“Bizler, kahramanlar ve çilekeşler, birbirimize neden önemsiz görünüyoruz, biliyor musun?” – Maksim Gorki

HISTORISKEBILDERBak Eva, ümit etmek garip bir şeydir. İnsan bir sabah vakti bir yol boyunca yürüyüp sevdiği kimseye o yolda rastlayacağını ümit edebilir. Ona rastlar mı? Hayır. Neden rastlamaz? Çünkü sevilen kimse o sabah ya bir işle meşguldür, yahut da başka yerdedir… Ben dağlarda yaşlı ve kör bir Lâponla tanıştım. Elli yaşından beri gözleri hiç görmüyordu, yetmişini aşmıştı. Ama o, zaman geçtikçe daha iyi gördüğünü sanıyor, fikrince görmesi muntazam bir şekilde düzeliyordu. Bir aksilik olmazsa birkaç sene içinde güneşi görebileceğini umuyordu. Saçları henüz siyahtı ama gözleri bembeyaz. Çadırında oturmuş tütün içerken, bana kör olmadan önce gördüğü çeşitli şeyleri anlatırdı.

Sert ve sıhhatliydi, duyarlığı bir yana bırakmış, yıpranmamıştı; ümidini kaybetmemişti. Gideceğim zaman beni geçiriyor, bana çeşitli yönleri gösteriyordu. Şu taraf güney, diyordu, şu taraf kuzey. Önce şu yönde yürü, aşağı dağa indin mi şu yöne sap! diyordu. Zerre kadar yanlış yok, cevabını veriyordum. Lâpon memnun gülüyor: “Bak!” diyordu. “Kırk, elli sene önce ben bunları bilmezdim; demek ki şimdi o zamanlardakinden daha iyi görüyorum, zamanla daha da iyileşiyorum.” *

Maksim Gorki’nin Gözünden Yazar Knut Hamsun

“Çağdaş edebiyatta özgünlüğü bakımından ona eşit başka birini görmüyorum”

Kitap yazmayı kendileri için bir zanaat, bir “geçim vasıtası” olarak görenler vardır; onlar insanla ilgili yalan söylemezler, insanı olduğundan daha kötü göstermezler. Bu da güzel bir şeydir. Daha da iyisi, eğer bu insanlar yakınlık duydukları birini kabaca da olsa bir parçacık allayıp pulluyorlarsa bunu sadece okurlarına iyilik etmek için varsın yapsınlar. Okurların kendilerini daha az donuk görmelerini yararlı buluyorum; güzel tüyler insanı horoza benzetir, uçmayı unutmuş olan bu kuş, sadece dünyaya milyonlarca damızlık yumurta armağan ettiği için değil, aynı zamanda da rekabetin kültürel anlamını derinden kavradığı için yeryüzünde yine de gururla ve saygı görerek dolaşır.

Öyle yazarlar vardır ki, bunlar, “suratından ter akarak” çalışma “yeteneği” illetine tutulmuş, rahatsız edici bir “şöhret” isteğiyle, kendi kişiliğini “basit insanların” oluşturduğu kaotik yığının içinden çıkarıp öne sürme, “ortaya koyma”, bu insanlar arasında yazara, avutucuya, nükteciye dikkat ve merhamet atmosferi yaratma gibi son derece normal ve biyolojik olarak da doğru bir açlıkla kitap yazmaya zorlanırlar. Eleştirmenlerin övgü yazıları, okurların saygılı selamları, kadınların pek çok şeyler vaat eden ilgisi, baş döndürerek daha sonraki çalışmalar için galeyana getiren bu türden başka şeyler, böylesi yazarlar için son derece gereklidir. Bu yazarlar uzun ömürlü değildir ve adlarını “yüzyılların anısına” derinlemesine kazıyamazlar fakat kavramın geniş anlamında “edebiyatı” yaratan onlardır ve onlar Ortaçağın olağanüstü tapınaklarını yapmış olan adsız duvarcılara benzerler.

Daha sonra fevkalade bir ruh gücüne, dikkatini yoğunlaştırma gücüne ve neredeyse mucizevi bir ruh olgunluğuna sahip sanatçılar gelir; onlar, hiç kimsenin görmediğini görme, anlamadığını anlama, olağan bir şeyde olağanüstü olanı ortaya çıkartma yeteneğine sahiptirler. Bu yazarların kitaplarında esinlendirici ve büyüleyici bir mahremiyet izi vardır ve her zaman “genel olarak insanlara” değil, bir tek sevdikleri insana söz söylediklerini, bir tek bu insanın onlar için önemli olduğunu, yazdıkları “kutsal yazıların” derinliğini ve değerini bir tek bu insanın anlayabileceğini hissedersiniz.

Fiziksel olarak böyle bir insan yoktur, onu yazarlar uydururlar. Bu hayali muhatap son derece anlayışlı ve zekidir, çünkü o, sensindir. Canlı bir insanla, bir dostuyla son derece açık, ara vermeden, duraklamadan, sıra noktalar koymadan sohbet eden bir Anatole France’ı hayalimde canlandıramıyorum.

Bunlar dev sanat adamları, “ebedi kitapların” yaratıcıları, edebiyat alanının despotları, ekollerin, akımların, tarzların kurucularıdır.

Knut Hamsun (Asıl adıyla Knud Pedersen) 4 Ağustos 1859’da bir terzinin oğlu olarak Ottadalen’de doğdu. 14 yaşındayken okumayı bıraktı ve gençliği maceralı bir şekilde değişik işlerde geçti: Kapıcılık, ayakkabıcılık, yol işçiliği… bunlardandır. Bu değişil işlerde çalışmasını Amerika’ya giderek orada da sürdürdü. 1899’dan itibaren Rusya, Finlandiya, İran ve Türkiye’yi kapsayan bir seyahate çıktı. Yazı üzerine ilk çalışmalarına bilmece/bulmaca kitabı hazırlayarak başladı. Daha sonra Kopenhag’ a dönüp duygularını yazmaya başladı. 1890’da yayınlanan “Açlık” adlı romanıyla adını duyurdu. 30’a yakın kitap yazan Knut Hamsun, 19 Şubat 1952’de Nörholm’da öldü.**

Knut Hamsun, sözettiğim sanatçıların işte bu grubuna girer. Ancak onlar arasında benim için bir istisnadır. Çağdaş edebiyatta sanatının özgünlüğü bakımından ona eşit başka birini görmüyorum.

“Ekolün”, “tarzın” ve tıpkı bilimde olduğu gibi, ancak genellikle bilimin insanı “ikinci doğayla” dışarıdan özenle kuşatması, sanatın ise bu doğayı bizim içimizde yaratması farkıyla “ikinci bir doğa” yaratan gerçek sanatın peşinden gölge gibi sürüklenen şeylerin onun için hiçbir önem taşımadığını düşünüyorum.

Hamsun’un sanatı, gerçekten de insanlar hakkında “kutsal yazılardır,” hiçbir dış süslemesi olmayan yapıtlardır. Onun sanatının güzelliği, yazdığı Norveçli insan figürlerini bir mucizeyle antik Yunan heykelleri kadar inandırıcı biçimde güzelleştiren kesin ve göz kamaştırıcı basit gerçektedir.

Okurlar için ve biricik “sevdiği” için yazmaz o, hayır. Benim şöyle bir izlenimim var: Hamsun, bildiği ve hissettiği şeyi birine ve bir yere doğru, bütün insanların başlarının üzerinden anlatır.

Anlatırken düşüncelere dalar ama bence Knut Hamsun’un tam olarak neyi kanıtlamak istediğini aramanın bir yararı yoktur. Düşünceleri “pedagojik” niyetlerden tamamen uzaktır, düşünme süreci hiçbir ahlaki dogmaya ve sosyal hipoteze bağlı değildir, bana Öyle geliyor ki, ideal bir şekilde özgürdür.

“Evet,” diyor Knut Hamsun, “hepimiz bu dünyada dolaşan serserileriz.” diyor, ama bunu kanıtlamıyor. Karamsar biri değildir. Onun “serserileri” toprak sahipleridir; onun yarattığı, güçlüklerle boğuşan küçük ülke insanlarının hepsi birer kahramandır. İsaak bir destan insanıdır. Kendisinden önce Edda eğer yaratılmamış olsaydı, hayal tezgahında Torunu, Baldur’unu, Freyya’yı ve Loka’yı dokuduktan sonra Edda’yı yaratırdı. Loka’yı da yaratırdı, çünkü kötülüğü de sisteme sokmak, daha sonra kopartmak için ona bir kafa eklemek gerekir. Loka’nın kafasını İsaak’a benzer birinin kopartacağını ve daha sonra dünyada çoktan zamanı gelmiş, insana layık, kinsiz bir düzen kurulduktan sonra o, daha insancıl ve daha iyi tanrılar yerleştirip gökyüzünü yenileyecektir. Çünkü gelecekteki bu iyi ve akıllı insan, gökteki boşlukların kendi ruhuna girmesi kaygısıyla herhalde bu boşluklara göz yummayacaktır.

Freken D’Espar, “iyide ve kötüde o kadar direngendi ki dünyevi olan her şeye girdi. Biz bunu böyle adlandırıyoruz.”

Hamsun, belirttiği dört sözcüğe bir bilgenin hoşgörülü ve yumuşak ironisini katmış: Dünyevi olandan başka ne vardır, bir boşlukta, insanların ayaklan altında titreyen, parçalanan ve tıpkı Lizbon’daki, Martinik’teki, Messiua ve Japonya’daki gibi bir dakika içinde on binlerce insanı yok eden bir dünyada yaşamaya mahkûm edilmiş önemsiz insan bireylerinin acılarından daha önemli ne vardır?

Yaşamımızın bütün anlamı bundadır, yani dünyadadır ve zaten kendisi için başka bir şey olmamasında da insanın bir suçu yoktur. İnsanın kendini teselli etmek için yarattığı ve benim şahsen mekanikten ziyade mistik olarak gördüğüm Tanrıdan başka hiçbir şey. Tanrı, her şeyi yapabilen, her şeyi bilen bir güç düşüncesini armonize etmek, bu düşünceyi sivriltmek için yaratılmamış mıdır, Tanrı, insanın kendini savunacak tek silahı olan düşüncenin çocuğu değil midir?

Son kitaplarında Dünya Nimeti, Kuyu Başındaki Kadın, Gorahus Sanatoryumu Hamsun’un, bir varlıkla, sadece kendisinin gördüğü ve tanıdığı bir varlıkla sohbet ettiğini düşünmek mümkündür. Bu, belki “dünya aklı” denen şeydir, belki de Hamsun’un konuşmak, sohbet etmek için kendi yarattığı Tanrısıdır. Büyük sanatçı insanların yaşamına ilişkin korkunç öyküleri de destansı bir basitlikle anlatıyor. “O, insanlar arasında hiç denecek kadar önemsiz biriydi,” can sıkıcı günlük yaşamdan aldığı bu kadın kahramanını bu sözlerle ifade etmiştir.

Kişiliksiz ve önemsiz denen insanları Hamsun’dan önce hiç kimse bu kadar etkileyici anlatamamış ve kişiliksiz insan diye bir şeyin olmayacağını onun kadar inandırıcı biçimde gösterememiştir.

Yeryüzünde suçsuz yere ölüme mahkûm edilmiş milyonlarca karınca kahraman yaşıyor. Bu karınca kahramanlar, taş yığını kentler kuruyorlar, sürdürdükleri zor yaşamı her bakımdan güzelleştirmeye çalışarak güzel, bilgece şeyler düşünüyorlar ve yaratıyorlar, bu arada kendileri için acı verici, katlanılmaz sosyal yaşam koşulları da yaratmış oluyorlar.

Hamsun, bunu da, bu akıl almaz ve korkunç yaşamı da sohbet arkadaşına anlatıyor, sanki bir parça şaşkınlık duygusuyla anlatıyor ve öfkesini sözcüklerin arasına gizleyerek sohbet arkadaşına şu soruyu soruyor:

“Bütün bunların neden gerekli olduğunu biliyor musun? Bizler, kahramanlar ve büyük çilekeşler, birbirimize neden önemsiz ve kişiliksiz görünüyoruz, biliyor musun? İnsanların yaşamının neden bu kadar mutsuz olduğunu anlayabiliyor musun?

Sohbet arkadaşı, kurnazlığından, belki de şaşkınlığından susuyor, bir şey söylemiyor.

“Evet,” diye üsteliyor mükemmel sanatçı Knut Hamsun, “işte yaşam böyle. Peki neden böyle? Yanıtlayabilir misin?

Sorusu yanıtsız kalıyor.

O zaman Hamsun, herhangi bir nedenle sayısız işkencelere uğramış masumların yeni bir öyküsünü daha da şaşırtıcı bir basitlikle anlatıyor:

“Evet,” diyor, “hepimiz yeryüzünde dolaşan serserileriz. Neden ve neyin peşinde dolaşıyoruz? Yeryüzünde öyle çok çalışıyoruz ki artık onu güzelleştirmiş durumdayız. Aslında birbirimizi sevmek ve saymak için her şeyimiz var, bizler iyi işçileriz. Birbirimize neden bu kadar acı çektirdiğimizi biliyor musun? Bütün bunların neden gerektiğini anlıyor musun?”

Yanıt gelmiyor.

Dünyada Knut Hamsun gibi yaşamak ve bütün hayatı boyunca sağır, dilsiz biriyle, belki de iyileşmeyecek kadar aptal ya da delicesine kötü biriyle sohbet etmek inanılmayacak kadar zor bir iştir. Neyse ki, böyle bir canavar yoktur ve Hamsun benzeri insanlar yaşam konusunda düşünürken yalnızca Loka ya, sonradan kopartmak için kafa ekliyorlar.***

Knut Hamsun
Maksim Gorki


 * Pan – Knut Hamsun  **wikipedia  *** Aymavisi

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
George Monbiot: “En zengin %1, dünyadaki toplam gelirin %48’ine sahip olmasına rağmen, mutlu değil”

Yalnızlık bizi öldürüyor İçinde bulunduğumuz çağı nasıl adlandıracağız? Bilgi Çağı değil: Popüler eğitim hareketlerinin çöküşü, içi pazarlama ve komplo teorisi...

Kapat