Karanlık Öyküler: Artık kendimden başka kimi kandırabilirim? – Stephen King

Stephen KingBence radyo oyunları yazmak, kayıp bir sanat. Bir zamanlar sahip olduğumuz kulaklarımızla görebilme yeteneğini kaybetmişiz.
Shakespeare stili oyun yazarlığı bir başka kayıp sanat. İnsanlar hâlâ kolejlerin sahneye koyduğu Hamlet veya Kral Lear’ı görmeye gidiyor ama birbirimize dürüst olalım: bu oyunlar televizyonda yayınlansa, Hamlet’i Brad Pitt, Polonius’u Jack Nicholson oynuyor olsa bile En Zayıf Halka veya Survivor Five: Stranded on the Moon gibi yapımlar karşısında izlenme şansları ne olur sizce?
Şiir, kayıp bir sanat değildir. Şiir, her zamankinden iyi durumda. Elbette gösteriş ve dehayı birbirine karıştıran aptallar çetesi her zamanki gibi çalıların ardına sinmiş durumda ama sanatın çok parlak temsilcileri de var. Bana inanmıyorsanız yerel kitapçı dükkanınızdaki edebi dergilere bakın. Okuduğunuz her altı berbat şiire karşılık bir iki iyi şiire rastlayabilirsiniz.

 Önsöz (Neredeyse) Kayıp Sanatı İcra Etmek

Yazma zevkinden daha önce bir çok kez bahsettim ve artık bu konuyu temcit pilavı gibi tekrar gündeme getirmek istemiyorum ama bir itirafta bulunayım: yaptığım işin ticari yönünden de bir amatöre has, hafifçe çılgın bir zevk alıyorum. Bu konuda beceriksizlikler yapmak, çeşitlilik yaratmak ve sınırları zorlamak hoşuma gidiyor. Görsel romanlar (Storm of the Century, Rose Red), seri romanlar (Yeşil Yol) ve internet üzerinden yayınlanan seri romanlar (The Plant) denedim. Önemli olan daha fazla para kazanmak veya yeni pazarlar oluşturmak değil; farklı yollarla yazmanın etkisini, sanatını ve hünerini görebilmek, bu şekilde işlemi tazelemek ve sonuçta ortaya çıkan eseri -bir diğer deyişle hikâyeleri- olabildiğince parlak ve başarılı kılmak.

Üstteki satırda “[hikâyeleri] taze kılmak” yazmıştım ama dürüstlük adına değiştirdim. Yani, haydi bayanlar baylar, artık kendimden başka kimi kandırabilirim? İlk hikâyemi sattığımda yirmi bir yaşındaydım, kolejde sondan bir önceki senemdeydim. Şimdi elli dört yaşındayım ve Red Sox şapkamı astığım dokuz yüz elli gramlık bilgisayar/yazım işlemcimde pek çok şey yazdım. Çok uzun bir süredir yazıyorum ama yazmak, gözümde çekiciliğini hâlâ kaybetmiş değil. Ama yazmayı ilginçleştirip canlı bir hale getirmezsem kısa sürede yaşlanıp güçsüzleşirim. Bunun olmasını istemiyorum çünkü ne yazdıklarımı okuyan insanları (yani sizi, sevgili Sadık Okuyucu) ne de kendimi aldatmak istemiyorum. Ne de olsa bu işte birlikteyiz. Bu bir randevu. Zevk almamız, eğlenmemiz gerekir. Dans etmeliyiz.

Tüm bunları belirttikten sonra size yeni bir hikâye anlatabilirim. Karımla benim sahip olduğumuz iki radyo istasyonu var, tamam mı? Biri, spor radyosu olan WZON-AM, diğeriyse klasik rock çalan WKIT-FM (biz Bangor’un Rock’ı diyoruz). Radyoculuk bugünlerde, özellikle de Bangor gibi kanalların çok, dinleyicinin az olduğu bir pazarda çok zor. Çağdaş folk, klasik folk, eski şarkılar, Rush Limbaugh, Paul Harvey ve Casey Kasem’imiz var. Steve ve Tabby King istasyonları çok uzun bir süredir, faaliyetini zarara geçerek sürdürdü -zarar, beni huzursuz edecek kadar fazla değildi. Kazanmayı severim ama kamuoyu yoklamalarında yerimiz fena olmamasına rağmen yıl sonunda hep zararda oluyorduk. Bu bana, Bangor pazarında-yeterince reklam geliri olmaması ve pastanın dilimlerinin çok ince olmasıyla açıklandı.

Böylece aklıma bir fikir geldi. Büyüdüğüm Durham, Maine’de büyükbabamla (ben büyürken o da yaşlanıyordu) birlikte dinlediklerimize benzer radyo oyunları yazacaktım. Bir Cadılar Bayramı oyunu! Orson Welles’in Mercury Tiyatrosu’ndaki meşhur veya bilinmeyen, Dünyaların Savaşı’nın Cadılar Bayramı adaptasyonunu biliyordum elbette. H. G. Wells’in klasik istila hikâyesini haber bültenleri gibi okutmak Welles’in fikriydi (ama ne muhteşem bir fikir). İşe yaramıştı. Öyle işe yaramıştı ki ulusal bir panik baş göstermiş, Welles (H. G. değil, Orson) bir sonraki hafta Mercury Tiyatrosu’nda halktan özür dilemek zorunda kalmıştı. (O sırada gülümsediğine bahse girerim; biliyorum, çünkü bu kadar güçlü ve ikna edici bir yalan uydursaydım ben de gülümserdim.)

Orson Welles’in işine yarayanın benim de işime yarayabileceğini düşündüm. Welles’in adaptasyonunun başladığı gibi dans grubu müziğiyle başlamak yerine Ted Nugent’in feryat figan söylediği “Car Scratch Fever” ile başlayacaktım. Sonra WKIT yayın personelinden biri (artık kimse onlara diskjokey demiyor) anons yapacaktı. “Ben WKIT Haber’den JJ West. Yaklaşık bin kişinin Pickering Meydanı’nda toplanmış, büyük, gümüş rengi, diske benzer bir nesnenin yere doğru yaklaşmasını izlediği Bangor şehir merkezindeyim… bir dakika, belki mikrofonu kaldırırsam siz de duyabilirsiniz.”

Ve böylece işe başlayacaktık. Ses efektleri için evdeki üretim olanaklarını, roller için yerel tiyatrolardaki oyuncuları kullanabilirdim ve en iyi tarafı neydi biliyor musunuz? Her şeyden iyi tarafı? Oyunu kaydedip tüm ülkedeki radyo istasyonlarına satabilirdik! Elde edilecek gelir (muhasebecimin de onayladığı gibi) “yaratıcı yazarlık geliri” değil, “radyo istasyonu geliri” olacaktı. Bu şekilde reklam gelirindeki artışla yıl sonunda radyo istasyonları kâra bile geçebilirdi!

Bir radyo oyunu yazma fikri de, yazarlık yeteneklerimi kullanarak radyo istasyonlarımı kâra geçirebilme ihtimali de oldukça heyecan vericiydi. Sonuçta ne mi oldu? Beceremedim, olan bu. Denedim, denedim ve ortaya, kulağa düzyazı gibi gelen bir sonuç çıktı. Akılda bir makara gibi boşalan bir oyun değil (Suspense ve Gunsmoke gibi radyo programlarını hatırlayacak kadar yaşlı olanlarınız ne demek istediğimi anlayacaktır), kasete kaydedilmiş bir kitap gibiydi. Buna rağmen diğer istasyonlara satıp biraz para kazanabileceğimizden emindim ama oyunun başarılı olmayacağını biliyordum. Sıkıcıydı. Dinleyiciyi aldatacaktı. İşi elime yüzüme bulaştırmıştım ve nasıl düzelteceğimi bilmiyordum. Bence radyo oyunları yazmak, kayıp bir sanat. Bir zamanlar sahip olduğumuz kulaklarımızla görebilme yeteneğini kaybetmişiz. Ahşap bir bloka parmak eklemleriyle vuran bir radyo efektçisini dinlerken tozlu çizmeleriyle Long Branch Saloon’un barına doğru yürüyen Matt Dillon’ı karşımdaymış gibi görebildiğimi hatırlıyorum. Artık bu söz konusu değil. O günler geçmişte kaldı.

Shakespeare stili oyun yazarlığı bir başka kayıp sanat. İnsanlar hâlâ kolejlerin sahneye koyduğu Hamlet veya Kral Lear’ı görmeye gidiyor ama birbirimize dürüst olalım: bu oyunlar televizyonda yayınlansa, Hamlet’i Brad Pitt, Polonius’u Jack Nicholson oynuyor olsa bile En Zayıf Halka veya Survivor Five: Stranded on the Moon gibi yapımlar karşısında izlenme şansları ne olur sizce? Ve insanlar Kral Lear veya Macbeth gibi Elizabeth dönemi oyunlara hâlâ gidiyor olmasına rağmen, bir sanat formundan zevk almakla o dalda yeni bir örnek yaratmak arasında çok büyük bir fark var. Arada sırada biri Broadway’de veya başka bir yerde bunu dener ve her zaman başarısız olur.

Şiir, kayıp bir sanat değildir. Şiir, her zamankinden iyi durumda. Elbette gösteriş ve dehayı birbirine karıştıran aptallar çetesi (Mad dergisi çalışanlarının kendilerine dedikleri gibi) her zamanki gibi çalıların ardına sinmiş durumda ama sanatın çok parlak temsilcileri de var. Bana inanmıyorsanız yerel kitapçı dükkanınızdaki edebi dergilere bakın. Okuduğunuz her altı berbat şiire karşılık bir iki iyi şiire rastlayabilirsiniz. Ve inanın bana, çöplükle hazine karşılaştırılıyorsa bu oldukça iyi bir oran.

Kısa hikâyeler de kayıp bir sanat değil ama yok oluşun derin çukuruna düşmeye şiirden daha yakın olduğunu söyleyebilirim. İlk kısa hikâyemi uzun yıllar önce, 1968’de sattığımda pazarın yıpranmasından dolayı hissettiğim üzüntüyü dile getirmeye başlamıştım bile: yirminci yüzyılın ilk yarısında çok popüler olan ucuz dergiler yok olmuştu, haftalıklar (örneğin The Saturday Evening Post) can çekişiyordu. Aradan geçen yıllar içinde kısa hikâye pazarının giderek daraldığını gördüm. Tanrı, genç yazarların hikâyelerini yayınlayabildikleri küçük dergileri, onların kelime yığınlarını (özellikle 2001 yılında ortaya çıkan Şarbon korkusuna rağmen) okuyan editörleri ve ilginç hikâyelerin .antolojisi için hâlâ yeşil ışık yakan yayıncıları korusun. Onları korumak için Tanrı’nın bütün gününü, hatta kahve molasını bile, harcamasına gerek yok. On, on beş dakika yetecektir çünkü sayıları çok az ve her geçen yıl daha da azalıyor. Genç yazarlar (bu kitleye ben de dahilim ama orada hiçbir eserim yayınlanmadı) için Kutup Yıldızı gibi bir yol gösterici olan Story dergisi artık yok. Yaşaması için çok çaba gösterilen Amazing Stories de artık yok. Vertex gibi ilginç bilim kurgu dergileri ve elbette Creepy ve Eerie gibi korku dergileri de yok. Bu harika dergiler çok uzun zaman önce yok oldu. Arada sırada birileri bu dergileri hayata döndürmeye çalışır; bunu yazdığım sıralarda Weird Tales tekrar yayın hayatına dönmeye çalışıyor. Bu çabalar çoğunlukla sonuçsuz kalıyor. Vezinlerle yazılmış Shakespeare tarzı oyunlar gibi göz açıp kapayıncaya kadar yayın hayatına başladıktan çok kısa bir süre sonra yok oluyorlar. Ve bir kez yok oldular mı, geri getirmek neredeyse imkânsız oluyor. Yitip gidenler, yitik halde kalmakta çok kararlı oluyorlar.

Geçen yıllar boyunca kısa hikâyeler yazmaya devam ettim. Devam etmemin bir sebebi, zaman zaman aklıma fikirler gelmesi, üç bin, dokuz bin, en fazla on beş bin kelimeye dökülmek için yalvaran güzel fikirler, bir başka sebepse pek nazik olmayan bazı eleştiri yazarlarının düşündüklerinin aksine işimin bitmediğini en azından kendime göstermekti. Kısa hikâyeler hâlâ başlı başına birer iş, bir zanaatçının dükkanından alabileceğiniz, her biri diğerlerinden farklı olan eşyalarla eşdeğerde. Elbette arka odada el emeğiyle yapılmasını bekleyecek kadar sabırlı ve istekliyseniz.

Ama kısa hikâyeleri pazarlamak için hikâyeler o şekilde yaratıldı diye yine babadan kalma yöntemler kullanmaya gerek yok. Ayrıca bir hayal ürününün satış şeklinin o ürünün değerini azalttığını ve ucuzlattığını varsaymak (eleştiri basınında pek çok geri kafalı böyle yapmış görünüyor) da yanlış.

Bana eserlerimi pazarlama konusunda en garip deneyimimi yaşatan ve anlatmaya çalıştığım ana
noktaları gösteren “Lunapark Treni”nden bahsediyorum. “Lunapark Treni”nde, yitirilenin geri getirilmesinin çok zor olduğunu, belirli bir nokta geçildikten sonra yok oluşun muhtemelen kaçınılmaz olduğunu ama yaratıcı yazarlığın bir yönünde -ticari yön- yeni bir bakış açısının bazen bütünü güzelleştirebileceğini anlatmaya çalıştım.

“Lunapark Treni”, On Writing’den sonra, beni neredeyse sürekli bir fiziksel ıstırap içinde bırakacak bir kazanın ardından gelen iyileşme dönemimde ortaya çıktı. Yazmak, acının çoğunu benden uzaklaştırdı; her zaman benim için en iyi ağrı kesici olmuştur. Anlatmak istediğim hikâye, basitliğin ta kendisiydi; kamp ateşi başında anlatılan hayalet hikâyelerinin bir adım ötesi. Ölü Adam Tarafından Arabaya Alınan Otostopçu’ydu.

Hayal gücümün gerçek dışı dünyasında kaybolmuş bir halde hikâyemi yazdığım sırada aynı derecede gerçek dışı olan e-ticaret dünyasında yeni bir oluşum kendini gösteriyordu. Bu oluşumun bir öğesi, sayfalarını elimizle çevirdiğimiz (iyi yapıştırılmamışsa bazen çevirirken kopardığımız), tutkalla bir arada tutulan kapak ve yapraklardan oluşan kitapların pabucunu dama atacağını iddia ettiği elektronik kitaplardı. 2000 yılının başlarında, Arthur C. Clarke’ın sadece siber uzayda yayınlanmış bir makalesine çok büyük ilgi gösterilmişti.

Ama fazlasıyla kısaydı (ilk okuduğumda kız kardeşinizi öpmek gibi olduğunu düşünmüştüm). Benim hikâyem oldukça uzundu. Scribner’daki editörüm Susan Moldow (bir Gizli Dosyalar hayranı olarak ona Ajan Moldow diyorum… gerisini siz düşünün) bir gün Ralph Vicinanza’nın teşvikiyle aradı ve elimde elektronik pazarda denemek isteyebileceğim bir şey olup olmadığını sordu. Ona “Lunapark Treni”ni gönderdim ve üçümüz -Susan, Scribner ve ben- yayıncılık tarihinde küçük bir sayfa açtık. Hikâyeyi birkaç yüz bin kişi internetten indirdi ve sonunda mahcup olmama yol açan bir miktar para kazandım. (Tabii bu lanet olası bir yalan, mahcup falan olmadım.) Kaset hakları bile yüz bin dolardan fazla kazandırdı ki bu, komik denecek kadar büyük bir miktar.

Böbürleniyor muyum? Kendimi mi övüyorum? Bir açıdan evet. Ama size söylemek istediğim bir şey daha var: “Lunapark Treni” beni tam anlamıyla çılgına çevirdi. Havaalanlarının o havalı, şık bekleme salonlarında genellikle diğer insanlar tarafından görmezden gelinirdim; insanlar çoğunlukla telefonda konuşuyor veya barda içki içerken laflıyorlardı. Bu durumdan gayet memnundum. Arada sırada biri yanıma gelir, elindeki peçeteyi karısı için imzalayıp imzalamayacağımı sorardı. Bu kaliteli takım elbise giymiş, deri evrak çantaları taşıyan adamlar, karılarının bütün kitaplarımı okuduğunu söylerlerdi. Ama onlar hiçbirini okumamış olurdu. Bunu da bilmemi isterlerdi. Sadece çok meşgullerdi. Başarılı İnsanların Yedi Alışkanlığı’nı, Peynirimi Kim Kaptı’yı veya Jabez’in Duası’nı okumuşlardı, hepsi o. Acele etmeliler, hızlı yaşamalılardı, yaklaşık dört yıl sonra bir kalp krizi geçireceklerdi ve o sırada iyi görünmelilerdi.

“Lunapark Treni” bir e-kitap olarak yayınlandıktan (kapağı, Scribner amblemi ve her şeyiyle) sonra bu durum değişti. Havaalanlarının bekleme salonlarında insan yığını ortasında kalıyordum. Boston Amtrak salonunda bile hücuma uğradım. Caddede yürürken yakama yapışıyorlardı. Bir süre için bir gün içinde üç talk show programından gelen teklifi geri çevirdiğim oldu (Springer’ı bekliyordum ama Jerry hiç aramadı). Time’ın kapağına bile çıktım. The New York Times “Lunapark Treni”nin gözle görülür başarısını ve siber uzaydaki halefi “The Plant”ın gözle görülür başarısızlığını haber yaptı. Ulu Tanrım, The Wall Street Journal’ın ön sayfasındaydım. İstemeden bir patlama yapmıştım.

Peki beni çıldırtan neydi? Neydi tüm bunları anlamsızlaştıran? Hiç kimse hikâyeyi umursamıyordu. Kahretsin, hikâye hakkında tek bir şey soran bile olmadı. Çok da iyi bir hikâye. Basit ama eğlenceli. Amacına ulaşıyor. Bana göre okurken size televizyonu kapattırdıysa bu hikâye (ve koleksiyonda onu takip eden hikâyeler) çok başarılı demektir.

Ama “Lunapark Treni” konusunda herkesin sorduğu sadece, “Nasıl gidiyor? Satışlar ne durumda?” gibi sorulardı. Onlara hikâyenin satışını zerre kadar umursamadığımı, benim için önemli olanın okuyucuların yüreğinde bıraktığı iz olduğunu nasıl anlatmalıydım? Okuyucuların gözünde başarılı mıydı? Başarısız mıydı? Sinir uçlarına ulaşabiliyor muydu? Korku hikâyesinin var oluş amacı olan o küçük ürpertiyi yaratabiliyor muydu? Sonunda yaratıcılığın bozulmasının bir başka örneğine tanık olduğumu anladım.
Bir başka sanatın yok olmanın eşiğinde olduğunun işaretiydi. Sırf ürünü pazara farklı bir yöntemle sunduğunuz için büyük bir derginin kapağına çıkmanın tuhaf şekilde yozlaşmış bir tarafı var. Hikâyeyi internetten indiren bütün o insanların, hikâyenin içeriğinden çok paketini merak etmiş olabilecekleri ihtimali ise daha da kötü. “Lunapark Treni”ni bilgisayarına indiren insanlardan kaçının onu okuduğunu bilmek ister miyim? Hiç sanmıyorum. Çok büyük bir hayal kırıklığına uğrayabilirim.

E-yayıncılık geleceğimiz olabilir veya olmayabilir, inanın hiç umurumda değil. Benim için bu yöntemi denemek sadece tüm benliğimi hikâye yazarlığına verebilmeye çalışmanın ve yazdıklarımı mümkün olduğunca çok kişiye ulaştırabilmenin bir başka yoluydu.

Bu kitap muhtemelen bir süre bestseller listesinde kalacak; o yönden çok şanslıyım. Ama bu kitabı o listede gördüğünüzde kendinize daha önce kısa hikâyelerden oluşan bir başka kitabın orada ne kadar süre kaldığını sorun ve yayıncıların, okuyucunun ilgisini böylesine az çeken bu tür kitapları basmaya devam etmelerini daha ne kadar umabileceğinizi düşünün. Bununla birlikte benim için soğuk bir gecede, elimde bir fincan çayla en sevdiğim koltuğa oturup dışarıda esen rüzgârın sesini dinleyerek bir oturuşta bitirebileceğim bir hikâyeyi okumak kadar mükemmel bir zevk pek az bulunur.

Ama onları yazmak o kadar zevkli değil. Bu koleksiyonda nispeten önemsiz olan sonuçtan çok daha büyük bir çaba harcanarak yazılmamış sadece iki hikâye var: “Her şey Olacağına Varır” ve “L.T.’nin Evcil Hayvan Teorisi”. Sanatımı en azından taze tuttuğuma inanıyorum. Bunun en büyük sebebi, her yıl mutlaka bir veya iki hikâye yazmaya kararlı oluşum. Para için değil; aşk için olduğu da tam olarak söylenemez ama bir tür görev icabı. Çünkü kısa hikâye yazmak istiyorsanız kısa hikâye yazmayı düşünmekten çok daha fazlasını yapmanız gerekir. Bu, bisiklete binmekten çok bir spor salonunda egzersiz yapmaya benziyor; tekrarlamazsanız elinizde olanı kaybedersiniz.

Onları bu şekilde bir araya getirilmiş halde görmek bana büyük bir haz veriyor. Umarım size de en az bu kadar zevk verir. Sonucu bana www.stephenking.com adresine girerek iletebilirsiniz. Hem benim için hem kendiniz için yapabileceğiniz bir şey daha var: bu hikâyeleri beğendiyseniz bir hikâye kitabı daha alın. Örneğin Matthew Clam’den Sam the Cat veya Ron Carlson’dan The Hotel Eden. Bu isimler, iyi iş çıkaran yazarlardan sadece ikisi ve artık resmen yirmi birinci yüzyılda olmamıza rağmen bu işi eski yöntemle, her seferinde bir kelime yazarak yapıyorlar. Sonuçta karşınıza çıktığı biçim bu gerçeği değiştirmez. Umursuyorsanız onları destekleyin. En iyi destekleme yöntemi hâlâ değişmedi: hikâyelerini okuyun.

Benimkileri okuyan birkaç insana teşekkür etmek istiyorum: The New Yorker’dan Bill Buford; Scribner’dan Susan Moldow; uzun yıllar boyunca çıkardığım pek çok işi baskıya hazırlayan Chuck Verrill; Ralph Vicinanza, Arthur Greene, Gordon Van Gelder; The Magazine of Fantasy and Science Fiction’dan Ed Ferman; Cavalier’den Nye Willden ve ’68’de ilk hikâyemi satın alan merhum Robert A. W. Lowndes. Ayrıca -en önemlisi- en sevdiğim Sadık Okuyucu’m olan karım Tabitha’ya teşekkür ederim. Tüm bu insanlar kısa hikâyenin kayıp bir sanat olmasını engellemek için çalışmışlar ve halen çalışmaktalar. Ben de öyle. Ve satın alarak (böylelikle maddi destek sunarak) ve okuyarak siz de yardım ediyorsunuz. En büyük yardımcı sizsiniz, Sadık Okuyucu. Her zaman siz.

Stephen King
Kaynak: Karanlık Öyküler
Bangor, Maine 11 Aralık, 2001

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Herkesin izlemesi gereken bir belgesel: Yuva / Home cafrande.org’ta

Çekimi 3 yıl suren ilginç bilgilerle beraber ve 54 ülkeden havadan çekilen görüntülerle müthiş bir görsel şölen sunan belgeselin yönetmenliğini...

Kapat