştiren ve kütürünü yaratan bu insanlar oldukları halde, bunlara hayat karşısında çaresiz kalmak ve hayata boyun eğmek öğretilmişti. Kendilerini bu kölelikten ve bu sefaletten, kurtarmasını başaran birkaç kişi, halk kitlelerine nispetle, bu kitlenin emeğinin mahsullerini gaspeden insanlar arasında yer almışlardı. Bu gasp edenlerin, hayatı kurnaz olanlar, bunun sonucu olarak da zengin yaratır, diye inanmaları için bir çok sebepler vardı. Halk kitlelerinde zenginlikleri dağıtan bir tanrının var olduğu inancını kuvvetlendirmişlerdi. Kiliseye dayanmayan hiç bir diktatör bulunmadığı gibi, zenginlerin halk üstünde diktatörlük etmesine geçmişte yardım etmemiş, bugün de etmiyen bir din gösterilmez.

Bütün bunlar bugün milyonlarca işçi tarafından biliniyor, ama yine de öyleyken, bütün işçilerce bilinmiyor. Sovyetler Birliğinde ne devrimci teorinin gelişme tarihi, ne de bu teoriyi doğuran olaylar hakkında gayet aydın bir fikre sahip milyonlarca çalışan genç köylü var, Bu gençlerin tarımın en eski zamanlardan bugüne kadar ki gelişme tarihini, dar kafalıların iğrenç eyleminin tarihini bilmeleri gerekir. Gençlerimizin Fabrikaların Tarihi’ni, İç Savaşın Tarihi’ni ve devrimci teorinin dar kafalıların iğrenç eylemine karşı kazandığı ilk zaferin tarihini bilmeleri gerekir. Yine gençlerimizin canlı gerçeğin, yani çalışmaların tarihini bilmeleri gerekli. Gençler arasında : «Bütün bunlar neye yarar?» sorusunu soranlar bulunduğuna göre, bunların gerçeğin sert ve hızlı gidişini anlamadıkları anlaşılıyor.

«Bütün bunlar neye yarar?» sorusu bana iki defaaynen bu şekilde, on defa da daha belirsiz bir şekilde soruldu. Bu soruyu soran gençler iki gruba ayrılabilir.

Bilinci gruptakiler, «ideoloji»den bıkanlar ve içlerinden birinin bana yazdığı mektupta dediği gibi:

«Tarlalarda çivi yerine ot bitmesini, köylü erkeğin traktörü değil. köylü kadını kucaklamasını.»

arzu edenlerdir. İkinci grup dehalarına güvenenler ve :

«İhtiyar olduğunuz için bizi incelemeğe davet ettiğiniz geçmişe, sizce sevilen, bizce bilinmiyen bir duygu iie bağlanılan geçmişe hiç dayanamaksızın, günün bütün meselelerini tamamiyle halledebilecek kaabiliyette»

olduklarına inananlardır.

Bu grupta bir delikanlı var ki, edebiyatı olmayan bir dili Rus dilinden üstün tutup, şöyle muhakeme ediyor :

«Okumanın her zaman faydalı olduğunu ve hayatın gereksiz olayları hakkında bilgi toplamanın bir alışkanlık olmadığını bana ispat etmeleri gerek.»

Genç olduğundan şüphe ettiğim, adını vermeyen çok öfkeli birisi şöyle diyor:

«Siz bir sanatçı değilsiniz, bir öğreticisiniz ve bir ihtiyarsınız; oysa, ihtiyarlar haris olurlar ve hayatı kapıcılar ve okuyup yazması olmayan aşçı kadınlar tarafından idare edilen bir memlekette kendilerini dinleyecek hiç bir insan bulunmadığı zaman bile ders ‘ermesini severler.»

Fikirlerini bana açıkça yazan bu genç okurların düşüncelerine ben de şunu ekleyeceğim : Şu günlerde on kapiğe satılan küçük bir kitap okudum, bir profesörle bir öğrenci arasında geçen bir tartışmayı anlatıyor. Profesör ispat etmeğe çalışıyor ki ilmi hızla ve başarı ile ileri götürmek istiyorsak, insanlığın bütün tecrübesini, insanlığın fikrî ilerlemesinin bütün tarihini bilmek, sindirmek zorundayız. Öğrenci buna itiraz ediyor. Şöyle diyor. Hızla akıp giden hayat için, kalkınma işleri için, daha önceden hazırlanmış formülleri bilmek, teknik bir repertuvara sahip olmak yeter; «Bilimsel düşüncenin derinliklerini bilmeğe ve öğrenmeğe gelince, bu işi daha sonraya, okumak için çok boş vakit bulunduğu bir zamana bırakmalıdır». Ne yazık ki, profesör de öğrenci ile ayni düşüncededir ve bu geçebilir diye gence iyi bir uydurma not veriyor. Ve birçok sorumluluklarla dolu birgörevi, yarım yamalak öğretim gördüğü için her şeyiberbat edecek ve devlet zarar verecek bir gencin elineemanet ediyor.

«Haris ihtiyar» adı yeni verilmiş bir ad değildir. Göçmenlerin yabancı memleketlerde çıkardıkları gazetelerde bana bu adı takalı çok oldu. Öğretici adımın ise, nerdeyse otuz yıllık bir geçmişi var. İhtiyar olmak benim işlemediğim bir hatadır. Bana göre, ihtiyarlık bir suç değildir, olsa olsa kurtulmamız mümkün, olmıyan can sıkıcı büyük bir şey. Hemen şunu da söyleyeyim ki, ihtiyar takımına özel bir sevgi duyduğum yok. Çünkü, gençliğimden beri gayet iyi bilirim ki, bir çok insanlar ihtiyarlayınca, saçları ağarıp, sıkıcı bir «bilgeliğe» ererler, zekaları müsamahasız hale gelir, çekilmez bir otorite düşkünlüğü edinir, fikirleri ispatsız eleştirisiz birer mütearife olarak kabul edilsin ister.

Deha sahibi gençler kendilerindeki aşırı eleştiri eğilimine uymak maksadıyla böyle söylediğimi sanabilirler. Hiç de öyle değil. Dövüşü kolaylaştırmak ve bu gençleri bütün kuvvetimle tokatlamak için böyle söylüyorum. Gayet iyi bilirim ki, kendilerini birer kartal sa-nan horozlar ancak yerden birkaç karış yükseğe kadar havalanabilirler. Ama yerden bir karış yükselmek için kendi kulaklarını çekmeğe kalkışan bazı gençlerin bu faydasız teşebbüslerine susarak cesaret vermek neye yarar?

Benim «geçmişi sevgili» bulduğumu sanmak saçmadır. Öyle olsaydı: «Benden sonra, isterse kıyamet kopsun» prensibine göre yaşar ve bana edebiyatçı mükellefliklerinden başka, hayatın bütün bulaşıcı hastalıkları, bütün çamurunu ve pisliğini silip süpürmek gibi bir sağlık memuru çalışmasını yükleyen saftan başka bir safta çalışırdım.

Bana imzasız mektup gönderen okuyucumun roman ve hikâye yazan bir kimseye sözüm ona yakışmaz ve zararlı saydığı bu öğreticilik işine, bu eğitmen eyle- mine olan eğilimimi ben işte bu sağlık memuru çalışmasına borçluyum. Ben öğretici olmayan sanat tanımıyorum, öğreticilik işinin okuyucunun düşüncesinde aklı ve iradesi üstünde sanat tarafından yapılan etkiyi azaltabileceği düşüncesinde de değilim.

-55

Ben hayat boyunca öğrendim, hâlâ da öğreniyorum. Ustalarım Shakespear ile Cervantes, August Betel ile Bismarck, Leon Tolstoy ile Vladimir Lenin, Schopenhauer ile Mençikof, Flaubert ve Darwin, Stendhalile Haeckel’dir. Karl Marx da, İncil de bana çok şey öğretti. Kropotkin, Stirner gibi anarşistlerden, «Kilise baları»ndan da öğrendiğim şeyler oldu. …lu hayatımın elli yılını aralarında geçirdiğim doğramacılar, çobanlar, fabrika işçileri ve daha başka kimseler için de aynı şeyi söyleyebilirim. Rus folkloruna neler borçlu olduğumu da herkes bilir. Bitirip çıktığım okulda bana zararlı şeyler öğretildiğini görmedim. «Lenin ile çömezlerinden» hâlâ bir çok şeyler öğrenmeye devam ederken pek fazla bilgili olmayan narodniklerimizden ve çok bilgili olan Spengler’den de bir şeyler öğrendim. Mektup gönderen okuyucularım da bana bazı şeyler öğretiyorlar. Sözün kısası, çeşitli ilimler öğreten bu kursa «devam» etmeye ben «gerçeğin okulunda çıraklık» adını vereceğim. Öğretme hakkımın yeteri kadar sağlam bir temele dayandığını söyleyeceğim.

Mektup gönderen okuyuculardan bazıları bana «Eline bastonu al, heybeyi sırtına vur, biraz yaya yürü, etrafında olup bitenlere bir iyi bak…» diye öğüt veriyor lar. Okuyucularımın bu dediklerini hiç yapmayacağım; çünkü, gezmelerle uğraşacak vaktim yok. Vaktiyle, epey gezip dolaştım, köylülerin bir zamanlar nasıl bir zindan ve sefalet hayatı yaşadıklarını gayet iyi bilirim. Bundan elli yıl önce mujiğin tarlasını kara sabanla sürdü ğünü, minicik kazancını elinden almak için yüz elin uzandığını, birçok patron olduğu halde, bir tek eğitmen olmadığını, mujiğin de binlerce yıl hiçbir şey öğrenme den yaşadığını bilirim.

Elbette ki, içinde «ucube bulunmayan aile olmaz.»

Hele bizim aile gibi çok kalabalık, 162 milyon nüfuslu bir ailede ucubelerin daha da çok olmasından daha tabii bir şey olamaz. Ucubelerin izzetinefisleri vardır, alıngandırlar. Ucube kendine müstesna bir varlık gözü ile bakar; söylemeye ne hacet, ucubenin biri olduğuna göre, kendine böyle bir değer biçeceği meydanda.

Zekanın bu acaipliğinin temelini zihnin gevşekliğinde, hışırlığında, okumak ve öğrenmek istemeyen, kendini beğenen ya da anlamsız bilgilerle tatmin olunan ruhun bu garip halinde aramalıdır. Bu acaipliğe, genel olarak, tek kelime ile «budalalık» adı verilir.

Mesela; bu kendini beğenmişlerden biri bakın neler yazıyor : «Şayet gerçek benim yaratıcı çalışmama aykırı ise bu gerçeği inkar etmek hakkımdır. İnsan acayip bir varlıktır, diyen Dostoyevski’dir galiba. Doğru. Ben de düşüncenin sizin vücuda getirdiğiniz Dinyeprostroy, Magnitogorok, Nijini-Novgorod, vb. gibi bütün eserlerinizden üstün tutuyorum.» Bu derece deha sahibi bir ucubeye itiraz etmek boşunadır. Çünkü, bütün fantezilerin temelinde gerçek bulunduğunu, kendinden önce lehte ya da aleyhte yapılmış bir şeylere dayanmadan, insanın bir şeyler yaratamayacağını uzvî bakımdan anlayacak kabiliyette değildir. Hatta «insan acayip bir varlıktır» sözü de inkar edilemez, ama bunun için, insana evrenin küçücük bir noktasında doğup büyümüş ve bu noktada on binlerce yıl didinip, eliyle çetin çalışmalar ve aklının bütün yaratıcı çabası pahasına harikulade başarılar elde etmiş bir varlık gözü ile çok uzaktan bakmak, «evrenin derinlikleri»ni görmek ister. İnsanın elde ettiği en şaşılacak şey ilmidir; cesur eylemine dün de sınır çizilememiş, yarın da çizilemeyecek ilim. Sonra, ilim temeli üstünde doğan tekniği, hareketsiz maddenin bütün mukavemetini büyük bir kolaylıkla aşan teknik gelir. Daha sonra da, sözle, sesle, renkle, taş ve madeni? ideal güzellik hayallerini, şekillerini yaratmak imkanını kendisine veren sanatı.

Böyle bakılınca insan gerçekten acayip bir büyüklükte görünür ve insan emeğinin tarihi, kültür eserinin tarihi tasavvur edilebilecek en acayip şeydir. Ama bu insanı bütün enginliği ile tasavvur edebilmek için, adının insanlık olduğunu hatırlamak, tabiata karşı giriştiği mücadelenin tarihini ve bu insanlık içindeki mücadelesini bilmek gerekir. Oysa yukarıda alınan parçanın sahibi soyundan gençlerin «deha sahibi oluşları» hep kara ve koyu cahillikle birlikte olur.

İdeolojiden bıkan delikanlı şunları yazıyor:

«Hayatta geri kaldığımdan mı, yoksa gerçekten sıyrıldığımdan mı, nedir bilmem, hakikat şu ki, Jukovski’nin çevirilerini, masallarını ve efsanelerini, Rusları ve Ludmila operasını, içinde ideolojinin zerresi bulunmayan şeyleri çok seviyorum.»

Sonra da soruyor:

«İdeoloji ile hiç ilgisi olmayan kitapların yayınlanmasına izin verilse iyi olmaz mı?»

Burjuva ailesinin temellerini koruyan Korku filminizevkine uygun buluyor:

«Düztaban ve Bastıbacağın insanı her zaman güldüren buluşlarını seviyorum.»

İstermiş ki:

«Tarlalarda çivi yerine ot bitsin, köylü erkek traktörü, değil köylü kadını kucaklasın.»

Bu mektubun ifade ettiği genel anlam şu: İnsan eğlenmeli.

Bu mektubu aynı soydaki mektuplardan daha budalaca bulduğumdan ötür anmış değilim. Sebep bu değil. Bu mektuptan daha budalaca yazılmış mektuplar var. İdeolojiden bıkan genç saf görünmek istiyor, ama, aslında, hiç de saf değil. Bütün ideolojilere itiraz ettiği yok; itirazı belli, tamamile belli bir ideolojiyedir. Gencin. kendisi bir ideolojiden yanadır, «insan kendini eğlendirmelidir» şiarı da aylakların ve asalakların şu eski şiarına benzer : «Başkaları çalışsın, biz eğlenmek istiyoruz.» İngiliz «Lakist okulu»nun Jukovski tarafından ya-pılan çevrilerini, siz de görüyorsunuz, zevkine uygun buluyor. Yaşadığı devrin dar kafalılığından ve zevksizliğinden nefret eden, lord olmasına rağmen, devrimci Byron, «Lakist okulu»n şairleri hakkında şunları söylemişti :

«Olsun, peki. Kazançlı mevkileriniz var, Nasibinizse, şan, şeref ve zenginliktir; Oysa, satılık fikrin değeri mi olur? Utanç bence sizinle bir meslekten olmak: Fikrin ne olduğundan pek haberiniz yok. Hele şeref ve namustansa, hiç…»

Daha aşağıda şöyle diyor :

«Hayasızlığınızı, gizli utancınızı Çiçekten taçların altında saklamışsınız;

Sizlere hiç haset ettiğim yok, hiç ama hiç. Şerefli, vicdanlı olan gitmez peşinizden.»

Robert Southey, Wordswortn, Coleridge ve «Lakist okulun» öteki şairleri bakan Caslereagh’in taraftarı idi-‘ ler.

Bakın, Byron, bu bakan için neler söylüyor :

«Ey, hain, rezil, alçak Castlereagh! İrlanda ırmaklarını kana boyayan sen, Vatanının cellâdı kesildin; İnsanları zincire vurmak isteyen alçak…»

«Lakist okulu» şâirlerinin küçümsenmeyecek bir değerleri vardır; o da, sözlü «halk» eserlerinden çıkarılmışşeyleri gayet iyi kullanmasını bilmeleridir. Edebiyat tarihçilerinin orta derece kabiliyetli birer şair saydıkları Southey, Wordsworth, Coleridge, vb. gibi sanatçılar, böylelikle İngiliz dilini epey zenginleştirmiştir. Ünlü sairimiz Puşkin’in bu okul tarafından verilen örneğe uyarak, halk; masallarından faydalanmış olması mümkündür. Ama, hem «zevk», hem de malzemeyi kullanış bakımından, Puşkin ile bu şairler arasındaki temel farka da işaret itmeyi unutmayalım.

«Lakist okulu» şairleri Papaz ve Uşağı Balda gibikonuları incelemezlerdi. Puşkin masalların gerçek anlamını bozmadığı halde, Wordsworth ve grubu, halk yaratmalarında «aşarı şehvet, harikulade şeyler» motiflerini, kilise ile kilise ikiyüzlülüğünün bu sağlıklı din dışı yaratmalara getirdiği fikirleri ve batıl inançları alırlardı. Wordsworth «akla düşman kesilmesile, hatta aklı hakir görmesiyle» ün salmıştı. C’oleridge gençliğinde özgürlükçüydü, sonra Alman mistiği Jacob Boehme’nin çömezi kesildi. Gericinin biri olup çıktı. Southey de işe radikalizm taraftan olarak başladı, ama sonra Byron’a ve Shelley’e karşı beslediği azılı kin ve nefretiyle ün saldı; sonunda da, öyle bir kültür düşmanı kesildi ki, Macualay gibi tutucu bir tarihçi bile onun Konuşmalar adlı eserini şiddetle eleştirdi.

«Aklı» «iblisce bir günah» sayan Saksonyalı köylü Luther’in akidesi bu insanların hepsine bulaşmıştı. Biliyoruz ki, Luther’in ataları yüzyıllarca küçük kilise prenslerinin, şövalyelerin ve toprak sahibi soyluların kanlı hakimiyeti altında yaşamışlardı.

Luthev’e mutaassıp akidesini ilham eden işte bu hâkimiyetti. Luther akidesinin esası şudur: Hıristiyan olan kimse tamamıyla eylemsiz olmalı, hiçbir şeye karışmamalı. Diri diri derisi yüzülse bile, en küçük bir mukavemet göstermeden ıstırap çekmeli. Bu Hıristiyan yeryüzüne ait her şeye karşı kayıtsızdır, ilgisizdir. Kendisini soymalarına, boğazlamalarına, işkencelere çarptırılmalarına hiç ses çıkarmayacak; çünkü, o yeryüzünde bir din kurbanıdır. Köylüler Thomas Münzer, Wen-derGeiler ve daha başka şeflerin idaresinde, zalimler? karşı çıktıkları zaman, Luther şövalyelere vekilide adamlarına şöyle seslendi:

«Kendi selametiniz söz konusu! Köylülere hiç acımayıp boğazlayın, öldürün, boğun! Bunları kudurmuş köpekler gibi gebertin!»

Sovyet rejiminden bıkan delikanlının hoşlandığı şairler, ideolojilerinin esaslarını işte bu kaynaktan al-mışlardır. Şimdi de Jukovski hakkında birkaç söz söyleyeyim. Tıpkı Wordsworth ve Robert Southey gibi, Jukovski de bir «saray» şairiydi, başında çiçekten tacı vardı. Çar Nikola I’in oğlu Aleksandır II’nin eğitmeni idi, yazdığı bir makalede ölüm cezasının uygulanmasını savunmuş ve haklı göstermişti. Duygulu bir gericiydi; kendisi pek büyük bir şair olmamakla beraber, başkalarının eserlerini manzum olarak iyi anlatmak kabiliyetine sahipti.

İşte görülüyor ki, delikanlıyı bütün ideolojiler bıktırmıyor; anlaşıldığına göre, kötü tanıdığı belli bir ideoloji bıktırıyor. «Lakist okulu»n şiirlerini, efsaneleri, masalları sevmesini zevki ile değil de, cahilliği ile izah etmek pek mümkün. Şiirlerin, efsanelerin ve masalların da güzel sözler altında belli, hatta bazen iğrenç bir ideolojiyi gizlediklerini, belki de hamamböceklerinin, farelerin, sivrisineklerin ve bütün öteki parazitlerin bile ilkel birer «ideolojisi» olduğunu herhalde henüz bilmiyor. Çünkü mesela, toprak sudan daha sağlamdır, demir yenilmez, insan kanı besleyicidir, gibi tecrübe üstüne kurulmuş bazı kavramlar parazitlere has bir takım kavramlardır. İdeolojinin şekli ve tarzı üstünde düşünmesini bilmeyenler galiba yalnız ahmaklar ve budalalardır; ama biz burada bunların sözünü edecek değiliz.

Söylemeye gerek yok, ben eğlencelerin aleyhindedeğilim. Ama bugün içinde yaşadığımız şartları hesaba katarak, eğlenceleri biraz sınırlamak gerekir. Her şeyin bir zamanı vardır.

Bana öyle geliyor ki, insanların bir kısmı kendilerini durmak dinlenmek bilmeden insanlığı gerçekten kurtaran yeni sosyalist kültürün kurulması alanındaki çalışmaya verdikleri halde, geri kalan kısmı gerici yazarların ve halk düşmanlarının güzelliklerine gönüllerini, eğlendirecek olurlarsa, bu zıtlığın şöyle bir sonucu olur: Gönüllerini eğlendirenler, ya da kendilerini eğleneceye verenler bizim gerçeğimize tamamıyla zararlı oldular. Hem sonra, ben şu fikirdeyim ki, bu gerçek, «eğlendirici» olmak bakımından, yeteri kadar ilgi çekici ve zengindir. Meselâ, Gandhi ile Mac Donald, Düztabanla Bastıbacaktan az mı gülünç? Gerçeğin hainleri alçaklıkta, sinemanın hainlerini fersah fersah geçerler. Tekrar ediyorum ki, gerçek bütün buluşlara ve fantazilere her zaman temel hizmetini görmüştür. Gerçeği sinema filmlerine bakarak değil, Çörçil, Çemberlayn, Baldvin ve bu soydan «zamanımızın daha başka kahramanları» gibi centilmenlerin yapıp ettiklerine bakarak incelemekçok daha ilgi çekici, pratik olarak çok daha faydalıdır. Çok daha faydalı ve ilgi çekicidir; çünkü adı geçen centilmenler, siyasî haydutluğa olan eğilimleri yüzünden, ideolojiden bıkmış gençlerin kafataslarını çıkıntılarla süsleyebilirler. Gençler işi gücü bırakıp kuzgunları seyre dalarlarsa, bu centilmenler bunlara da aynı şeyi yapmakta gecikmeyeceklerdir. Dilerim ki, Sovyet vatandaşları arasında kuzgun seyretmek mesleğinden olanların sayıları az olsun. «Aydınlık devri» maddecilerinin devrimci ideolojisinden «bıkmış» birçok insanlar, XIX uncu yüzyıl başında, bu birkaç vatandaşın düşündükleri ve yazdıkları şeylerden daha iyisini düşünmüşler ve yazmışlardı. «Bıkanlar»ın o zamanlar yazdıkları şeyler Devrim düşmanlarının tutucu ve dinî ideolojisinin ürünüydü.

Tarlalarda biten çiviler konusunda söyleyecek bir şey bulamıyorum. Ben ömrümde ne böyle çivi, ne de böyle tarla gördüm. Mektubu yazan okurum herhalde şaka etmiş olacak. Köylüye gelince, bu konuda gayet inanmış ve kesin olarak söylüyorum ki, bugün de, köylü olmaktan çıkıp, kendini sosyalist ve memleketin efendisi tasavvur edince, yarın da köylü, köylü kadını hiç değişmez bir şekilde kucaklamaya devam edecek, köylü kadın da köylü erkeği aynı şekilde kucaklamaktan hiçbir zaman geri kalmayacaktır. Bu onların karşılıklı hayatî görevleridir. Hele şükür, bunun böyle olduğunu bilmeyen de yok.

Zabitliğin ve riyazetin ideologları olan keşişler bile, kendi tecrübeleri ile bilirler ki, zahitlik bu görevin yerine getirilmesine hiçbir zaman engel olmaz. Bu görevden uzaklaşıp, bu uzaklaşmayı, ideoloji bakımından, ya eski Yunan kültürünün estetiğine olan eğilimleriyle, ya da burjuva toplumunda bir erkeği beslemenin bir kadını beslemekten daha ucuz- olduğu şeklinde basit bir olayla izah eden kulamparalarda da bu böyle. Nereye baksanız, her yerde «ideoloji» var, delikanlı. Bu ideoloji«görev»in yerine getirilmesine engel olmamış, ötedenberi nazımla nesirle, renklerle danslarla bu görevi her zaman teşvik etmiştir. Küçük burjuva gerçeği bize diyor ki, bu görev, her zaman, kadını al çalmış bir insan haline getiren pis ve iğrenç bir fuhuşşekline ve niteliğine bürünür. Sinemada «ailenin temellerini koruyan» darkafalı adam, kendi özel hayatında, kadını, kendini savunmak için, tabancanın ve karbon gazının hayırlı yardımına başvurmaya zorlamaktadır; bu notların baş tarafında sözünü ettiğimiz burjuva gazeteleri de, alçakçabir sadizmle, bu olayları bütün ayrıntılar ile her gün dünyaya ilân ederler.

Görülüyor ki, biz bu insanlara sevgi duyamayız, ama, bunlar birer natüralist olduklarından, çok faydalı işler görürler. Bunların ataları sarhoş babasını çırılçıplak soyan ve açıkgöz bir genç olan Ham’dı. Küçük burjuva gazetelerinin sütunlarını küçük burjuva toplumunun dağılışını gösteren sözlü tasvirlerle, adam öldürme intihar, türlü türlü hırsızlık, dolandırıcılık, haydutluk hikayeleriyle doldurmakla, bunlar da kendilerini dünyaya getiren sınıfın çıplaklığını ortaya, koymaya uğraşmaktadırlar. Bunların meslekleri küçük burjuva hayatının kanını, çamurunu, pisliklerini karıştırmak, eşeleyip durmaktır. Kendilerini tamamıyla bu işe vermişlerdir ve Avrupa burjuva kültürünün çürüyüşünü, dağılışını gösteren en canlı renklerle çizilmiş geniş bir tablohazırlanmaktadır. Kendilerini yetiştiren eski kuşaklar gibi bunlar da çürümüşlerdir, ama faydalı bir iş görmektedirler. Çünkü «naturalizmleri» gerçeği oldukça parlak bir şekilde aydınlatmaktadır. Bu insanların verdikleri deliller dikkatle gözden geçirmeli, ama bu delilleri taklit etmemeli. Çünkü bu ıvır zıvır insanların duyguları filan yoktur. Küçük burjuva hayatının facialarını sırf satılan, satın alınan ve «natüralist»e birazcık nafaka sağlayan bir malzeme diye düşünürler.

Bizim Sovyet gerçeğimizde de eskiden kalma şeylerin türlüsü var, ama bunlar hızla kaybolup gitmektendir. Bizde de yazı yazan özel soydan bir takım «natüralistler» var. Bunlar Ham’ın torunlarıdır, demeye di’lim varmaz. Çünkü bazen, türlü türlü pisliklerin ve çirkinliklerin var olduğunu söylemeleri, göstermeleri, sağlığı koruma endişesinden, bunların kökünü kazımak, hayatımızdan söküp atmak arzusundan ileri gelmektedir. Ama bunu yaparken, siyasî anlayışı inceliği unutuyorlar.

Gerçeği kesin bir gözle gözlüyorlar, gördüklerini de doğru olarak anlatıyorlar, bence öyle. Ama, mesela bakın edebiyat işlerinden anlayan bir yazar bir kitap yazmış; bu kitapta şöyle şeyler var:

«Keçi sakallı adam mıntıka siyasî eğitim müdürlüğünde çalışıyordu. Geleli çok olmamış. Bu işte bir yanlışlık olacak. Çünkü, vaktiyle mezar bekçisiymiş.»

Bu biraz tuhaf değil mi? Söylenen şey doğru olabilir. Her yerde adam sıkıntısı çekiyoruz. Hem bir mezar bekçisi de, siyasî bakımdan, bu kitabın yazarından pekala daha uyanık, daha bilgili olabilir. Oysa, iktidarının kötülüğünü isteyen yabancı natüralistler ile memleketimizdeki natüralistler bu fıkradan mutlaka bambaşka bir sonuç çıkaracaklardı! O sonuç da şu : Sovyet Rusya’da işçi kitlesinin siyasi eğiti m i bir takım mezar bekçilerine emanet edilmiştir. Fıkraya daha büyük bir acayiplik vermek için, bekçi sözü pekala mezarcı haline getirilebilir. Paris’te Berlin’de, Pragda, Sofyada., Belgradta oturan kimseler ye bizim eski göçmenler Sovyet yazarının bu sözleri ile avunacaklar, birbirlerine telefon edip bağıracaklar: «Mezarcılar hikayesini okudunuz mu? Ha, ha, ne tuhaf değil mi?» diyeceklerdir.

Yazarlarımızın yazdıkları kitaplarda bu fıkralara çok rastlıyorum ama bunları burada tekrarlayacak değilim. Çünkü küçük burjuvaların hoşuna gidecek ve umutlarını canlandıracak bir takım gerçekleri anlatarak bu adamları eğlendirmek istemem.

Beni son derece ilgilendiren bir mesele var. Yazarlarımızdaki bu küçük burjuvaların hoşuna gidecek «gerçekleri» anlatmak eğilimi nerden geliyor? Bu «gerçek» bu yazarların eserlerinden doğmuş bir sonuçtur. Adeta tamamıyla kötümser fıkraları bir araya toplamış bir yazarın eesri üstünde kendisiyle görüşmüştüm. Eserin kahramanı kendine yeteri kadar çınlayan bir ad bulamamanın azabını çekiyordu. Yazara sordum: Semkof adlı

sersemin biri, çalışacak, okuyacak yerde, Semyokum mu olsun, Sumrakof mu olsun, yoksa Sumarkof mu, diye geveleyip durması niçin bir okuyucu olan beni ilgilendirsin? Yazarın bana verdiği cevap şu : «Hareketsizlik içinde olan, kendi içine kapanan, tıpkı sizin gibi, kendi kendine gelişen insanları ben pek severim.»

Pek acayip bir fıkra bu. Çünkü eserin müsvedesindeki haşin natüralizm, yazarın açık, ciddî ve kasvetli rornantizmiyle hiç bağdaşmıyor. Bu romantizmi yazar sözleriyle son derece güzel ifade etmesine rağmen, bu romantizm onun içinden doğacak yerde, derisine dikilmiş gibidir. Çoğu zaman bana öyle gelir ki, genç yazarlarımız gerçeğin okulundan öğreneceklerine, Freidrich Schlegel’den bir şeyler öğrenmektedirler. Bu Schlegel,bundan 132 yıl önce, insanın «Ben»inin gerçek tatrıini canlı eylemde değil, eylemsizliğin kutsal sanatında, her türlü faaliyetin yokluğunda bulduğunu vaaz etmişti. «Kendinden hoşnut» olarak yaşadı, «tabiata benzedikçe, daha memnun oldu.»

Bu en saf eylemsiz romantizm XIX’uncu ve XX’inci yüzyıllarda birçok defalar ele alındı. Çoğu zaman da, J. K. Huymans’ın Tersine adlı eserinde, o çok övülen Whitman’da, hele o çekilmez geveze Marcel Proust’ta olduğu gibi birçok acayip şekillerde genç edebiyatçılarımızın pek önemli olamayan bir kısmı tarafından eylemsiz romantizme karşı gösterilen bu büyük rağbetin eylemli, devrimci romantizme olan heyecanlı eğilimlerinden ileri gelmesi pek mümkündür; bizim gerçeğimiz bu devrimci romantizm bakımından pek zengindir; yine bu romantizm, gençliğimizin çalışmalarına kök saldığı gibi, «efsane» yaratmaz halkın evrensel eserini tamamlar. Biraz yukarıda söylediğim gibi, gençlerin eski hayatın çirkinliklerini ve acayipliklerini, bu hayattan nefret ettikleri için, bir sağlık koruması endişesiyle, devrimci romantizmi, eylemli romantizmi benimsemelerini engelleyen her şeyi ortadan kaldırmak arzusu ile ortaya dökmüş olmaları da pek mümkündür. Ama, kendi şuurunu geliştirip derinleştirerek, kendi siyasî eğitimini yaparak ancak bu romantizm kazanılabilir. «Bütün bunlar neye yarar?» sorusu ancak şu şartla ortadan kalkmış olur.

Ama dar kafalının kötü ve yavan «gerçeği» daha ölmemiştir. Yaşıyor, devrimci ideolojisinden, bıkan insanların dimağları üstünde etki yapıyor. Ham torunlarınin, «natüralistler»in, «usta kalem hırsızları»nın, bankerler tarafından para ile tutulmuş adamların, genellikle «İsterse, benden sonra kıyamet kopsun» prensibine uyarak yaşayan ıvır zıvır adamların Sovyetler Birliğine iftira etmek için kullandıkları gerçek işte bu dar kafalının yavan gerçeğidir. «Sanayileşme», «Beş yıllık plân», «Magnitostroy», «Dinyeprostroy», diyorlar Moskova nehri ile Volga’yı birleştiriyorsunuz, diyorlar, ama sizde siyasî eğitimi yöneten mezar bekçisinin biridir. Filanca yazar, kahramanlarına Oka nehri üstünde yolculuk ettirdiğini unutup, Volga nehri üstünde geçirilen bir geceyi tasvir etmiş. Okul öğretmeni falanca hanım üç aydır maaş almamış. Okurova şehrindeki kooperatif üyeleri kurbağa yemişler. Çelikten binalar, traktörler yapıyorsunuz, fabrikada her mamulün parçalarını ayrı işçilere yaptırıp sonra birleştirmesini pek ala beceriyorsunuz, ama dikiş iğnesi, firkete ara bakalım bulabilir misin? Hey Allahın belaları, siz nesiniz? vb. Bunların hepsi de doğru Ama, elden ne gelir? Viladivostok’tan Odesa’ya, Erivan’a, Murmansk’a, Taşkent’e kadar yayılan topraklar üstünde bu gerçeğe hâlâ yeteri kadar

rastlamak mümkündür. Bu hatalar birden ortadan kaldırılamaz. Böyle olmakla beraber, bu hatalardan yavaş yavaş sıyrılıyoruz. Kendimizi toparladığımız zaman, hiçbir güçlük karşısında irkilmeyeceğiz. Düşmanlarımız fıkra halinde anlatılan bu gerçekle, suratımıza «bir tokat attıklarını» sanıyorlar. Düşmanlarımızı boş hayallerin kalın sisleri içinde bırakıp, bu yavan fıkraların sayısını azaltmaya bakalım. Dar kafalıyı, hoşuna gitsede, çamurla bile beslememeli. Bu önemli gerçeği anladığımız gün, bu fıkraların sayısı çarçabuk azalacaktır. O gerçekde şudur: Hepimiz, yaptığımızın hesabını memleket karşısında vermeliyiz. Sovyetler Birliği çapında bir sosyalist sorumluluk ve tesanüt duygusunu kendimizde geliştirmenin artık zamanı gelmiştir. Bu duygu ile birlikte, kendimizde siyasî anlayışı ve inceliği de geliştirmeliyz. Hayatta ve edebiyatta fıkralar düzmekten bizi ancak bu anlayış kurtarır; dar kafalının bizde de canlı bir şekilde yaşadığının delillerini vererek bu dar kafalıyı avut topraklar üstünde bu hakikate hâlâ yeleri kadar.

«Ruhu hiç sosyaliste benzemediği halde, yüzü sosyaliste benzeyen» insandan daha kötü bir şey olamaz. Bugün kurmakta olduğumuz gelecek bize kuvvetli ve cömert elini uzatmıştır.

Küçük Burjuva İdeolojisi

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse/ Çocuklar, kadınlar, erkekler” Mendilimde kan sesleri – Edip Cansever

Her yere yetişilir Hiçbir şeye geç kalınmaz ama Çocuğum beni bağışla Ahmet Abi sen de bağışla Boynu bükük duruyorsam eğer...

Kapat