JOSE SARAMAGO: DÜNYA ÖYLE GÜZEL, ÖLECEĞİME ÖYLE YANIYORUM Kİ!

Manzaranın ruhsal bir durum olduğunu, herhangi bir klasik alıntıyla da pekiştirerek ciddi ciddi ileri süren birileri her zaman çıkacaktır, yani daha sıradan sözcüklerle ifade edecek olursak, bir manzarayı seyrederken edindiğimiz izlenim, her zaman mizaç farklılıklarına ve o manzaranın tam da gözlerimizin önünde olduğu anda içimizde harekete geçen neşe ya da şiddet unsurlarına bağlı olacaktır. Bundan kuşku duymaya cesaret edemem. Böylece, ruhsal durumların insanın yalnızca olgunluk dönemine, yani yetişkin insanlara, ciddi kavramları şu ya da bu şekilde idare edebilen kimselere ait oldukları düşünülür ve manzaradaki ince farklılıkların bu kavramlar sayesinde irdelenebileceği, tanımlanabileceği, ayrıntılarıyla ele alınabileceği varsayılır. Her şeyi bildiklerini sanan yetişkinlerin düşünceleri bunlar.

Örneğin hiç kimse o yeniyetmeye sormadı ruhsal açıdan kendini nasıl hissettiğini ve ruhundaki depremölçerin ne gibi ilginç titreşimleri kaydetmekte olduğunu, unutulmaz bir sabahın daha gece denebilecek kadar erken bir saatinde, atların arasında uyumuş olduğu ahırdan çıktığında, insan gözünün o güne kadar gördüğü en ışıltılı dolunayın o bembeyaz ışığı alnına, yüzüne, tüm bedenine ve bedeninin de ötesinde bir yere dokunduğunda. Artık güneş doğduktan sonra, çoğunu panayırda satmış olduğu domuzları tepelerden ve vadilerden güderek geri dönerken, sanki pek iyi yerleştirilememiş gibi duran yassı taşların oluşturduğu kaba saba bir yol kalıntısının üzerinde yürümekte olduğunu fark ettiğinde neler hissettiğini de soran olmamıştı; dünya var olduğundan beri terk edilmiş bu ıssız yerde hiç beklenmedik bir keşif olmuştu bu. Ancak çok sonraları, aradan uzun yıllar geçtikten sonra anlayacaktı, hiç kuşkusuz bir Roma yolunun kalıntıları üzerinde yürümüş olduğunu.

Her şeye rağmen, bu şaşırtıcı durumlar, yani benimkiler olduğu kadar, sanal âlemleri vaktinden önce yaratan insanlarınkiler de, bir defasında güneş battıktan sonra Azinhaga’da anneannemle dedemin evinden çıkarak (o zamanlar on beş yaşlarında kadardım), Tejo’nun ta öte yanındaki uzak bir köye kadar gidip âşık olduğumu sandığım bir kızcağızla buluştuğum zamankiyle kıyaslandığında hiç kalır. Irmağın karşı tarafına Gabriel adında yaşlı bir sandalcı geçirmişti beni (köydekiler ona Graviel derlerdi), güneşten ve içkiden suratı kıpkırmızı kesilmiş, ak saçlı, dev gibi bir adamdı, hani Aziz Cristóbal kadar iriyarıydı. Bizim kıyıda, liman dediğimiz iskeledeki tahtaların üzerine oturmuş onu beklerken, bir yandan da, günün son ışıklarının dokunduğu suyun yüzünde küreklerin tempolu sesine kulak veriyordum. Ağır ağır yaklaşıyordu bana doğru, bir daha hiç unutamayacağım bir anı yaşamak üzere olduğumu sezinlemiştim (acaba ruhsal durumumdan mı kaynaklanıyordu?). Karşı kıyıdaki limanın biraz daha yukarısında, çiftlikteki sığır sürüsünün gidip altında öğle uykusuna yattığı kocaman bir çınar ağacı vardı. Hemen yola koyularak, az bulunur bir avın peşindeki kaçak bir avcı gibi, ekili tarlaların, çalılıkların, hendeklerin, su birikintilerinin, mısır tarlalarının arasında kestirmeden ilerledim. Hava kararmıştı, kırların sessizliği içinde yalnızca benim ayak seslerim duyuluyordu. Talihli bir buluşma oldu mu olmadı mı, orasını sonra anlatacağım. Dans edilir, havai fişekler atılırken gece yarısına doğru çıkmıştım köyden, yani öyle sanıyorum. Öncekinden daha az ışıltılı bir dolunay her yanı aydınlatıyordu. Kırlar arasından kestirme bir yoldan gitmek için sapmak zorunda olduğum noktaya varmadan, üzerinde yürüdüğüm dar yol birden sona erip yüksek bir çitin ardına gizlenir gibi oldu ve gecenin içinde gökyüzünün saydamlığına karşı ilk anda kapkaranlık görünen, çok yüksek, tek bir ağaç, sanki yolumu kesmek istermiş gibi dikiliverdi karşıma. Ansızın çıkan kısa bir esinti, körpe otları salladı, sazlıklardaki yeşil sazları titretti, bir su birikintisinin kopkoyu sularını dalgalandırdı. Tıpkı bir dalga gibi, hışırtılar içinde ağacın gövdesinden yukarı doğru tırmanarak çevreye yayılan dallarını havaya kaldırdı, işte o sırada yapraklar arka yüzlerini aya doğru kaldırdılar ve o kayın ağacı (bu bir kayın ağacıydı) en yüksek dalına varana kadar tepeden tırnağa beyazlara büründü. Anlık bir olaydı bu, yalnızca bir an sürdü, ama anısı ömrüm oldukça aklımdan silinmeyecek. Orada tiranozorlar, Marslılar ya da mekanik ejderhalar yoktu, gerçi bir gök cisminin gökyüzünü boydan boya geçtiği doğru (öyle olduğuna inanmakta sakınca yok), ama insanlık, daha sonra anlaşılacağı gibi, tehlikede falan değildi. Uzun süre yürüdükten sonra, gün ışığına daha çok vakit varken, kendimi kırların ortasında samanlardan ve dallardan yapılma bir kulübenin önünde bulmuştum, içeride bulduğum bir parça bayat mısır ekmeğiyle açlığımı bastırabildim. Sonra oracıkta uyuyakaldım. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp da gözlerimi ovuşturarak, çevredeki tarlaları zar zor gösteren ışıltılı bir sisin içine çıktığımda, eğer iyi hatırlıyorsam, eğer şu anda uydurmuyorsam, sonunda henüz doğmuş olduğumu ta içimde hissetmiştim. Zaten doğma vaktim gelmişti artık.

Köpeklere karşı duyduğum korku nereden çıktı acaba? Ya atlara duyduğum hayranlık?
Son zamanlarda geçirdiğim birkaç uyumlu deneyime rağmen, köpek türünün bilinmedik bir temsilcisiyle karşılaştığımda zorlukla bastırabildiğim kaygı, şöyle yedi yaşlarındayken bir akşam, artık neredeyse gece olmuş ve sokak lambaları yanmışken, Saldanha’da Fernâo Lopes Sokağı’nda iki aileyle paylaştığımız bir apartman dairesine girmeye hazırlanırken kapıldığım o müthiş panikten kaynaklanıyor, bundan eminim; kapının birdenbire açılmasıyla, komşulardan birinin en dehşetengiz Asya ya da Afrika canavarlarını andıran kurt köpeğinin dışarı fırlaması bir olmuş, adının şanına yaraşır olduğunu kanıtlamak için de hemen üstüme atılmıştı; öfkeden kuduran hayvan, havlamalarıyla ortalığı ayağa kaldırırken, zavallı ben, umutsuzluk içinde, ağaçların arkasına elimden geldiğince saklanmaya çalışarak imdadıma yetişsinler diye haykırıyordum. Sırf aynı binada oturuyorlar diye komşumuz olduklarını söylediğim, yoksa altıncı kattaki tavan arası dairelerinde oturan bizler gibi önemsiz kişilerle aynı düzeyde olmayan o insanların hayvanı yanlarına çağırmaları, içimizdeki temel yardımseverlik duygusunun gerektirdiğinden çok daha uzun sürmüştü. O arada, eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, eğer duyduğum korkunun üzerine bir de küçük düşmüş olmanın hoşnutsuzluğunu eklemiyorsam, köpeğin sahipleri olan o narin ve zarif gençler (ailenin yeniyetme çocukları olan bir delikanlıyla genç bir kızdı), o zamanlar denildiği gibi, güle güle bir hal olmuşlardı. O yaşımdaki bacaklarımın çevikliği sayesinde hayvan, beni ısırmak bir yana, bana yetişemedi bile, belki de niyeti beni ısırmak değildi; kapının önünde pat diye karşısına çıkınca onun benden korkmuş olması çok daha olası. Aslında ikimiz de birbirimizden korkmuştuk, olan buydu. Geri kalanıyla son derece sıradan olan bu öykünün en şaşırtıcı yanı, ben daha kapının dışındayken, köpeğin, yani tam olarak o köpeğin, gırtlağıma atılmak üzere beni orada beklediğini biliyor olmamdı… Bunu biliyordum, nasıl olduğunu bana sormayın, ama bunu biliyordum…

Ya atlar? Atlarla olan sorunum daha dokunaklı, hani insanın ruhunda ömür boyu acısını duyduğu türden bir şey. Annemin kız kardeşlerinden biri -adı Maria Elvira’ydı- Mouchâo dos Coelhos’un bir bölümü üzerindeki Mouchâo de Baixo çiftliğinde bekçi olarak çalışan Francisco Dinis diye biriyle evliydi; Tejo’nun sol kıyısındaki geniş bir arazinin tümü bu adla biliniyordu ve ırmaktan içerilere doğru bir yerde bulunan Vale de Cavalos adında bir köyün aşağı yukarı dümdüz ilerisindeydi. Biz şimdi Francisco Dinis Enişteme geri dönelim. O büyüklükte ve öylesine önemli bir arazinin bekçisi olmak demek, taşra aristokrasisinden biri olmak demekti: omzunda çift namlulu av tüfeği, başında yeşil bir şapka, sırtında, sıcaktan kavrulsa da, soğuktan donsa da, yakası her zaman ilikli duran beyaz bir gömlek, belinde ten rengi bir kuşak, ayaklarında çiftçi çizmeleri, üzerinde kısa bir ceket – ve tabii bir de atı.

Şimdi bakın, onca yıl boyunca -sekiz yaşımdan on beş yaşıma kadar uzun, çok uzun yıllar boyunca-, şu benim eniştemin hiç aklına gelmedi içimin gittiği o eyere beni oturtmak; ben de, o zamanlar herhalde bilincinde olamayacağım çocukça gururum yüzünden, hiçbir zaman bunu ondan istemedim. Günlerden bir gün, hâlâ genç sayılan ve o zamanki tabiriyle başkentteki tüccarlardan birinin “dostu” olan bir hanım, kimin aracılığıyla olduğunu hatırlamıyorum ama (belki annemin bir başka kız kardeşi olan Maria da Luz’u tanıdığı için, belki de babamın kız kardeşlerinden biri olan ve Lizbon’da çok uzun yıllar sonra benim gidip oturacağım Estrela’da Ferreiros Sokağı’nda Formigal ailesinin evinde hizmetçilik eden Natâlia’yı tanıdığından), anneannemle dedemin mütevazı evine ezelden beri verilmiş adıyla Küçük Ev’de kalmaya gelmişti. Zayıfmış da dinlenmeye ihtiyacı varmış gibisinden bir nedenle, Azinhaga’nın güzel havasını solumak, o arada da hem varlığıyla hem de parasıyla evin sıkıntısını hafifletmek amacıyla bir süre kalmak üzere gelmişti oraya. Adını tam olarak hatırlayamadığım bu kadınla (adı belki Isaura’ydı, belki de Irene’ydi, ama Isaura olsa gerek) alt alta üst üste ne zevkli güreşlere tutuşup ne kol güreşleri yapardık, hadi sen it, dur ben iteyim derken sonunda hep o yenik düşer (o zamanlar ben on dört yaşlarında falandım), göğsü göğsüme, orası orama değerek ikimiz birden evdeki yataklardan birinin üzerine yığılırken, anneannem Josefa, bile bile ya da saflığından kahkahalarla güler, benim çok kuvvetli olduğumu söylerdi. Kadın, yüzü kıpkırmızı kesilmiş olarak nefes nefese ayağa kalkıp bozulan saçlarını düzeltirken, ciddi ciddi güreşmiş olsa kendisini yenmeme göz yummayacağına yeminler ederdi. Onun sözüne güvenecek kadar aptal ya da saf olmalıyım ki denemeye hiçbir zaman cesaret edemedim. O tüccarla olan ilişkisi, ondan olma kızının da kanıtladığı gibi, ciddi ve istikrarlı bir şeydi; annesiyle birlikte temiz hava almaya gelmiş olan solgun benizli, içine kapanık, yedi yaşlarında bir kızdı bu. Eniştem Francisco Dinis, sopa gibi sıska, ufak tefek bir adamdı, evde oldukça kazak bir erkekti ama kişiliğinin uysal yanını hep patronlara, kendinden üst sınıftakilere ve şehirden gelme kimselere gösterirdi. Bu yüzden de misafir hanımın çevresinde kibarlıkla ve nezaketle dönüp durmasında garipsenecek bir şey yoktu, aslında bu, kırsal kesim insanının içten gelen terbiyesinin bir kanıtı olarak algılanabilirdi ama o bunu öyle bir tarzda yapardı ki bana hep basit bir saygıdan çok, köle ruhuyla körü körüne bağlılık gibi görünmüştür. Günlerden bir gün, nur içinde yatsın, bu adam, misafirlere ne kadar iyi davrandığını göstermek çabasıyla, küçük kızı tuttuğu gibi atın üstüne oturttu ve sanki küçük bir prensesin seyisiymiş gibi onu alıp anneannemle dedemin evinin önünde bir o yana bir bu yana dolaştırmaya koyuldu; o arada ben de gururu kırılmış olmanın hoşnutsuzluğu içinde sus pus olmuştum. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, ertesi yıl mekanik çilingir olarak mezun olacağım Afonso Domingues Meslek Okulu’nun yıl sonu gezisinde, çocukluğumda elimden alınmış olan bir hâzineyi, yani elimin erişebileceği bir yerdeyken dokunmama izin verilmeyen bir macera zevkini belki de yeniyetmeliğimde bana geri verir düşüncesiyle, Sameiro’nun o kederli atlarından birine bindim. Ama artık çok geçti. Sameiro’nun kadidi çıkmış külüstür beygiri beni kendi canının istediği yere götürdü, keyfi istediğinde durdu, üstelik beni eyerden düşürüp o öteki seferki kadar üzüntü içinde bıraktığında veda etmek için başını çevirip bakmadı bile. Bugün evimin her yanında bu hayvanların resimleri durur. Evime ilk kez gelen herkes binici miyim diye sorar bana hep, oysa tek gerçek, asla binemediğim bir attan düşmüş olmanın acısını hâlâ çekiyor olmamdır. Dışarıdan bakıldığında hiç belli olmuyor ama, ruhum yetmiş yıldan bu yana topallamakta.
Laf lafı açtı, at konusundan enişteme geçtik, eniştemden de Verdi’nin Otello’sundaki son sahnenin taşra versiyonuna gelelim. Azinhaga’daki en eski evlerin çoğunda olduğu gibi, -tabii ben burada az gelirli insanların evlerinden söz ediyorum- teyzemlerin Mouchâo dos Coelhos’daki evi, ki burada yüksekliği iki metreden az olmayan ve kışın seller içeri girmesin diye dışarıdan bir merdivenle çıkılan taştan bir temel üzerine inşa edilmiş olduğunu söylemem gerekir, iki bölümden oluşuyordu: bunlardan biri sokağa (yani bizimkinde kırlara) bakan bölüm, ki biz buna dış-ev derdik, öteki de, bu kez ahşap bir merdivenle meyve sebze bahçesine açılan ve öndekinden daha basit olan mutfak bölümü. Kuzenim José Dinis’le ben mutfakta aynı yatakta yatardık. Bu José Dinis benden üç-dört yaş küçüktü, ama aramızdaki yaş ve güç farkı, tümüyle benim lehime olmasına karşın, en büyük kuzeninin yöredeki kızların açık ya da kapalı tercihlerinde onun önüne geçmeye çalıştığı kanısını edindiğinde, benimle kavgaya tutuşmasını hiçbir zaman engellemezdi. Zavallı çocuğun Alpiarçalı bir kız yüzünden çektiği delice kıskançlık krizlerini hiç unutamam; adı Alice olan bu güzel ve narin kız, daha sonra genç bir terziyle evlenecek ve uzun yıllar sonra, terzilik yapmayı sürdüren kocasıyla birlikte Azinhaga’ya yerleşecekti. Tatillerin birinde, kızın oraya geri döndüğünü bana söylediklerinde, gidip hiç belli etmeden kapısının önünden geçmiş, o kısacık an içinde, ancak göz açıp kapayana kadar geçen bir sürede, geçmişte kalmış yılların tümünü karşımda bulmuştum. O, başını önüne eğmiş dikiş dikiyordu, beni görmedi, bu yüzden de beni tanıyıp tanımadığını bilemiyorum. Kuzenim José Dinis’le ilgili olarak hatırladığım şeyse şu: Birbirimizle kedi köpek gibi didişmemize rağmen, tatil sona erdiğinde Lizbon’a geri dönmek üzere ailemle vedalaşırken, onun umutsuzluk içinde kendini yerden yere atıp ağladığını kaç kez görmüşümdür. Yüzüme bile bakmak istemez, yanına yaklaşmaya yeltenecek olsam beni tekme ve yumruklarla karşılardı. Teyzem Maria Elvira ne kadar haklıydı oğlu için dediğinde: “Bizim oğlan kötüdür, ama iyi yüreklidir.”
José Dinis, dairenin dördülleşmesi gibi son derece zor bir matematik işlemini kimseden yardım istemeden çözümlemişti bile, yani kötü bir çocuktu ama iyi yürekliydi…

Yani kıskançlık Dinis ailesinin kalıtımsal bir hastalığıydı. Hasat mevsimlerinde, ama aynı zamanda tarlalarda kavunların artık olgunlaşmaya, mısır tanelerinin de koçanlarında sertleşmeye başladığı zamanlarda, Francisco Dinis Enişte’nin geceyi tümüyle evde geçirdiği pek enderdi. Toprak ağalarının uçsuz bucaksız arazileri kadar büyük olan, zaten aslında da o türden bir yer olan çiftliğin içinde at sırtında, tüfeği eyerin üzerine çapraz asılı olarak, büyük ya da küçük çapta kanun kaçaklarının peşinde oradan oraya dolaşırdı. Öyle tahmin ediyorum ki, ister ayın lirik etkisiyle olsun, ister eyerin bacak arasına sürtünmesinden, kadın ihtiyacıyla sıkışacak oldu mu, eve kadar atını sürer, bir an içinde ihtiyacını görür, harcadığı çabanın üstüne birazcık dinlendikten sonra gece devriyesine yeniden dönerdi. Unutulmaz bir sabah çok erkenden, kuzenimle ben o günkü dövüşlerden ve koşuşturmalardan bitkin düşmüş bir halde uyurken, Diniş Enişte, mutfaktan içeri fırtına gibi dalıp elindeki tüfeği havada sallayarak öfkeyle gürledi: “Kim vardı burada? Kimdi burada olan?” diye. İlk başta, uykumdan öylesine şiddetle koparılmış olmanın şaşkınlığıyla, aralık duran kapıdan onların çift kişilik yatağını ve üzerinde beyaz geceliğiyle teyzemi zar gör görebilmiştim; zavallı kadıncağız ellerini başına götürmüş, “Bu adam deli!” diye inleyip duruyordu. Belki deli değildi ama kuşkusuz kıskançlık krizine tutulmuştu. Francisco Dinis, orada neler olup bittiği konusunda ona gerçeği söylemezsek topumuzu geberteceğini söylüyordu avaz avaz bağırarak, oğluna hemen, ama derhal cevap vermesini buyurdu, ama Jose Dinis’in gündelik yaşamda haydi haydi kanıtlanmış olan cesareti, alaybozan tüfeğiyle silahlanmış, ağzından köpükler saçan bir babaya karşı koymasına yetecek kadar değildi. Bunun üzerine ben araya girerek eve hiç kimsenin girmediğini, her zamanki gibi akşam yemeğinden sonra yattığımızı, başka bir şey de olmadığını söyledim. “Ya sonra, ya sonra, buraya hiç kimsenin girmediğine yemin eder misin?” diye böğürdü bizim Mouchâo de Baixolu Otello. Neler olup bittiğini kavramaya başlamıştım, zavallı Maria Elvira Teyzem yatağından yüreklendiriyordu beni: “Sen söyle ona, Zezito, sen söyle, o bana inanmıyor,” diye. Sanıyorum ömrümde ilk kez şeref sözü veriyordum. Öyle komikti ki, on dört yaşında bir çocuk teyzesinin yatağa başka bir adamı almadığı konusunda yemin ediyordu, sanki ben orada horul horul uyurken onun koynuna kimseyi alıp almadığını bilebilirmişim gibi (yok, yok, alaycı olmamın gereği yok, Maria Elvira Teyzem son derece namuslu bir kadındı), ama o şeref sözündeki ciddiyetin, herhalde içerdiği yenilik nedeniyle olsa gerek, etkisini gösterdiği kesin, çünkü kırsal kesim insanının konuşması, -küfürleri ve lanetleri bir taraf bırakacak olursak- tumturaklı söz sanatı savurganlığına kaçmadan, “evet evet”lerle “hayır hayır”lardan oluşurdu. Eniştem yatışmıştı, tüfeğini duvara dayadı ve her şey açıklığa kavuştu. Yattıkları yatak, baş ve ayak uçlarında yerinden çıkabilen pirinç çubuklar olan cinstendi; bunlar yandaki dikey borulara aynı metalden yapılma toparlak parçalarla tutturulmuş, iç taraftaki somun zamanla oynayıp yerinden çıkmıştı. Eniştem içeri girip de gaz lambasının fitilini yükselttiğinde, namus lekesinin kanıtı olduğunu sandığı şeyle karşılaşmıştı: Yatağın başucundaki çubuk, yan taraftan kurtulmuş, uykuda olan kadının tepesinden tıpkı suçlayıcı bir parmak gibi sarkıyordu. Maria Elvira Teyzem yatakta dönerken herhalde bir kolunu kaldırmış ve çubuğun yerinden fırlamasına neden olmuştu. Francisco Dinis kim bilir ne utanılacak sahneler, ne rezil şehvet âlemleri, akla hayale gelebilecek her türlü erotik ahlaksızlıklar içinde kendilerinden geçen bedenlerin ne olmadık çırpınışlarını gözünün önüne getirmişti, o zamanlar ben bunları akıl edebilecek durumda değildim, ama o zavallı adamın öyle bir şeyin söz konusu bile olmadığının farkına varacak kadar zekâsının olmaması, en belirgin kanıtlara rağmen kıskançlığın insanın gözlerini ne dereceye kadar kör edebildiğini göstermekte. Eğer ben ödleklik etmiş olsaydım (bilmiyorum, görmedim, ben uyuyordum gibisinden), belki de Mouchâo de Baixo’da gecenin sessizliği iki el tüfek sesiyle sesiyle bozulacak ve masum bir kadın, kendisini öldüren kocasının kokularından ve sıvılarından başkasını tanımamış olan çarşafların arasında cansız yatıyor olacaktı.

Bu eniştemin, arada bir, çiftlikteki dolaşmaları sırasında avladığı bir dağtavşanı ya da adatavşanıyla çıkageldiği olurdu. Bekçi olan onun gibi biri için av yasağı içi boş bir kavram olsa gerekti. Günlerden bir gün, kâfirler ordusunu bozguna uğratmış bir haçlı askerinin muzaffer edasıyla döndü eve. Eyerinin çatısına asılı koca bir kuş getirmişti, gri bir balıkçıldı bu, öldürmenin yasal olduğundan kuşku duyduğum yepyeni bir hayvandı benim için. Koyuca bir rengi olan eti balık tadını andırıyordu, o da eğer, damak zevkine hiçbir zaman varmadığım, boğazımdan da hiç geçmemiş olan lezzetleri şimdi bunca yıl sonra hayal etmiyorsam.

Bir ibret dersi olan Kocatoynak’ın hikâyesi de Mouchâo de Baixo’dan çıkma; adını unuttuğum ya da belki hiçbir zaman bilmediğim bu kadına çok kocaman ayakları var diye biz takmıştık bu adı; gizleyemediği bir talihsizlikti bu ayaklar onun için, çünkü hepimiz gibi (yani biz çocuklardan ve kadınlardan söz ediyorum) o da yalınayak dolaşırdı. Kocatoynak, teyzemlerin bitişik komşusuydu; kocasıyla birlikte bizimkinin eşi olan bir evde otururlardı (çocukları var mıydı yok muydu hatırlamıyorum) ve kelimenin tam anlamıyla, iyi tarafıyla da kötü tarafıyla da bedenimin ve ruhumun yetiştiği o yerlerde her zaman olduğu gibi, bu iki aile ayrı telden çalıyorlardı; ne birbirlerine gidip gelirler ne birbirleriyle konuşurlardı, hatta birbirlerine bir günaydın bile demezlerdi. (Anneannem Josefa’nın Taksim denilen yerde otururken yan komşusu, -köyün o bölümüne bu ad verilmişti, çünkü orada yetişen zeytin ağaçları farklı farklı kimseler arasında taksim edilmişti- dedem Jerönimo’nun kız kardeşlerinden biri olan Beatriz’den başkası değildi, ama işe bakın ki aynı kandan oldukları halde ve her biri aynı duvarın iki yanında oturan kapı komşuları olmalarına rağmen birbirleriyle ilişkiyi kesmişlerdi, benim çocuk belleğimin erişmediği zamanlardan beri birbirlerinden nefret ederlerdi. Onları ayırmış olan öfkenin nedenlerini hiçbir zaman öğrenememişimdir.) Kocatoynak’ın elbette ki kilisedeki vaftizde ve nüfus dairesinde verilmiş bir adı vardı, ama bizim gözümüzde Kocatoynak’tı o ve bu son derece çirkin lakap her şeyi açıklamış oluyordu. O kadar ki, hiç unutmam, günlerden bir gün (herhalde on iki yaşlarında falandım), evin kapısında, merdivenin en tepesinde otururken, nefret edilen o komşu kadının geçtiğini görünce (sırf yersiz bir aile dayanışması yüzünden ondan nefret ediliyordu, yoksa kadının bana herhangi bir kötülük yaptığından değil), içeride dikiş dikmekte olan teyzeme seslendim: ‘”Bizim Kocatoynak geçiyor,” diye. Sesim umduğumdan daha yüksek çıkmıştı, Kocatoynak beni duydu. Ta aşağıda durduğu yerden, son derece haklı olarak bana söylemediğini bırakmadı, Lizbonlu küçükbeyin terbiyesizliğini ele alarak beni adamakıllı azarladı (Lizbonlu bir küçükbeyden başka her şey olabilirdim ya, neyse), anlaşılan büyüklere saygı göstermeyi bana öğretememişlerdi, oysa o zamanlar toplumun düzgün işleyebilmesi için temel bir kuraldı bu. Bütün bu sövüp saymasının sonunda da, güneş battıktan sonra eve döndüğünde hepsini kocasına anlatmakla tehdit etti beni. Günün geri kalanını yüreğim sıkışıp midem kasılarak ve başıma en kötüsünün geleceğinden korkarak geçirdiğimi itiraf etmekten başka çarem yok, çünkü dediklerine göre adam kaba saba herifin teki olarak nam salmıştı. Akşam hava iyice kararana kadar görünmez olmaya karar vermiştim içimden, ama Elvira Teyzem benim bu manevramı fark etmişti, tam ben yakınlarda bir yerde gözden kaybolmaya hazırlanırken, dünyanın en sakin ses tonuyla şöyle dedi bana: “Onun işten gelme saatinde sen git evin kapısında otur, onu bekle. Seni dövmeye kalkışacak olursa ben buradayım, ama sakın gidip saklanma!” Böyle şeyler iyi ders olur insana, bütün ömür boyu sürer, tam boyun eğmeye hazırlanırken omzumuzdan tutup sarsar bizi. Çok iyi hatırlıyorum (gerçekten hatırlıyorum, yoksa son dakikada uydurduğum edebi bir süsleme değil) o akşam güneşin harikulade güzel battığını ve benim orada sokak kapısının basamağında oturup kıpkırmızı bulutlarla eflatun gökyüzüne baktığımı, başıma ne geleceğini bilmeksizin, ama günümün besbelli kötü biteceğinden emin olarak. Vakit geç olmuş, hava çoktan kararmıştı ki komşu işinden döndü, evin merdivenini çıktı, ben de “İşte vakit geldi,” diye düşündüm. Ama adam bir daha dışarı çıkmadı. Orada içeride neler olduğunu bugün hâlâ bilemiyorum. Acaba karısı olanları ona anlattı da adam bir yeniyetmenin terbiyesizliğini ciddiye almaya değmeyeceğini mi düşündü? Yoksa kadın büyük bir âlicenaplıkla bu talihsiz olaydan kocasına tek bir kelime bile etmeyerek, kendisinin hiçbir kabahati olmayan o kocaman ayaklara karşı yapılmış bu hakareti böylelikle kabullenmiş mi oldu? Aşağılayıcı bir ses tonuyla bana takabileceği bütün adları, örneğin kekeme demeyi düşündü de iyi kalpliliği yüzünden mi söylemedi? Kesin olan bir şey varsa o da, teyzem akşam yemeği için beni çağırdığında, düşüncelerimin arasında yalnızca hoşnutluk olmadığıydı. Evet, aslında bana ödünç verilmiş bir cesareti sergilemeyi becerdiğim için kendimi hoşnut hissediyordum, ama aynı zamanda bir şeylerin eksik olduğu şeklinde rahatsız bir izlenim de vardı içimde. Yaşım pekâlâ uygun olduğuna göre, sert bir şekilde kulaklarımı çekerek ya da uygun bir yerime birkaç şaplak indirerek beni cezalandırmalarını tercih mi ederdim acaba? Yok, acı çekme isteğim o kadar aşırıya gidemezdi, ama yine de o gece bir şeylerin havada kaldığından hiç kuşkum yok. Ya da, olanları yazdığım şu anda düşünüyorum da, belki de öyle olmadı. Belki de Mouchâo dos Coelhos’dayken aramız açık olan o komşuların davranış biçimi, gereksinim duyduğum ikinci bir ibret dersinden başka bir şey değildi.

Bu anı kitabıma başlangıçta vermeyi düşündüğüm adın -Baştan Çıkarılış Kitabı-nedenlerini açıklamamın vakti geldi; bu adın, ilk bakışta, hatta ikinci ve üçüncü bakışlarda, buraya kadar ele alınan konularla ve hele bundan sonra anlatacaklarımın büyük bir çoğunluğuyla hiç ilgisi yokmuş gibi görünüyor. İlk baştaki iddialı düşüncem -yıllar önce Manastır Güncesi üzerinde çalıştığım zamanlardan kalma bir düşünceydi bu-, insan ruhundaki ermişliğin, yani bizim kalıcı, göründüğü kadarıyla da yok edilemez hayvanlığımızı altüst edebilen bu “teratolojik” tezahürün, doğanın düzenini bozduğunu, onu şaşırttığını ve yanlış tarafa yönlendirdiğini göstermekti. Hieronymus Bosch’un Baştan Çıkarılış adlı tablosunda resmettiği o hayal âlemindeki Aziz Antonius’un, sırf bir ermiş olması nedeniyle, doğanın gözle görülen ya da görülmeyen tüm güçlerini, aklın içindeki canavarları ve yine onun yarattığı yücelikleri, şehvet düşkünlüğünü ve karabasanları, tüm gizli istekleri ve gün ışığına çıkmış tüm günahları en derinlerden yukarılara çıkmaya zorladığını düşünüyordum o zamanlar. Ne gariptir ki bu kadar uzak bir konuyu alıp (ne yazık ki edebi yeteneklerimin bu tasarının ihtişamının çok aşağısında kaldığını anlamakta gecikmeyecektim) anıların basit bir dökümüne götürme girişimi -ki bu iş elbette daha uygun bir ad gerektirecekti-, kendimi o ermişle bir biçimde benzer durumda görmemi engelleyemedi. Yani demek istiyorum ki, ben de bu dünyanın bir ferdi olduğuma göre, en azından insan denilen bu varlıktaki “yapısal ayrılmazlık” özelliği nedeniyle, benim de tüm arzuların sahibi ve tüm baştan çıkarıcı şeylerin hedefi olmam kaçınılmazdı. Aslında, herhangi bir çocuğu, sonra herhangi bir yeniyetmeyi, daha sonra da herhangi bir yetişkini alıp Aziz Antonius’un yerine koyacak olsak, aralarındaki farklılıklar nasıl ifade edilebilirdi? Tıpkı hayal gücündeki canavarların o evliyanın yakasını bırakmadıkları gibi, karanlık gecenin içindeki en müthiş korkular da benim bir zamanlar olduğum o çocuğun peşini bırakmamıştı, gezegendeki tüm Antoniusların önünde şehvetle raksetmeyi sürdüren tüm çıplak kadınlar da, bir gece, âdetim olduğu gibi tek başıma Salon Lizbon Sinemasına doğru yürürken, yorgun ve kayıtsız bir sesle bana “Benimle gelmek ister misin?” diye soran o tombul fahişeden farklı değillerdi. Bom Formoso Sokağı’nda, hani oradaki taş merdivenlerin köşesinde olmuştu bu, on iki yaşlarında falan olmalıydım. Bosch’vari doğaüstü sahnelerden bazılarının, ermişle çocuk arasındaki herhangi bir karşılaştırma olasılığının yerini alır gibi göründüğü doğruysa, bunun nedeni, o zamanlar kafamızın içinden neler geçtiğini artık hatırlamayışımız ya da hatırlamak istemeyişim izdir. Bosch’un tablosunda ermişi rüzgârların arasından havada taşıyan o uçan balık, bizim uçan bedenimizden pek de farklı değil, tıpkı benim bedenimin, Carrilho Videira Sokağı’ndaki binalar arasında uzanan bahçelerin içinde, kâh limon ve yenidünya ağaçlarına sürtünerek, kâh kollarımı şöyle bir oynatmakla çatıların üstüne yükselerek onca kez uçtuğu gibi. Aziz Antonius’un benimkiler gibi korkular yaşamış olduğuna inanamam; durmadan tekrarlayan o karabasanda, ne eşyaları ne kapıları ne de pencereleri olan üç köşeli bir odanın içinde hapsolduğumu görürdüm hep, bir köşede de “o şey” olurdu (böyle diyorum, çünkü ne olduğunu bir türlü anlayamadım), yavaş yavaş büyümeye başlar, bir yandan hep aynı olan hafif bir müzik çalarken, o şey gitgide büyür, büyür, sonunda beni en son köşede sıkıştırdığında, boğulurcasına, sıkıntı içinde, terden sırılsıklam uyanırdım, gecenin o meşum sessizliği içinde. Hiç önemli bir şey olmadığı söylenebilir. İşte belki de bu yüzden bu kitap isim değiştirip Küçük Anılar adını aldı. Evet, küçüklüğümdeki küçük anılardan başka bir şey değil bunlar.

Jose Saramago
Küçük Anılar / Çocukluk Ve İlk Gençlik Anıları
Portekizce Aslından Çeviren İnci Kut – Can Yayınları

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz