1967 Cemal Süreya ile Söyleşi: “Bizde bir bunalım edebiyatı yok”

Cemal Süreya“ Kadın kendini gösterdi usulcana
Çekingenlikle koşulu beyaz usulcana
Gittiler gözleri aşka yaşamaya yangın
Gidip gelenler oldu gitti geldiler.
Kadın saçlarını getirmedi uzakta tuttu
Umutsuzlukla dolu soyunmak uzakta
Düştüler karanlıkta aralık aralık
Düşüp ölenler oldu düştü öldüler.
Kadın gözlerini koydu ortaya
Bir mavi bir gökyüzü aldı çevrelerini
Sevdiler sonsuz maviyle alıngan
Sevip yaşayanlar oldu sevdi yaşadılar.”

Süreya: “Genç şairlerimiz yalnız eski şairlerden değil, bugünün genç Fransız, İngiliz, Rus, Amerikan şairlerinden de ileri bir araştırma tutkusuyla çalışıyorlar.”

Cemal Süreya, şiirimize yeni bir anlatım getiren şair. En son kuşaktan ve en başta gelenlerden. -Papirüs- dergisinin sahibi.

Yavan ve anlamsız şiirler karşısında şiir okumak hazzını yitiren, şiirden bıkıp usananlar bile, Cemâl Süreya’nın şiirleriyle bu eski alışkanlığa dönebilirler. Bende öyle oldu.

Yayınlanmış iki kitabı var: Üvercinka ve Göçebe, Üvercinka’daki şiirler beni pek sardı. Göbeke’dekiler tadını alamadım. Oysa, Göçebe daha sonra basılmış. Bunu sanat görüşüne güvendiğim bir arkadaşıma anlattım. Demek ki, sen, Üvercinka’da kalmışsın. Sanat zevkin orayı aşamamış dedi. Belki de doğru söylüyordu.

Dediğim gibi, başka bir şiir anlatımı var. Bu tarafı biraz da Cahit Sıtkı’yı hatırlatıyor. Onun da şiir dili kuşağındakilerden ayrıydı. Sanat görüşleri, dünyaya bakışları aynıydı ama, Cahit bir başka türlü söylüyor, bir başka türlü sesleniyor.

Cemâl Süreya Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. On yıllık maliye müfettişiymiş: derken, edebiyat ağır basmış, yazmış istifayı, ayrılmış. Kendisi şiir görüşünü şöyle anlatıyor: Bence şiir, yapısından dolayı kurulu düzene karşıdır. Daha çok insanın tabiatından gelme bir şeydir. Tabiat ahlâklı kovar. Şiir eşkıyayı tutar, nesir jandarmadır. Şiir baş kaldırır. Nesir biz nasıl düşünüyorsak, öyledir. Kavramlarla yazılır. Nesirde kelime kavrama bitişiktir. Önce kavram sonra kelime gelir. Şiirde ise önce kelime sonra kavram gelir. Bu bakımından insan şiirde evreni düşünceden ayrı bir tarzda kavrama imkânına sahiptir.

Kitaplarından birincisi Yedi Tepe Şiir Armağanını, ikincisi Türk dil kurumu Edebiyat Armağanını kazanmış. Şimdi kavradım, ikincisinin dilinden neden anlamadığımı!…

Cemâl Süreya’nın Üvercinka’daki şiirlerinden birini beraberce okuyalım. Sonra da ebebiyat anketimizin sorunlarına geçelim.

“ Kadın kendini gösterdi usulcana
Çekingenlikle koşulu beyaz usulcana
Gittiler gözleri aşka yaşamaya yangın
Gidip gelenler oldu gitti geldiler.
Kadın saçlarını getirmedi uzakta tuttu
Umutsuzlukla dolu soyunmak uzakta
Düştüler karanlıkta aralık aralık
Düşüp ölenler oldu düştü öldüler.
Kadın gözlerini koydu ortaya
Bir mavi bir gökyüzü aldı çevrelerini
Sevdiler sonsuz maviyle alıngan
Sevip yaşayanlar oldu sevdi yaşadılar.”

Cemâl Süreya sorularımızı söyle cevaplandırdı:

Bugünkü Türk edebiyatını nasıl buluyorsunuz? Edebiyatımızda Dün mü daha kuvvetliydi, bugün mü? Günümüzün Türk yazarları daha çok nerede başarılı? Şiirde mi, hikâyede mi romanda mı oyunda mı, mizah ve hicivde mi? Bütün bu dallarda, yaygın olarak eski kuşaklar mı daha etkiliydi, yeniler mi? En son kuşak edebiyatçıları arasında beğendiğiniz isimler?

“Bunu anlamak için dün ve bugün tartışılan fikir, sanat konularına bakmak yeter. Bu gün edebiyatçı çok daha yoğun, çok daha derin sorunlarla uğraşmaktadır. Özellikle son yirmi beş yılın ürünlerinde çok yönlü, zengin bir ağıntı var. Büyük bir kıpırdama içindeyiz. Büyük bir edebi ortam kurulmaktadır. Hatta kurulmuştur. Özellikle şiirin ufku çok genişlemiştir. Diyebilirim ki, genç şairlerimiz yalnız eski şairlerden değil, bugünün genç Fransız, İngiliz, Rus, Amerikan şairlerinden de ileri bir araştırma tutkusuyla çalışıyorlar. İsterseniz size Evtuşenko’dan daha güçlü yedi sekiz genç Türk şâiri sayayım. Azgelişmiş ülkelerde insani durumları anlamlı bir noktaya geldiği için, sanat birikimleri de daha ilginç bir görünüm kazanmaya başlamıştır. Bu önce şiirde beliriyor. Yakında romanda da muhakkak belirmeye başlayacaktır. Hikâyede de tiyatroda da başlayacaktır. Öyle sanılır ki azgelişmiş ülkeler Batı’dan ilk rövanşlarını edebiyatla alacaklar. Romanımız çok yeni. Ama bir Reşat Nuri ile bir Kemâl Tahir’in romanda durduğu yeri karşılaştırabilir miyiz? Ben hikâyenin de şu sıralarda büyük bir aşamada bulunacağına inanıyorum.

Birkaç ad sayayım. Şiirde: Turgut Uyar, Edip Cansever, Sezai Karakoç, Ulkü Tamer; hikâyede: Vüs’at O. Bener. Bilge Karasu, Nezihe Meriç, Muzaffer Buyrukçu, Leylâ Erbil, R.Tomris; romanda: Yaşar Kemâl: tiyatroda Refik Erduran, Güngör Dilmen.

Hececilerden bu yana dilimizde bir sadeleşme cereyanı var. Bu cereyan son yıllarda daha da kuvvetlendi. Bu arada, bu gidişin Bir dil ihtilâll hâlini Türkçeye halk dilinde de kullanılmayan nesebi belirsiz kelimelerin girdiğini iddia edenler var. Bu konudaki düşünceniz nedir? En son kuşak yazarları, tümüyle, Türkçeyi iyi biliyorlar, kullanıyorlar mı?

Dilin sâdeleşmesi tabii ve toplumun durumuna paralel bir akıştı. Özleşme ise dilde bir ihtilâldir. Bu arada çok aşarı, hatta sorumsuz davranışlar da görüldü. Özleşme Türk Dil Kurumunun eylemini ve çalışmasını aştı. Ama kabaran ne gerçek yatağını bulabilmesi için gerekliydi bu. Dil devriminin en büyük yararı şu: daha kuşkucu olduk, zihnimizin eski kadrosundaki bazı paslar, bazı gereksiz pislikler ve tortular çarçabuk silindi; eski değer yargılarının kolayca dışına sıçradık. En büyük sakıncası da şu: yeni bir yazı dili meydana geldi: hakla aydın arasına bir dil hendeği girdi: öte yandan genç yazar o silinen tortularla birlikte bazı zenginlikleri, bazı düşünce bağ ve ayrımcıklarını kaybetti. Türk Dil Kurumunun amaç ve eyleminin dışına taşmış kişisel bazı dil çalışmaları olmasaydı, bu sakınca daha da hafif olurdu.

Faydanın mı, sakıncanın mı baskın çıkacağını zaman gösterecek. Ben faydanın çok daha büyük olduğuna inanıyorum.

Yeni yazarlar Türkçeyi daha iyi değerlendiriyorlar. Şöyle desek daha uygun: yeni yazarların iyileri Türkçeyi eski yazarların iyilerinden daha yerinde ve daha usta bir şekilde kullanıyorlar.

Dünyada ve bizde bir bunalım gençliği yaşantıları ve edebiyatı var. Onları okuyor musunuz? Düşünceniz nedir?.

Bizde bir bunalım edebiyatı yok. Yalnız bunalım temalarını işleyen birkaç genç yazar var. İzliyorum onların yazdıklarını. Bu konuda henüz bir başarı elde etmiş değiller. Biraz cılız geliyorlar bana. Bunalımdan değil, bunalımın nasıl olması gerektiğinden hareket ediyorlar da, ondan galiba. Bununla birlikte bir gelişme beklenebilir yazdıklarında.

Söyleşi: Gavsi Ozansoy
Haber gazetesi, 19 Şubat 1967.

Share

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Lev Tolstoy: “Eskiden bunun nasıl farkına varmadığıma şaştım”
Aziz Nesin Markopaşa’yı* anlatıyor: “Söz ağzımdan çıkar çıkmaz yüzümde müthiş bir şamar şakladı”
Kapat