Aziz Nesin Markopaşa’yı* anlatıyor: “Söz ağzımdan çıkar çıkmaz yüzümde müthiş bir şamar şakladı”

Aziz Nesin1946 yılı Temmuz ayında Esat Adil Müstecabi, Gerçek adlı günlük bir gazete çıkarıyordu. Ben, bu gazetenin sekreteri ve köşeyazarıydım. Gerçek yirmibeş sayı çıkabildi. Bigün, akşam gazeteyi hazırlarken, Emniyet Müdürlüğü Birinci Şubesi’nden basın yayın işlerine bakan Polis Hüseyin yönetimevine geldi. Sıkıyönetim Komutanlığı’nın gazeteyi kapatmış olduğunu bildirdi. Kendisinden yazılı emir istedik, yarım saat sonra da yazılı emri getirdi. Bu emirde kapatma nedeni bildirilmiyor, yalnızca Sıkıyönetim Komutanlığınca kapatılmasına gerek görüldüğü yazıyordu. Gerçek kapandıktan sonra işsiz kaldım. Gazetelerde düzeltmenlik için bile yaptığım başvurular geri çevirildi. O zaman üyesi olduğum Türkiye Sosyalist Partisi’nde parti işlerinde çalışıyordum.

Geçimimi sağlar herhangibir işim yoktu. Parti de para sıkıntısı çekmekteydi. Esat Adil’e haftalık bir gülmece gazetesi çıkarmayı önerdim. Deneyimlerime göre çıkaracağım gazetenin üçbin satması olasıydı. Bu gazete için de yediyüz lira gerekiyordu. Böyle bir gazete ayda üçyüz lira kâr bırakacaktı. Esat Adil’le uyuştuk.
Parti bu parayı sağlayacak, ben emeğime karşılık ayda yüz lira alacaktım. Kârın kalanı da partiye kalacaktı.
Parti üyeleri, olanakları kadar beşer onar lira vererek gazetenin sermayesine ortak olacaklardı. Anlatılmayacak biçimde sıkıntı içinde olduğumdan, paraları toplama işini partinin muhasebecisi Alaaddin Hakgüder’e bıraktım. Bu iş iki ay kadar sürdü. Partili arkadaşlar zaten az gelirli işçiler olduklarından, bu iki ayda ancak 260 lira toplanabilmişti.
Gazeteye, halk kitlesi tarafından benimsenmiş ve tutulmuş bir ad vermek gerekiyordu. Gerçek gazetesinde yazdığım köşeyazılarından birinin başlığı Markopaşa’ya Şikayet’ti. İşte bu köşeyazısının adından yola çıkarak Markopaşa adını önerdim. Gerek partiden istifa edişim gerek yediyüz liranın bir araya getirilemeyişi yüzünden Markopaşa’yı çıkaramadım.
Sabahattin Ali bir gülmece gazetesi çıkaracağımı duymuş. O sıralarda Sabahattin, Devlet Konservatuvarı’ndaki hocalığından çıkarılmış, vekalet emrine alınmış bulunuyordu. Ankara’dan geldiği bir sıra beni buldu, “Markopaşa’yı birlikte çıkaralım, ben sermayesini veririm,” dedi. Önerisini hoşnutlukla karşıladım. Yeniden konuşmak üzere ayrıldık. Beyoğlu Balık Pazarı, Cumhuriyet Lokantası’nda buluştuk. Bu konuşmamızda Sabahattin bana karşı çok dostça ve insanca davrandı. Gazetenin sermayesi olarak bin lira verecekti. Bana şöyle dedi:
– Senin parasal durumun benimkinden çok bozuk. Eğer gazete ayda yüzelli liradan az kâr getirirse, bu para tamamen senin olsun, yüzelliden fazlasına ortağız…
İkinci konuşmamızı Tepebaşı’nda, Cumhuriyet Gazinosu’nda yaptık. Sabahattin gazetenin sahibi olacak, ben de yazıişleri yönetmeni olacaktım. Başyazıları Sabahattin yazacak, gazetenin öbür yönetim ve yazıişleri benim üzerimde kalacaktı. Sabahattin benim fazla heyecanlı olduğumu söyleyerek, yazdığım yazıları gözden geçirmemi istiyordu. Kendisini haklı buldum ve razı oldum. Buna karşılık, ben de onun başyazılarından seçtiklerimi gazeteye koyacaktım.
Üçüncü buluşmamızda gazetenin imtiyazını almak için beyanname aldık. Babıâli yokuşundan
çıkarken Sabahattin Ali’ye,
– Senin sahip, benim de yayın yönetmeni olmam doğru değil, sahip ve yayın yönetmenliğinin bir kişide bulunması daha doğru olur, dedim.
Sabahattin, hem sahip hem de yayın yönetmeni kendisinin olmasını istedi. Sabahattin o gün bana bin lira verdi.
Aramızda hiçbir sözleşme yoktu. Sonuna değin de böyle bişeye gerek görmedik. Ne o bana hesap ve yönetime değgin tek bişey sordu ne ben onun ne kadar para çektiğini hesapladım.
Sabahattin’den aldığım bin lira üzerimde taşınması pek zor bir sorumluluk gibiydi. Onun bana güveni, bu parayı ziyan edeceğim korkusunu büsbütün artırıyordu. Vilayet karşısındaki İzzettin Hanı’nda yönetimevi olarak bir bir oda tuttum. En ekonomik yoldan bir de afiş yaptırdım.
Üçbin satacağımızı hesaplayarak altıbin gazete bastık. Fazla para harcamamak için, hamallık parasından bile kısmak amacıyla kâğıtları ve basılmış gazeteleri gece karanlığında kendim basımevinden yönetimevine taşıdım.
Markopaşa’ya karikatür gerekiyordu. Çok eski arkadaşım olan Faris Erkman’a rica ettim. Faris “yaparım” dedi, ancak çok işi olduğunu, o sırada bir harita üzerinde geçici olarak ve
çokaz parayla çalışan Mustafa Uykusuz’un çalışmasının daha doğru olacağını söyleyerek Uykusuz’u önerdi.
Uykusuz’u Gün dergisinde çıkan iki-üç karikatüründen tanırdım. Akhisarlı tütün işçisi bu halk çocuğunun sanat yeteneği bu bikaç karikatüründe belli olmuştu. Kendisinden daha da büyük gelişmeler beklenebilirdi.
İşte böylece Uykusuz da Markopaşa ailesine katıldı. İlk zamanlar başka karikatürler de alıyorduk, sonraları Uykusuz büyük bir ilerleme göstererek hak ettiği değeri kazandı.
Gazete daha basılmadan iki gün önce, gazete bayilerinden Fazıl’a gittim. Markopaşa’nın dağıtma işini kendisine önerdim, kabul etti. Gazete basılıp yönetimevine gelmişti. Katlanması gerekiyordu. Hiçbir çıkar beklemeden büyük iyilik ve yardımlarını gördüğüm Haluk Yetiş benimleydi. Birlikte gazete kırdık. Gece saat ı’den sonra Haluk evine gitti. Sabahın dörtbuçuğuna dek gazeteleri ellişer ellişer paketledim. İkibin Anadolu’ya ayırıp dörtbin tanesini omzuma aldım, bayi Fazıl’ın dükkanına götürdüm. Fazıl gazetelere şöyle bir bakıp,
– Kusura bakma, ben bu gazeteyi dağıtamayacağım, dedi.
Nedenini söylemiyordu. Fazıl ricalarıma kulak bile asmıyor, o saatlerde pek fazla meşgul olan her bayi gibi öbür gazeteleri dağıtmakla uğraşıyordu.
Markopaşa’nın o gün çıkacağı afişlerle duyurulmuştu. Ve hepsinden beteri de, Sabahattin’in bin lirası, altıbin tane işe yaramaz iade kâğıdı haline gelmişti. Bunları kiloya versek elli lira bile tutmazdı. Fazıl’ın dükkanının kapısında beynimden vurulmuşa döndüm. Gazeteleri yeniden kucaklayıp başka bir bayiye götürdüm. O da bu gazeteleri satamayacağını, kendisine boşuna yük olacağını söyledi, almadı. Dört bayiye daha gittim. Onlar da “satılmaz” yada “geç kaldı, dağılmaz” diye geri çevirdiler. Gazeteleri yönetimevine geri getirdim, başına oturup düşünmeye başladım. Sabahattin, bana güvenerek bin lira vermiş, işte ben de o parayı bu hale getirmiştim. Saat onda Sabahattin otomobille geldi. Hiçbir gazeteci ve tütüncüde Markopaşa’yı arayıp bulamayınca “Niye dağıtmadın?” diye sordu. Haklı olarak pekçok öfkelendi. Ben her suçlu insan gibi alttan aldım.
– Merak etme, biraz burda otur, şimdi satarım, dedim.
Birdenbire o anda aklıma bir düşünce gelmişti. Kolumun altına ikibin gazeteyi alıp sokağa çıktım. Markopaşa’yı kendim satacaktım. Ancak bütün çabama karşın “Markopaşa” diye bağırmaya utandım. Eminönü meydanına gelince gözümü kapayıp “Markopaşa” diye avazım çıktığınca bağırmaya başladım. Gazete adeta kapışılıyordu. Köprüde, partiden tanıdığım işçi arkadaşlarla karşılaştım, beni ayıplıyorlar gibi geldi. Beyoğlu’na doğru çıktım, her gazeteci, tütüncü dükkânına beşer onar bırakıyordum. Bir bölümü, “Satılmaz, sekiz sayfalık gazeteler bile satılmıyor” diye almak istemiyordu. Onlara rica ediyordum:
– Zararı yok, siz alın şöyle bir asıverin, diyordum, satılmazsa istemem… Taksim’e geldiğimde, dükkanlara bıraka bıraka, biyandan sata sata, ikibine yakın
gazeteyi bitirdim. Yönetimevine dönüp ikibin gazete daha aldım. Bunları da Beyazıt, Fatih, Edirnekapı taraflarına dağıttım. Böylece dörtbin gazeteyi bütün İstanbul’a dağıttım, ikibin gazeteyi de taşraya yolladım.
Gazetenin çıktığından iki gün sonra hiçbir gazetecide Markopaşa kalmamıştı, hepsi satılmıştı. Taşradan, il ve ilçelerden, “100 daha gönderin”, “200 daha gönderin” diye mektup ve telgraflar yağıyordu.
Satış durumuna göre, ikinci sayıyı 15 bin basacaktım. Ancak Sabahattin Ali, “Satılmaz, elimizde kalır” diye ısrar etti, 10 bin bastık.
İkinci sayının başarısı daha da büyük oldu. Üçüncüyü 15 bin, dördüncü sayıyı 25 bin bastık… Bundan sonra her hafta arttırarak baskıyı 80 bine, satışı da 60-70 bine kadar çıkarttık ki, o sıralarda ençok satış yapan gazetenin tirajı 50 bini geçmiyordu.
Markopaşa’daki başarımızın biçok nedenleri arasında en önemlileri şunlardır:
1 – Markopaşa, o zamana değin bilinmeyen bir gülmece ve taşlama yeniliği getirmiştir.
2 – O zaman ve daha önce çıkan gülmece gazetelerinin bütün amacı – çok öncekiler arasında istisnaları vardır – hoşça zaman geçirtmekti. Markopaşa’ysa, halk hizmetinde, halk dertlerini belirtmek ve halka yararlı olmak için gülmeceyi bir araç olarak kullanırdı.
3 – Markopaşa’nın kullandığı dil, halkın dilinin ta kendisiydi.
4 – Markopaşa’nın çıkış zamanı, siyasi olayların en civcivli zamanına raslamıştı.
5 – O dönemde muhalefet şimdiki kadar sertleşmemişti. Markopaşa, putlaştırılmış
olanları en çirkin yerlerinden halka göstermiş, en yürekli eleştirileri yapmıştır.
6 – Gazetede çalışan arkadaşlar arasında uyumlu bir çalışma birliği kurulabilmiştir.

Gazeteyi Tan Matbaası’nda bastırıyorduk. Dördüncü sayı baskı makinasına verildi, ancak makinadan çıkardılar, basmadılar. Halil Lütfi’ye hem Sabahattin hem de ben çok rica ettik ama kabul ettiremedik. Tan Matbaası’nın bilinen biçimde yıktırılmasından sonra, Halil Lütfi’nin haklı olarak gözü korkmuştu. Bu korkusunun bir nedeni de gazetelerde Markopaşa’ya yapılan saldırılardı. Hüseyin Cahit, başyazısında ilk hücum işaretini vermişti. Arkadan öbürleri saldırmaya başladı.
Umarsız, makinadan sayfaları aldım. Bütün basımevlerini dolaştım, hemen çoğu işsiz olmalarına karşın Markopaşa’yı basmak istemiyorlardı.
Tan Matbaası’nın yıktırılışı hepsinin gözünü korkutmuştu. Afişlerimiz yırttırılmıştı. Biçok kentte aleyhimize mitingler yaptırılıyor, resimleri gazetelere konuyordu.
Sonradan öğrendik ki polis de basımevlerine gazetemizin basılmaması için tembihte bulunmuş. Zaman da geçiyordu, gazeteyi basamayacaktık.
En sonunda kendisini önceden tanıdığım Nâzım Berksoy, basımevinde basmaya razı
oldu.
Gazeteye her gün iki üç korkutma mektubu geliyordu. Hatta telgraflar geliyordu. İçlerinde sehpa, tabanca, bıçak resimleri olan bu mektuplarda [bizi] öldürüleceklerinden, asıp biçeceklerinden sözediyorlardı.
15 Aralık 1946 günü basımevine bikaç arkadaş geldi. Ertesi günü aleyhimize miting yapacaklarını, yönetimevini kırıp geçireceklerini haber verdiler. Bunlar olmayan şeyler değildi. Emniyet Müdürlüğü’ne ve valiye önlem almaları için durumu bildiren bir dilekçe verdik.
Arkadaşlar yönetimevinde bulunmanın doğru olmayacağını söylüyorlardı. Ancak gazetenin zamanında çıkması için de yönetimevinden ayrılmamıza olanak yoktu.
15 Aralık 1946 akşamı yine arkadaşlar evlerine gitmişlerdi. Ben yönetimevinde, basımevine gelen gazeteleri kırıp sayıyordum. Ertesi sabah miting yapacaklarını haber aldığım için, işimi bitirip erkenden gitmek istiyordum. Ama o sayıda gazete 25 bine yükselmiş olduğu için kırıp sayması kolay kolay bitmiyordu. Bir gece öncesinden de uykusuzdum. Gazeteleri sayarken başım düşüyor, uyuyakalıyordum. Uyumamak için su içiyor, yüzümü yıkıyor, yine işimi sürdürüyordum.
Saat 4,30 olmuştu. Yani 16 Aralık 1946 günü, sabahın saat 4,30’u. Nerdeyse bayi gelip gazeteleri alacaktı.
Sokakta bir gürültü oldu. Koşuşma sesleri geldi. Pencereden baktım. Daha gün ışımamıştı. Lüks lambasının ışığında, yirmiotuz adamın han kapısına doğru koşuştuklarını gördüm. Ve o anda şöyle düşündüm: Herhalde mitingi çok erken saatte yapıyorlardı ki gazete hiç piyasaya çıkmasın. Koca handa, en üst katta Associated Press ajansının adamı, han kapıcısı, bir de ben vardım. İlk işim, gazeteleri yırttırmamak, korumak için gazeteleri oraya buraya saklamak oldu. O sırada hanın kapısı gümbür gümbür vurulmaya başladı. Ben bu gelenleri, Tan Matbaası’na yaptıkları gibi, kırıp yıkmaya geliyorlar sanmıştım. Gelenlere “Buyrun, oturun iki dakika, beni dinleyin” diye ricada bulunacak, ondan sonra Markopaşa’nın amacını, halka hizmet arzusunu, görüşlerimiz ayrı da olsa ülkeye ve halka hizmetten başka bir amacımız olmadığını, halk ve vatanseverliğin tekele alınmasının doğru olmayacağını tüm içtenliğimle anlatmaya çalışacaktım. Elbet bunlar da insandı, beni dinleyecekler, kandırılmış olduklarını anlayacaklardı…
Hanın kapısı açılmıştı. Gürültüyle yukarı çıktılar. Gelenler arasında yaşlı başlı adamlar da vardı. İlk anda “Bu kez profesörleri geldi galiba!” diye düşündüm. Hana girenlerin herbiri bir odaya dağıldı. Üç kişi de bizim odaya girdi. İçlerinden biri,
– Kimsin? diye sordu.
O denli kılıksızdım, sakallı, bitik ve perişandım ki “Gazetenin yazarıyım” demeye utandım. Meğer onlar beni tanıyorlarmış.
– Soyun! dediler.
Soyundum. Her tarafımı aradılar. Üstümden çıkan defter, not ve kâğıtları bir paket yaptılar. Başları olduğunu sandığım biri,
– Bunu alıp evine götürün, evini arayın! dedi.
Bu gelenlerin polis olduklarını o zaman anladım. Aynı hanın içinde parti ve
sendikaların da odaları varmış. Ben o zamana kadar bilmiyordum. Öbür polisler o odalara dağılmışlardı.
Evimi aradılar. Bu, evimin ilk aranışıydı. Yatakların, şiltelerin içine kadar her tarafı aradılar.
– Aradığınız neyse ben vereyim, zahmet etmeyin, dedim ama ne aradıklarını söylemiyorlardı. Yine not, defter ve kitaplarımı bir çuvala koydular. Bir de zabıt tuttular. Karıma ve bana imzalattılar.
Karım ve çocuklarım şaşırmışlardı. Giderken memura sordum:
– Ne zaman döneceğiz, nereye gidiyoruz?
– Akşama dönersiniz sanırım, dedi.
O gün bayiyle hesaplaşıp para alacaktım. Ne evde ne de bende para vardı. Cebimdeki bikaç kuruş bozuk parayı masaya koydum,
– Merak etmeyin, akşama gelirim! diye evden ayrıldım.
Yine arabayla hana geldik. Sabahattin Ali’ye, “Beni götürüyorlar, evde hiç para yok, para gönder!” diye han kapıcısına not bıraktım. Önce bu kartı yazıp bırakmama izin veren polisler sonradan bu kartı da almışlar. Herhalde ne yazacağımı merak etmişler.
O güne dek daha Emniyet Müdürlüğünün nerde olduğunu bile bilmiyordum. Emniyet Müdürlüğüne iki sivil polisle birlikte girdik. İkinci katta bir odaya girdik. Bu odada on kadar memur, masaya yığılmış evrak ve kitaplar üstünde harıl harıl çalışıyordu. Bu odadan ikinci geniş bir odaya geçtik. Karşımda iki adam vardı. Biri deri ceketli, iriyarı, kabak kafalı, ablak suratlı, arkasındaki şişkinlikten kıç cebinde tabanca olduğu anlaşılıyor. Ayakta ve bir ayağı sandalyenin üstündeydi.
Sonradan öğrendim ki, bu İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir’miş!
Öbürü kısa boylu, şaşı gözlü biri. O da yardımcısı Kemal Aygün’müş, ki hâlâ bu görevdedir.
Ahmet Demir, odasına girer girmez,
– Sen misin Aziz Nesin? diye sordu.
Genellikle tanımayanlar beni iriyarı sanarlar da sonra ufaktefek olduğumu görünce şaşırırlar… Ahmet Demir de onun için böyle soruyor sandım! Açık bulunan ceketimin önünü ilikleyerek Ahmet Demir’e yaklaştım ve
– Evet, benim! dedim.
Söz ağzımdan çıkar çıkmaz yüzümde müthiş bir şamar şakladı. Ne olduğumu, neye uğradığımı şaşırdım. Bu tokadın arkasından Ahmet Demir,
– Ulan it, sen misin o, vatanı satacak olan! diye bağırdı.
Ne oluyorduk, ne satıyorduk, kime satıyorduk? Senin “vatan” dediğin pırasa değil ki ona buna satasın! Ben bu şaşkınlıkla kimbilir suratlarına nasıl bakmışım bilmiyorum. Yine bağırdı:
– Ulan, ne bakıyorsun muavin beyin suratına!
Ondan sonra sille, tokat, tekme girişti. Demek ki ben Emniyet Müdürlüğüne gelmiştim ve bu zat da Emniyet Müdürü (!) idi…
Kolu mu yoruldu, sakinleşti mi bilmiyorum, yaşamımda duymadığım küfürleri de savurduktan sonra,
– Götürün! diye bağırdı.
Getiren iki memur beni aldı. Oda kapısından çıkınca başka iki memur da önüme arkama geldiler. Sanki oradan kaçacakmışım yada kaçabilirmişim gibi, dirseklerimden tutup en üst kata, Birinci Şube’ye çıkardılar. Bitakım kapı ve koridorlardan geçtik. Beni birbirlerine teslim ettiler. Yüzüme öyle bakıyorlardı ki kendi kendimden korkmaya başladım. Üstümü bikez daha aradılar. Sonra tuhaf biyere geldik. Kümes kapısı gibi bir kapıyı açıp beni içeri ittiler. Üstüme kapı kapandı. Burası kapkaranlık biyerdi. Hiçbişey görmüyordum. Elimle etrafı yokladım. İki adım kadar eni, üç adım kadar da boyu… Yerde topak topak bişeyler vardı. Elimle yokladım. Islak, sert bişey… Sonradan kapı bir aralık açılınca anladım, maden kömürüymüş. Uykusuzdum, açtım ve yorgundum. Kömürlerin üzerine oturup düşünmeye başladım.
Neden oluyordu bütün bunlar? Böyle bir muameleyle karşılaşacak, suç diye bişey yapmamıştım. Uyumaya çalıştım, uyuyamadım.
Bu konuyu daha fazla uzatmayalım. Tam onyedi gün, bu ve daha ağır koşullar altında kaldım. Altı gün ne ekmek ne su verdiler. Bizzat Ahmet Demir geceyarılarına dek, kimileyin
geceyarısından sonra tehdit ederek sorular sordu. Önündeki dosyadaki kağıtlara bakıp bakıp soruyordu. Bitakım isimler soruyordu, hiçbirini tanımıyordum. Zaten bende isim belleği azdır. Bu isimleri düşünüyor, acaba şunun ismi miydi bunun ismi miydi, diye düşünüyor, bitürlü bulamıyordum. Yanlış birisini söyleyip onu da bu ne olduğunu bilmediğim belaya sokmaktan korkuyordum. Sonra üsteleyerek, Üsküdar’da bir kahvede konferans verdiğimi söylüyorlardı. Bir paket kaçırdığımı yeri ve saatiyle söylüyorlardı ki bütün bunlar tamamen uydurma, aslı astarı olmayan düzme şeylerdi. Ben “bilmiyorum” dedikçe tehditleri artıyordu. Onyedi gün sonra salıverdiler. Bugün bile niçin tuttuklarını bilmiyorum, sanırım onlar da bilmiyor…
O tarihten sonra iflah olmadım. Sürekli takip, baskı, şiddet, mahkeme, hapis, sürgün… Bu anlattığım ünlü 16 Aralık tevkifatıdır ki, 200 kişi kadardık. Benim hemen arkamdan Sabahattin Ali’yi tutmuşlar, benden bikaç gün önce salıvermişlerdi.
Ordan saç sakal birbirine karışmış çıktım. Herkes bana bakıyordu. Hemen bir arabaya atlayıp yönetimevine geldim. Bütün arkadaşlar oradaydı, kucaklaştım. O anda bütün acılar unutuluverdi. Hemen gazeteyi çıkarmalıydık. Arkadaşlara yapılacak işleri anlattım. Yanıma para aldım. Aynı arabayla eve gittim. Evde ancak bir saat kadar oturdum oturmadım, yönetimevine dönüp yazıları yazmaya başladım.
O günden sonra Ahmet Demir gazetemin başlıca konusu oldu. Ahmet Demir bireysel olarak bana karşı kötü hareket ettiği için değil. Onun başkalarına yaptıklarının yanında, bana yaptıkları solda sıfır kalır. Ahmet Demir’i mahkemeye verdim. Bu olayın üstünden tam üç yıl geçti. Bu zaman içinde belki on kez evimi aradılar, yedi-sekiz kez tutukladılar, ondan fazla mahkemeye verdiler, üç kez mahkûm ettiler, hâlâ Ahmet Demir’le adalet huzurunda hesaplaşacağım. İnşallah…
Markopaşa’yı bastırabilmek için ne sıkıntılar çektiğimiz anlatmakla biter gibi değildir. Herkes gazetenin en önemli işinin yazı yazmak olduğunu sanır. Oysa yazı yazmak haftanın ancak bir gününü aldığı halde, işler haftanın öbür günlerine zor sığıyordu. En önce basımevi bulmak çok zordu. Örneğin, Nâzım Berksoy büyük bir iyilik yaparak gazeteyi basıyordu ama normal baskı fiyatından iki katı parayı, hatta daha fazlasını alıyordu. Üstelik parayı peşin almadan iş görmüyordu. Bunca para verildiğine göre, gazete hiç olmazsa iyi ve zamanında çıksa… Ne mümkün!
Nazım Berksoy bu parayı basımevinin yıkılıp kırılması riskine girdiği için istiyordu. Bir de üstelik kendisine rica minnet yapıyorduk. Yani bize Nazım dostluk, arkadaşlık yapıyordu.
Gazetemizi bastırabildiğimiz öbür basımevleri daha kötüydü. Örneğin 40 bin gazete basılması için 40 top kağıt verirsin, ertesi gün bakarsın, 20 top kağıt ortada yok. Kaç kez böyle oldu. Hem kağıtlar kaybolur hem de kaybolan kağıtlar için baskı parasını önceden verdikleri için, ayrıca baskı parası da almış olurlardı.
Matbaacıya hesap sormaya gelmez, basmayıverir. Zaten günde iki-üç kez kapısına polis gelip gidip ‘Bu gazeteyi basmasan senin için iyi olur’ gibilerinden sözümona ‘dostça’ uyarılarda bulunur. Bizim gazeteyi -fazla para verdiğimiz için- işi olmayan, kötü basımevleri basıyordu. Tüm çabalarıma karşın çıkan gazeteler berbattı, çamur gibiydi. Hatta çoğu okunmuyordu bile. Buna karşılık, halkın sorununa öylesine yanıt veriyordu ki, yine satılıyor, yine kapışılıyordu.
Elinde eski gazete koleksiyonu bulunanlar dikkat ederlerse, ender olarak iyi düzenlenmiş sayfalar bulurlar. Çünkü oturup şöyle dört başı mamur bir sayfa düzenlemeye zaman ve olanak bulamıyorduk. Dizgicinin, makinistin, dağıtımcının başından ayrılmama olanak yoktu. Ayrıldığım anda ya kağıtlar çalınır ya harfler ezilir, yani bir bela gelirdi. Düzeltileri de aynı zorluklarla yapabildiğim için gazetelerde düzeltilmemiş çok yanlış oluyordu.
Bazen geceyarısı makinistin damarı tutar, makineyi bırakır, gidiverir. O zaman bir makinist çırağına, bir kağıt vericiye türlü diller döküp rica etmek gerekirdi. Bununla da iş bitmez, onlara da açıktan para verirdik. İşin zorlukla yapıldığını bildikleri için çoğu rakı, şarap isterdi. İçmese işi yapmaz yada geç, kötü yapar. İçse, bu kez sarhoşluktan işi rezil eder veya sızar.
Basımevinin birinde eroinci bir makinist vardı. Eroini çeker çeker, uyuya uyuya, başı sallana sallana kağıt verir, doğal olarak ya gazete bozuk çıkar ya yüzde yirmi fire verirdi. Bir gece geç vakit eroini birmiş, müthiş bir kriz geldi. İş yapamıyordu. Bana anlattığı yere gidip ona eroin getirmek zorunda kaldım. Yakalansam bukez eroincilikten hapse girecektim.
Bir gece baskı makinesinin başına kağıt verici olarak bir çocuk bırakılmıştı. Makine zaten bozuk, çocuk bişey bilmez. Makinenin ipleri kopar, takamaz. Ben uğraşırım, bilmediğim iş, beceremem. Tam ipleri bağlarız, bu kez kayış kopar. Kayışı dikmek için ip yok, bız yok,
çakmak için çivi yok. Vakit geceyarısını geçmiş. Gazete zamanında yetişmeyecek. Bikez böyle kopmuş olan kayışa, biraz şaşkınlıktan biraz umarsızlıktan, pantolon kayışımı ekledim. Elbette olmadı. İnsan işte böyle zamanlarda aciz hissediyor. Bütün enerjini, olanağını ortaya döküp kullanıyorsun, yine de iş yürümüyor. Tekniği alıp, o tekniğe kafamızı ve ilişkilerimizi, örgütlenmemizi uyduramadığımız için makineyi de tekniği de rezil etmişiz. Yalnız bizi bize değil, makineyi de kendimize benzetmişiz. Gıcır gıcır gelen makineyi kurmuşuz. Aradan bir yıl geçmeden, orasından burasından iplerle, paçavralarla bağlayıp Hacı Baba türbesinin parmaklığına çevirmişiz. Neyse, bunlar işin ukalalığı… İşte böyle zamanlarda doğrusu hırsımdan, umarsızlıktan, şu ikidebir duran, bitürlü hızlanmayan, aksayan bozuk makineyi parçalayıp, kırıp ezmek isterdim. Yapamayınca da ağlayacak gibi olurdum.
Yani çektiklerimiz yalnız polisten, sıkıyönetimden, sürgünden, mitinglerden, özel düşmanlıklardan değil, bir de matbaacıdandı.
Bütün bu zor durum karşısında en büyük yardımı yapan Haluk Yetiş’ti. O olmasaydı, biçok kere gazeteyi çıkaramazdık. İkinci arkadaş, isminin yazılmasını istemediği için ona X diyelim… X arkadaş, sırasında tulum giyip makinede çıraklık ederek, sırasında gazetenin sekreterliğini yaparak ve çoğunlukla bu emeklerimin tam karşılığını bile almadan çalışmıştır.
Aklımda kaldığına göre Markopaşa aleyhine ilk dava Falih Rıfkı tarafından açıldı. Bu davayı kaybettik. Sabahattin bin lira tazminat ödemeye mahkûm oldu. Parayı verdi mi vermedi mi bilmiyorum. Bana kalırsa Falih Rıfkı’yı bize karşı dava açmaya yönelten asıl neden, dava açtığı yazı değil, daha önce, ilk sayımızda çıkan bir manzumedir. Bu manzumeden bizi mahkemeye veremeyen Falih Rıfkı, başka bir yazıdan aleyhimize dava açtı. Her ne olursa olsun, Falih Rıfkı uğurlu geldi, ondan sonra davalar sökün etti.
Markopaşa karşıtı yayın ve gösteriler durmaksızın sürüyordu. İki kez gazetenin adı Büyük Millet Meclisi’nde geçti. Bunlardan birinde, Cemil Sait Barlas, kürsüden “Markopaşa’nın kökü dışardadır” dedi. Bu sözler bizi son derecede sinirlendirdi. Dokunulmazlığının arkasına gizlenen ve Meclis kürsüsünden söylediği sözlerden sorumlu olmayan Cemil Sait Barlas’ı mahkemeye de veremiyorduk. O zaman Sabahattin Ali,
– Cemil Sait Barlas’ın bütün arkadaşları bakan oldu, o olamadı. Bütün bunları bakan olmak için yapıyor, demişti.
Sonradan gerçekten Barlas da bakan oldu.
Barlas’a karşı duyulan acı duyguyla, Topunuzun Köküne Kibrit Suyu başlıklı yazı yazıldı. Gerçekten bu yazıda yalnız Barlas’ı ve onun gibi sakat düşünenleri kastetmiştik. Ama bu yazıdan dolayı açılan davada, yazı, milletvekillerinin ‘heyeti umumiyesine şamil’ görülerek, Sabahattin Ali galiba üç aya mahkûm edildi.
Aleyhimize o denli kişisel dava ve kamu davası açıldı ki, bunların biçoğu aklımda kalmadı, fazlasına da gerek yok, en önemlilerini yazmayı yeter buluyorum.

Aleyhimize Açılan Davalar
İstanbul, Ankara ve taşra gazete ve dergileri aleyhimize dolu dizgin hakaretle doluydu. Önce bunlara aldırış etmedik. Fakat işi o kadar azıttılar ki, yaptıkları eleştiri, hiciv değildi.Düpedüz küfür ve iftiraydı. Hele taşra gazete ve dergilerden bir kısmı, utanmadan yabancı ajanı olduğumuzu, yabancılardan para aldığımızı, yabancı emellerine hizmet ettiğimizi söylüyor, hammalları utandıracak şekilde küfür ediyorlardı.
Bütün bu yayınları bir dosya halinde topluyordum. Evimin çeşitli zamanlarda aranmaları sırasında bunlar da gitti, bir daha geriye alamadım.
Genellikle bunlara yanıt veremiyorduk, mahkemeye de veremeyecektik. Fakat aleyhimize açılan davalara bir yanıt olarak bunlardan bir bölümünü mahkemeye vermek üzere, Basın Savcılığına başvurduk. O zaman, Basın Savcısı, şimdi İstanbul Savcı Başyardımcısı olan Hicabi  Dinç’ti. Açtığımız davaları reddetti. Bu yazılarda hakaret görmedi.
Bizim yazılarımız bunların yanında zemzemle yıkanmıştı. Başka bir ilin savcılığında dava açmak için zamanımız yoktu.Açtığımız davalardan bir bölümü görüldü, hepsi de mahkûm oldular.

 


*Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve Mustafa Mim Uykusuz’un yazarlığını yaptığı 1946 yılında yayın hayatına başlayan Türkiye basın tarihinin en yüksek tirajlı yayınlarından biri olan cuma günleri çıkan haftalık mizah dergisidir. Sabahattin Ali başyazarlığını, Mustafa Mim Uykusuz da çizerliğini üstlenmiştir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here