Komprador rejimin mezhepçi dış politikası… – Fikret Başkaya

Ahmet DavutoğluSovyet sisteminin çöküşünün ardından hegemonik güç olan ABD yönetimi bir bocalama dönemi geçirdi. Ne yapacağını bilemedi. Zira “düşmansız kalmıştı”. Oysa hegemonya düşmansız yapamaz. Nitekim Mikhail Gorbaçov’un diplomatik danışmanı Alexandre Arbatov, 1989’da: “Düşmansız bırakarak size en büyük kötülüğü yapacağız” derken söylemek istediği tam bu idi. Artık ABD’li “strateji üreticileri” işsiz kalmışlardı… Yaklaşık 10 yıllık bir kararsızlık döneminin ardından neokonlar aracın direksiyonuna geçmeyi başardılar ve ABD’nin tek süper güç olarak dünyayı biçimlendirmesi gerektiğine karar verdiler.

Türkiye 1952’de NATO ittifakına dahil oldu. Mâlûm NATO, başkomutanı Amerikalı bir general olan bir askerî saldırı paktıdır. O tarihten sonra artık Türkiye’nin komşularına karşı izleyeceği siyasetin pro-emperyalist ve pro-Siyonist olması kaçınılmazdı. Ne zaman bölge ülkeleri emperyalizmle karşı karşıya gelse, Türkiye tartışmasız emperyalist kampta yerini aldı. 1980 Askeri darbesi ve ünlü 24 Ocak kararlarıyla da kompradorlaşma tercihi yaptı. Mülk sahibi sınıfların çıkarı öyle gerektiriyordu… Artık o tarihten sonra sadece dış politikası değil, ekonomik ve sosyal politikaları da dışardan belirlenir oldu. Zira kompradorlaşma, “içeriyi” dışarının ihtiyaçları ve öncelikleriyle uyumlandırmayı varsayar. Gerçek durum böyleydi ama söylem farklıydı… Ne yapıyorlarsa bunu Türkiye’nin “ulusal çıkarları” için yaptıklarını söylediler ve söylemeye de devam ediyorlar… Oysa “ulusal çıkarın” ne olduğu, “ne olması gerektiği” her zaman tartışmalıdır…

Sovyet sisteminin çöküşünün ardından hegemonik güç olan ABD yönetimi bir bocalama dönemi geçirdi. Ne yapacağını bilemedi. Zira “düşmansız kalmıştı”. Oysa hegemonya düşmansız yapamaz. Nitekim Mikhail Gorbaçov’un diplomatik danışmanı Alexandre Arbatov, 1989’da: “Düşmansız bırakarak size en büyük kötülüğü yapacağız” derken söylemek istediği tam bu idi. Artık ABD’li “strateji üreticileri” işsiz kalmışlardı… Yaklaşık 10 yıllık bir kararsızlık döneminin ardından neokonlar aracın direksiyonuna geçmeyi başardılar ve ABD’nin tek süper güç olarak dünyayı biçimlendirmesi gerektiğine karar verdiler. ABD’nin tek süper güç olarak varlığını sürdürebilmesi, hegemonyanın devamı, reel ve potansiyel rakiplerin engellenmesini gerektiriyordu. İşte “yükselen ülkeler” [Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya, vb.] denilenlerin engellenmesini gerektiriyordu. ABD ancak o durumda enerji kaynaklarına, enerji ulaşım yollarına, stratejik madenlere ve dünyanın biyolojik çeşitliliğine hükmedebilirdi. Bunun için de reel ve potansiyel rakiplerin bu kaynaklara ulaşması engellenmeli, değilse zorlaştırılmalıydı… İşte yaklaşık son 10 yılda Ortadoğu’da ve Afrika Boynuzu’nda peydahlanan savaşların asıl nedeni bu.

ABD, 11 Eylül 2001’deki, New York Washıngton’a yönelik saldırıyı bahane etti, bir fırsata dönüştürüp saldırıya geçti. Önce “İslamcı terörle mücadele” adı altında Afganistan’a saldırdı ama hedefte 7 devlet vardı: Afganistan, Irak, İran, Suriye, Libya, Somali ve Sudan. Fakat soğuk savaş sonrasının ilk savaşı Irak’a Saddam rejimine karşı [1991] çıkartılan “Körfez Savaşı’ydı”. Afganistan, Irak, Somali, Sudan çökertildi. “Arap baharı” bir fırsata çevrilerek Libya da çökertildi. Sıra Suriye’ye geldi. O zamana kadar ABD ve bir bütün olarak NATO’cu cephe şok stratejisi uyguluyordu. Şiddetli bir hava bombardımanın ardından ülke işgal ediliyor, rejim çökertiliyordu. Fakat şok stratejisi hedefteki “düşman” rejimleri çökertmek için etkili olsa da, tam da beklenen sonucu vermiyordu… ABD Libya’da ön planda görünmek istemedi, vasâllerini, [Fransa, İngiltere, İtalya, vb.] devreye soktu. Suriye’nin çökertilmesi gündeme geldiğinde artık şok stratejisinin işe yaramadığı sonucuna vardılar ve “kaos stratejisiyle” Esad rejimini çökertme tercihi yaptılar. Bu, işi proxy war denilen vekâlet savaşıyla kotarmak demeye geliyordu. ABD ve bir bütün olarak NATO’cu cephe, doğrudan savaşa girmeden, profesyonel paralı askerleri, dinci fanatikleri ve bölge devletlerini kullanıp kaos yaratarak, Esad rejimini içerden çökertmeyi amaçlıyor… İşte Türkiye’nin bu pis işe dahil olmasının asıl nedeni budur. Yoksa, Suriye halkını diktatörün gazâbından kurtarmakla, oraya demokrasi götürmekle, özgürlükle, insan haklarıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur ve olması da mümkün değildir. Kaldı ki demokrasi ihraç edilebilir bir meta değildir… Asıl amaç da zaten İran’ı yalnızlaştırıp, saldırıya açık hale getirmektir. Tabii oradan hareketle de
Rusya’yı Hindistan’ı, Çin’i kuşatmak…

Libya’nın çökertilmesi, “yükselen ülkeler” cephesinde sıranın kendilerine gelmekte olduğu düşüncesini güçlendirdi. Libya’da oyuna getirildiklerini anladılar. Velhasıl Muammer Kaddafi’nin alçakça öldürülmesi ve rejimin çökertilmesiyle biri bölgede İran, Suriye, Lübnan Hizbullahı ve Irak’dan oluşan, diğeri de bölge dışında BRICS beşlisinden oluşan iki eksen ortaya çıktı. Bilindiği gibi BRICS “yükselen ülkeler” denilen beş ülkenin adlarının birinci harfinden oluşuyor [Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika]. Bir NATO üyesi olan Türkiye’deki komprador rejimin biz bu işte yokuz demesi elbette mümkün değildir. Libya’da gerçekleşenin Suriye’de de yürüyeceğini sanıyordu. Oysa Suriye Libya gibi izole olmuş bir ülke değil. Güçlü bir orduya ve etkin bir hava savunma sistemine sahip, bölge içinde ve dışında güvenilir müttefikleri var. Kaldı ki, Esad rejiminden memnun olmasa da, ona karşı olsa da, küçük bir işbirlikçi hain dışında kalan büyük çoğunluk emperyalist saldırıya açıkça karşı çıkıyor. Emperyalist haydutlara “buraya buyurun” demiyor… Böyle bir durum da, NATO’cu emperyalist kamp, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar tarafından silahlandırılıp, finanse edilen ve her türlü yöntem ve araçlarla desteklenen paralı askerlerle, Sünni fanatiklerle rejimin o kadar da kolay çökertilemeyeceği demeye geliyor. Suriye’ye sokulan Sünnî katiller gürûhunun rejimi çökertmesi mümkün değil ama rejimi zayıflatması, ülkenin bir kaos ortamına sürüklenme riski yüksek…
Türkiye’nin komprador rejimi, Suriye yanlısı eksen’e karşı, pro- Siyonist ve pro-emperyalist, Suudi Arabistan, Mısır, Katar ve diğer Körfez monarşilerinden oluşan bir Sünni cephe oluşturma peşinde. Mezhepçi bir dış siyaset izleyerek NATO’cu müttefiklerine yaranmak istiyor. Bu arada Filistin davasının da baş aktörü olduğu görüntüsü vermeye çalışıyor ve şimdilik içerde birilerini de kandırmayı başarıyor ama yalan daha ne kadar sürdürülebilir? Bir taraftan kendi topraklarına Siyonist rejimin güvenliği için Radar üssü ve Patriotlar yerleştiriyor, NATO askerleri ülkede kol geziyor, öte yandan da Filistin halkının koruyucusu rolüne soyunduğu izlenimini yaratmaya çalışıyor. Her türlü uluslararası hukuku ve teamülü çiğneyerek Suriye’nin iç işlerine açıkça müdahale ediyor, Sünni fanatik katillere her türlü desteği veriyor, orada Sunni bir İslamî rejim kurulmasını sağlamak için elinden ne geliyorsa yapıyor… Her halde “stratejik derinlik”, “komşularla sıfır sorun” dedikleri böyle bir şey…

Hesap yanlış yapılırsa…
NATO’cu AKP iktidarı, Suriye’nin de Libya’da ve başka yerlerde olduğu gibi kısa sürede çökertileceğini sanıyordu. Suriye’nin direnme kapasitesini ve yeteneğini hafife almıştı. Daha da önemlisi, ortaya çıkan yeni güç dengelerini hesaba katmamıştı. Fakat asıl yanlış bundan ibaret değildi. Türkiye başkalarının kurduğu oyuna dahil olmuştu. Mâlûm başkalarının kurduğu oyuna dahil olmak her zaman risklidir. Elbette yanlış hesap yapan sadece Türkiye’nin komprador rejimi değildi. Emperyalist kamp da hem bölgede hem de bölge dışında bir şeylerin değişmekte olduğunu hesaba katmamıştı… ABD ve NATO’cu ortakları, sınırsız desteğe rağmen paralı katillerle bu işin kotarılamayacağını artık anlamış görünüyorlar. Yavaş yavaş oyunun dışına çıkmaya hazırlanıyorlar ama Türkiye’deki mezhepçi ekip hala “Esad gitti, gidiyor…” yalanına kendini inandırmaya çalışıyor… Esad rejiminin “bir kaç haftalık ömrü kaldı” söyleminin bir karşılığı olmasa da, ülkenin vahim bir yıkıma maruz kaldığı kesin. Artık Esad rejimi kalsa da gitse de ülkenin büyük bir zafiyet içine sürüklendiği ortada. Durum biraz Irak’da yapılana benziyor. 1991’deki “Çöl fırtınası” denilenle Saddam rejimi çökertilmemişti ama içi boşaltılmış, bölgesel bir aktör olmaktan çıkarılmıştı. Görünen o ki, Suriye benzer bir akıbete sürükleniyor. Dolayısıyla vekalet savaşı Suriye halkı için büyük bir yıkım demeye geliyor ve bu yıkımda AKP iktidarının, dolayısıyla Türkiye’nin vebâli büyük… Oysa daha baştan bu oyunu bozmak için harekete geçilebilir, emperyalist saldırı püskürtülebilirdi… Bu da demektir ki, orada yaşanan insânî dramdan, sosyal, kültürel, tarihsel, ekolojik yıkımdan hepimiz sorumluyuz…

Fikret Başkaya
Özgür Üniversite

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“Gerçekten beni mi arıyorsun? Bir yanlışlık olamaz mı? Mutsuzluk – Franz Kafka

Dayanılmaz olmaya başlayınca -bir Kasım akşamına doğru- odamdaki halının ince şeridi boyunca, aydınlık caddenin görünümünden ürkerek, sanki bir yarış pistin-deymişim...

Kapat