Jean-Paul Sartre: Tutulma, Bırakış, Sadakat – Alain Badiou

Sartre 1954 senesinde beni bir nevi tutulma halinde felsefeyle tanıştıran kişidir. Diğer yandan, onun sömürgecilik karşıtı angajmanını da paylaşıyordum. 1950’lerin sonundan itibaren, yapısalcılık çağının gelişiyle birlikte felsefenin yeni ortaya çıkan insan bilimlerinin nezdinde düpedüz bir yanılsama olup olmadığını kendimize sorarken, Sartre’dan da adım adım uzaklaştım: bırakış. Fakat, yeni bir felsefi inşa içerisinde, Özne motifini varlığın matematikleştirilmesiyle bütünleştirdiğimde, biçimsel bilimlerin ilkesi ile Şiirin ilkesini aynı anda savunabilmeyi başardığımda, komünist bir siyaseti Stalinci kabuktan sıyırma çabasına geçerlilik kazandırdığımda, işte o zaman onu yeniden buldum ve bir daha bırakmadım: sadakat.

Lise çağında nasıl felsefeye vurulduğumu anımsadığımda, bunun açıklamasının ergenlik çağımdaki gevezeliğimin tükenmek bilmez matrisi olan Sartre’ın tek bir formülünde yattığını düşünürüm. Bilincin tanımından bahsediyorum: “Bilinç, kendi varlığı içinde varlığı kendisi için soru olan ve de bu varlık kendinden başka bir varlığı kapsadığı ölçüde soru olan bir varlıktır.”[1] Tamamen masumane olmasa da daha önce belirtilmişti: Kendi-içinliğin Hiçliğini söylemek için varlığı bunca dile dolamak! Fakat bu formülün gücü başka bir yerde yatar. Soru olarak varlık ilkesinde korunan diyalektik içsellik ile yönelimsel dışsallığın, Öteki’ye doğru olan kurucu yansıtımın sentezini gerçekleştirir formül. Yine düşüncemi organize ettiğini söylemem gereken bir çift düsturu tespit eder:

– Bir yanda, Ben veya içsellik, ölçüsü ancak bütün dünya olabilecek veya düşünce tertip olunanı kendi tertibi içinde kavradığında tertip olunan her şeyin bütününü teşkil edecek bir anlam etkisi barındırmıyorsa, her türlü yarardan mahrum ve dolayısıyla nefret edilesidir. Bunu şu şekilde söyleyebiliriz: Psikoloji, düşüncenin düşmanıdır.

– Diğer yanda, tertip olduğu haliyle bütün dünya, uzanımı dişine göre olan bir projenin öznel reçetesinde yeniden ele alınıp düşünülmezse, hiçbir önemi yoktur. Dünyanın kelimenin tam anlamıyla sorgulanması gerekir. Bunu da şu şekilde söylemek mümkündür: Pragmatik ampirizm, uzlaşma, “Kendi işimize bakalım” da düşüncenin düşmanlarıdır.

İçselliğin tertip olarak bütün dünya olması, dışsallığın da buyruk olarak bütün dünya olması… Sartre’da vücut bulan felsefenin başlangıçta beni kesin olarak ikna ettiği nokta işte buydu. Şeylerin ölçüsü Ben ise, felsefenin zerre kadar değeri yoktur. Felsefenin ancak düşüncede kendi kaçınılmaz küçük hikayelerimizi aşanlar sayesinde bir anlamı olabilir. Felsefe tatmin olmamıza hizmet etmez kesinlikle. Ezelden beridir yalnızca, zamansal bir yakıcılığa sahip gelecekte bitmiş zamandaki (jutur anterieur) haliyle, Doğru’nun ebediyeti olduğunu bildiğimiz ebediyete uyum gösterir.

Bu temel görüş, Sartre ve yalnızca Sartre sayesinde, beni başlangıçta yakalamış ve ben ona tutulmuştum. Bilincin zamansallaştırıcı ek-stase’ında,(kendi dışında olmak) esrimesinde, laik bir zorunluluk olarak ebediyeti okumuştum. Varoluşçu hümanizmde okuduğum ise İnsan’ın ancak insanlığının ötesine geçerek var olduğuydu.

O zamandan beri bu ilk tutuluşa her daim sadık oldum. Bugün insanlığın amaçlan konusunda en katı ihtiyat geri dönmüş görünürken, biraz bile evrensel olan her önermenin üzerine büyük bir kuşkunun ağırlığı çökerken, şu görüşe bağlı kalıyorum: İnsan tabi bu kelimenin zelil bir anlamı olmadığı sürece varlığında, yalnızca olduğu haliyle dünyanın nezdinde özdeşliği zorunlu olarak insandışı görünen projelerin veya usullerin dayanak teşkil ettiği varlıktır.

Bugün, insanı çağıran, insanı çeşitli durumlarda durumların varlığından başka bir şeyin vuku bulmasını sağlayan şey tarafından çağrılmışçasına çağıran bu temel insan dışılığa, hakikat veya türeyimsel usul adını veriyorum.

Bunun sebebi insanın, Nietzsche’nin düşündüğü gibi, aşılması gereken bir şey olması değil. Aşılması gereken şey, ki bu Sartre’ın kati bir sezgisidir, varlık olarak olduğu haliyle, varlıktır. İnsan da insanlıkla ilişkisi olmayan, insan dışı rastlantıdır ve bir hakikatin sonsuz türeyimsel oluşunda özne olarak biçimlenir.

Fakat özneyi varlığın bir hakikati olması için varlıktan vazgeçen şey olarak kabul eden görüşüm baki kalmışsa da, bu görüşün dile getirilme tarzının Sartre’ın formülünü parça parça terk etmesi gerekmiştir. O halde düşünce güzergahımın, Sartreci çıkış noktasına bir nevi enerjetik bir sadakat ile bu çıkış noktasının dayandığı diyalektik şemanın biçimsel olarak parçalanışının paradoksal bileşimi olarak görülebileceğini söyleyebilirim.

En başından itibaren, Sartreci şemanın felsefemdeki egemenliğine kıyasla, ayrı bir estetikte olduğu gibi, düşüncenin tamamen hetcrojen kullanımlarından ve lütuflarından faydalanmayı sürdürdüğümü de özellikle belirtmem gerekir.

Sözgelimi, Sartre’ın pek umursamadığını söylemenin yetersiz kalacağı matematik konusu vardı; üstelik Diyalektik Akım Eleştirisi’nin[2] “Pratik Kümeler Kuramı” şeklindeki altbaşlığına rağmen ki her okuduğumda burada Cantor’un kurucu modernliğinin teslim edildiğini düşünmeden edememişimdir. Benim nazarımda varlık sorusuyla veya soru olarak varlıkla zorunlu bir ilişkisi (fakat o zamanlar nasıl bir ilişki olduğunu bilmiyordum) ama Sartre’ın bilinç doktrininin açıklamadığını düşündüğüm bir ilişkisi olan matematikten bahsediyorum.

Matematik hususuna simetrik olarak bir de şairler ve özellikle Mallarme hususu vardı. Bu husus, Mallanne figürü kelimenin tam manasıyla Sartre’a musallat olduğu için Sartreci problemle fazladan bir kesişim noktası mı teşkil ediyordu? Kuşkusuz öyle ama şu farkla: Benim nazarımda Sartre şairin düşüncesinin olumlama kapasitesini hafife alıyor, bunun yerine onun hiçleştirici entrikalarının tarihsel öznel bir eleştirel yorumunu yeğliyordu. Benim tutkumu alevlendiren ise Kitap’ın sözde başarısızlığı veya bu Kitap’ın hazin bir mistifikasyondan ibaret olması (Sartre’ın tezi) değildi. İntiharın ucundaki ümitsizliğin cazibeleri ise hiç mi hiç ilgimi çekmiyordu. Nesir ve nazımlarda düşünceyi düşünmek için sarf edilen en radikal çabayı, Takımyıldız’ın, Kuğu’nun veya karanlıklarda bir gülün kusursuz zuhurunda kendini gösteren çabayı görüyordum ben.

Son olarak da Platon hususu vardı: “Nesnel” ideallik, özün varoluşa üstün ilan edilmesi Sartreci doktrinin ana gövdesiyle görünürde mutlak surette fena halde çeliştiği için, sessiz bir nedametle sürekli geri dönüp durduğum Platon. Sanki felsefe, en etkili modem düsturlarının yanındaki bu noktada Sartre benim için öylesine eşsiz olmuştur ki uzun süre onun pastişlerinden başka bir şey üretmemekle suçlanmışımdır her tür içselleştirmeden, bilincin her tür pathos’undan tamamen bağımsız bünyevi bir ustalık barındırıyordu.

Böylelikle bir tür anarşik birlikte varoluş içerisinde belki de Sartre için piyanoyu ve sessiz, kavramsız Chopin’i geri kalan her şeyle birlikte var eden birliktevaroluşa benzer şekildedir yandan Sartreci bilinç ve özgürlük felsefesinde kelimenin gerçek anlamıyla yaşıyor, bir yandan da olumlama olarak Şiirin alanını, Mea olarak da mathem’in alanını saklı tutmayı sürdürüyordum.

Arka planda, bugün dört türeyimsel usul dediğim şeyden (siyaset, bilim, sanat ve aşk), o devirde sömürgeci savaşlara karşı salt kanaat ilkeleriyle yürütülen angajmanın siyaseti olan, Sartreci özgürlük kavramı altına alınabileceğini düşündüğüm siyaset vardı yalnızca. Bu savaşlarda, bana göre, Sartre’ın felsefesi ile angaje entelektüelin pratiği arasında dolaysız bir bağ da vardı.

Kuşkusuz bu sebeple, dolambaçlı yollardan geçerek ve pişmanlıklarla da olsa, diyalektik içselleştirme şemasını sonunda terk edebilmem için son çare olarak Mayıs 68 ’in ve onu izleyen yılların yol açtığı kopuşun olması, yani Sartre’ın kavramlarının içkin belirlenimini içeren özerk süreç olarak “sahada” militan siyasete girmem gerekmişti. Paradoksa düşmeden rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki düşünceyi fabrika sapağında icra etmiş olmak ve hala bu şekilde icra etmek, özgürleşme siyasetinin yenilenmiş bir vizyonunun oluşumuna katılmak, siyasette, bütün kanlı kargaşalara ve Sermaye’nin görünürde herkesin kabul ettiği zaferine rağmen, “işçi” göstereninin son sözünü söylemediği fikrinden vazgeçmemek… bütün bunlar beni zamanla diyalektiğin aldatıcı görünüşlerinden uzaklaştırmıştır.

Her şeye rağmen bu uzaklaşma hiçbir şekilde etkin düşünce olarak Sartre düşüncesinin gözümden düşmesine yol açmamıştır. Sartre fırtınalı geçen o on yıl boyunca, ait olmadığı (ve esasında benim de tam olarak ait olmadığım) bir neslin düşünceli ve meraklı yoldaşı olmuştur. Bilhassa bugün, artık basmakalıp hale gelmiş “Sartre’ın yanılgıları” temasının aksine, onun durumun her daim tam kalbinde kalabilmek için ortaya koyduğu titiz çabayı selamlamak gerekmektedir. Siyasal reçete düzeyinde olduğu gibi düşüncenin tertibatı düzeyinde de aramızda zamanla bir mesafe gelişmiş olması, temel öneme sahip bu tarihsel ortaklığı hiçbir şekilde yadsımaz.

Otuz sene önce düşüncemin nefesini kesmiş olan şu adeta sihirli formülü düşündüğümde ne söyleyebilirim? Hatırlayalım: “Bilinç, kendi varlığı içinde varlığı kendisi için soru olan ve de bu varlık kenti inden başka bir varlığı kapsadığı ölçüde soru olan bir varlıktır.”

Önce “bilinç” kelimesi. Bunun felsefi olarak geçerliliğini artık savunamam. Bana öyle geliyor ki hiç şüphesiz şanlı bir felsefi tarihe sahip bir kavramın adı olan “bilinç”, artık ancak siyasal bir kategori, yani “siyasal bilinç” olarak veya belki de psikanalitik bir kategori olarak kullanılabilir. Bugün siyaset pratik düşüncenin sui generis (kendine özgü) biçimiyle felsefe arasında bulunduğunu ileri sürdüğüm mesafeyi hiçbir şey aslında Lenin’den beri son derece teknik bir modem siyaset kavramı olan“bilinç” kelimesinin bu kaderinden daha iyi göstermez. Artık (heyhat! demek geliyor içimden) felsefe ile siyaset arasındaki mutlu geçişliliğe, paradigmasını Sartre ’da bulduğum ve ana eksenini felsefede bilinç (veya praksis) temasının oluşturduğu bu geçişliliğe inanmam mümkün değil.

Buna karşılık, Freud ve Lacan’ın keşiflerinin belirleyici etkisi altında bilinçli veya aşkınsı varsayımından ayrılan veya uzaklaştırılan özne kavramının felsefe içi konuşlanışından vazgeçebileceğimizi düşünmüyorum. Bu durumda özne kendiliğin öz konumlanışının düşünümsel veya düşünümsellik öncesi hareketi değil, sadece ve sadece bir hakikatin türeyimsel oluşunu destekleyen veya ona katlanan o diferansiyel noktadır. Bir hakikat noktasına veya rastlantısallığı içinde yakalanan bir hakikatin transit geçtiği bir noktaya özne diyorum. Bu, “olasılık ile yüce bir bileşim”i koruma gerekliliğiyle tanımlanan, Mallarme’nin ihtiyar adamıdır.

Şimdi Sartre’ın bilinç öznesinin, projenin evrenselliği olarak kavranan arzunun sonsuz özgürlüğünü ani çakıp sönmeler haricinde azar azar kendi ataletine bulayan bir dünya karşısında genç adamın, romantik öznenin nihai ve parlak bir tecessümü olduğunu düşünüyorum. Hatta şunu da söylemek isterim: Özne mefhumunun henüz sonlanmamış olan yeniden konuşlanışının emaresi, Mallarme’ den sonra Beckett’in yapıtında da gördüğümüz gibi, genç adamın yerine ihtiyarın geçirilmesidir; hiçbir öznenin gerçekte genç olmadığı bildirilir, zira öznenin en azından bir hakikat kadar yaşlı olduğunun ortaya çıktığı nokta haricinde bir özne yoktur.

Bu aynı zamanda, Sartreci angajmanlar dönemine nazaran, siyaset düşüncesinin daha doğrusu düşünce olarak siyasetin uğradığı mutasyonun farklı yönlerinden biridir: Devrim teması dünyanın gençliği temasıyla, “yaşlı dünya”nın reddiyle el ele gidiyordu. Ne var ki gençlik, olayda açılışını yaptığı hakikat için fazla gençtir. Müşterek barbarlığı da buradan ileri gelir. Buna simetrik olarak, Sermaye’nin dünyasında, yani dünyamızda en korkunç şey, Sermaye’nin daimi ve monoton yapay gençliğidir. Her radikal siyaset, türeyimselin sonsuz ölçüsünde, hakikate/doğruluğa gereken yaşlanma süresini, Beckett’in Watt’ta[3] dediği gibi, “doğrunun doğru olmak için harcadığı” zamanı ona iade edecektir.

Fakat Sartre’ın formülünden devam edelim: “Bilinç… bir varlıktır.”

Uzun zaman boyunca varlığa çok takılmadım, zira Sartre gibi salt Hiçliğin anlam bağışlama işlevlerinden hoşnut olmakla yetindim. Varlık, kestane ağacının kökünün elim yoğunluğunu, masifliğini, atıl pratikliğini teşkil ediyordu. Buradan çıkmamı sağlayan Sartreci uykumdan uyandıran (?)ise kümeler kuramı üzerine ve bilhassa varoluşçuluğun iki ucu olan boş küme aksiyomu ile sonsuzluk aksiyomu üzerine bıkıp usanmadan düşünmek oldu. Matematiğin tarihkar (historial) gövdesini varlık olarak varlık hakkında söylenebilmiş olanın bizzat kendisi olarak, dolayısıyla dar anlamıyla ontoloji olarak kabul etme kararı, masif ve dolayısıyla düşünülemez olan (“varlık sebebi olmayan”, der Sartre, “ve bir başka varlıkla hiçbir ilişkisi olmayan”) varlık hakkındaki tıkanmış metaforlardan vazgeçmemin sebebini özetler. Oysa varlığı, mathem ‘in kavradığı haliyle saf çok’un gözetimine devretmek suretiyle, onu mümkün olan en incelikli ve en dallıbudaklı düşünce için tertip ederken, aynı zamanda her tür deneyimden çıkarmış, eksiltmiş oluruz. Varlığı matematik tarafından düşünülen varlık ne (Sartre’ın bildirdiği gibi) olumsaldır ne de (klasiklerin dediği gibi) zorunlu. Kendisini sonsuzcasına düşünceye açar ve aynı şekilde kendisini ondan eksiltir. Bundan dolayıdır ki (olumsalmış gibi) aksiyomatik kararlarla ve (zorunluymuş gibi) kısıtlayıcı tanıtlamalarla ilerleyen matematik, aynı anda hem uçsuz bucaksızdır hem de tamamına erdirilemez.

Varlık düşüncesinin kökenindeki ikili dayanak noktasının, her türlü tutarlılığın tutarsızlıkla dikişlendiği yer olan boşluktan ve ondan sonra da aksi takdirde müthiş ve romantik bir fikir olan limit fikrinin boşluklu sayılanma (nombrement) lehine laikleşmesini ve kutsallıktan arınmasını sağlayan sonsuzdan ibaret olduğunu göstermek suretiyle, Tanrı’nın ölümü ereği ki dayattığı düşünce gerilimiyle Sartre düşüncesinin timsalidir varoluşçu bir dramaturjiye başvurmaksızın hakikaten gerçekleştirilmiş olur.

Daha sonra: “kendi varlığı içinde varlığı kendisi için soru olan bir varlık.”

Özne, yani bugün kavradığım şekliyle, bir hakikatin kumaşına dokunmuş veya örülmüş olan özne, şeffaf dahi olsa hiçbir içselliğe, bir kendilik sorusunun üreyebileceği hiçbir dışarı-içeriye sahip değildir. Hatta tam anlamıyla sorgulanamaz, zira bir yanıtın, bir durumun varlığına ilişkin olaysal yanıtın ortaya konması ona bağlıdır.

Soruya ve sorgulamaya ilişkin söz dağarcığı kuşkusuz Sartre’ın Alman düşüncesiyle, bilhassa Heidegger’le müthiş özgün bir biçimde ilişkilenişine damgasını vurur. Ayrıca söylemek gerekir ki varlık probleminden sürülerek özgürlüğün antropolojisine taşınmış haliyle, hiçleştirici kendilik sorusu olarak kavranan varlığa ilişkin söz dağarcığı, tam da bu Sartreci haliyle, düşüncem üzerinde şiddetli bir çekim uygulamıştır. Bu çekim zaman içerisinde hükmünü yitirmiştir. Soru sorusu bana göre düşüncenin/ouissance’ıdır. Fakat düşüncenin tek eylemi yanıttır. Yanıt çoğu zaman hüsrana uğratır; sorunun bitip tükenmez tılsımının yası tutulur. Zira yanıt,/’onissance’ın yerine neşeyi koyar. Düşünce ancak kendiliğin/’onissance’tan kaçınmasıyla (dejonir) düşünür; bu şekilde aynı zamanda sorunun oyununu bozar (de/ouer). Sonuçta, kendisinin de itiraf ettiği gibi, daima “kendisine karşı” düşünmüş olan Sartre’ın da söylediği buydu.

Tanrı öldüyse (Sartre beni buna Nasıralı’yla dalaşmakla meşgul olan Nietzsche’den daha fazla ikna etmiştir), bu her şeyin olanaklı olduğu anlamına gelmediği gibi, hiçbir şeyin olanaklı olmadığı anlamına hiç gelmez. Muktedir olduğumuz yanıtlardan daha iyi, daha büyük, daha doğru hiçbir şeyin olmadığı anlamına gelir. Yanıt etiği, insanın kendisini İnsan’a layık kılmasına vesile olan insan dışı ereklerin etiğini tamamlar. Hakikatlerin var olduğu ve sonuç olarak, tam da hakikatlerin var olması haricinde hiçbir şeyin kutsal olmadığı anlamına gelir.

“Bu varlık kendinden başka bir varlığı kapsadığı ölçüde”, diyordu Sartre, Husserl’i kendi tarzında okuyarak.

Yönelimsellik temasına ilişkin çekincemin dayandığı nokta, bunun bilinçli gayenin ve daha genel anlamda, Sartreci kendi-içindelik ve kendi-içinlik motifinin müthiş bir projeksiyonunu teşkil ettiği özne/nesne diyalektiğinin bağlaşığı olarak nesne kategorisinin korunmasını gerektirmesidir. Bense nesnesiz bir özne doktrinini, kaynağı sebepsiz bir olaysal ekte bulunan bir usulün yitme noktası olarak özne doktrinini savunuyorum. Benim nazarımda öznenin, bir hakikatin hakikatini teşkil ettiği durum haricinde, bir öteki varlığı yoktur. Sartre’dan parmak ısırtıcı bir ustalıkla çeşitlendirdiği “durum” temasını almak suretiyle kuşkusuz ona olan borcumu ödemiş oluyorum. Fakat öznenin görünürdeki bu Öteki’si benim için, bambaşka bir açıdan da olsa Sartre için de olduğu gibi, Aynı’dır, zira hakikat içkin bir biçimde bizzat durumun türeyimsel varlığını, herhangiliğini, ayırt edilemezini gerçekleştirir.

Doğru/hakiki, nesne için söylenmez, yalnızca kendi kendisi için söylenir. Özne de aynı şekilde ne nesne için ne de onu nişan alan yönelim için söylenir; yalnızca kendi kendisinden yiten bir noktada var olduğu haliyle hakikat için söylenir.

İyi ama bütün bunlar sandığım kadar belirleyici nitelikte mi? Beni tekrar Sartre’la buluşturan nokta, düşüncenin teknik ayrıntılarının ötesinde, belirleyici bir “varoluşsal” motiftir ve bu da felsefede söz konusu olanın yaşam veya mutluluk olmamasıdır. Fakat ölüm veya ıstırap da değildir söz konusu olan. Her halükarda yaşayacak ya da öleceğiz; üstüne üstlük mutluluk ya da mutsuzluğun, ne başkaları ne de kişinin kendisi adına, hiçbir zaman dert edilmemesi gerekir.

Söz konusu olan, zarları mümkünse, en azından bir kez atmaktır. Doğrudur, Mallarme’nin ihtiyarı buna kolayca razı gelmez. O, “tereddüt eder elinde tuttuğu sırdan koluyla ayrı düşmüş ceset oynayacağı yerde saçı ağarmış bir manyak halinde partiyi dalgalar adına”.[4]

Normalde yaşam denen şey veya kültür, boş zaman, seçimler, iş, mutluluk, denge, gelişim, performans dediğimiz şeyler tam olarak budur: dalgaların adına partiyi oynamakta tereddüt etmek. Öyleyse tam da bu sebeple, “yaşam” göstereni işin içine girer sonsuza dek “elinde tuttuğu sırdan koluyla ayrı düşmüş bir ceset” gibi yaşamak. Yaşam, bize sunulan ve Sartre’ın karıncaların yaşamından güçbela üstün geldiğini söylediği bu yaşam, bir cesetle bir sırrın ayrışmasında çözülür. Her insan en az bir hakikat için olanaklı bir bahis nesnesini elinde bulundurur. Sırrı budur ve bu sırrın Sermaye’nin yasasına tabi ortak yaşamı cesedin öbür ucunu teşkil eder.

Zira eğer “her bir düşünce bir zar atımı ortaya koyar” ise, zar atımı olmayan yerde düşüncenin de olmadığını kabul etmek gerekir. Bahsin bu koşulsuz gerekliliği, Pascal’dan da ziyade Sartre çünkü hiç olmazsa Tanrı’dan tasarruf eder benim için bahis kavramını belirlemiştir.

Sırra ilişkin olarak, Sartre bunu “Her insanın değeri diğer her insan kadardır” şeklinde ifade ediyordu; ben de şöyle diyorum: Bütün insanlar düşünebilir, bütün insanlar tesadüfi bir biçimde özne olarak var olmaya çağrılırlar. O zaman tüm insanlar düşünebiliyorsa, izlenecek talimat bellidir: zarları atmak, dalgalar adına partiyi oynamak ve sonra bu atışa sadık olmak, ki bu o kadar da zor değildir zira bir kez atıldıktan sonra zarlar Takımyıldız olarak size geri döner. Bu Takımyıldız, “unutuluştan ve hükümsüzlükten donmuş”tur; peki ama felsefenin neden hakikatin bizi sıcak tutacağını, cana yakın ve şefkatli olacağını vaat etmesi gereksin? Sartre’ın düşüncesi böyle bir vaatten kaçındığı içindir ki nihilizme düşmeksizin keskin yönünü korur. Hakikat cana yakın veya şefkatli değildir, zira onun gücü ancak olmaya ya da olmamaya çıkar.

Söz konusu talimat, herhangi bir durumun nazarında, bir hakikatin varlığının veya hakikatlerin varlıklarının askıya alınmasını söyler. Şu eklemeyi yapalım: Çok da tereddüt etmeksizin saçı ağarmış manyaklar olalım, türeyimselin manyakları. İşte o zaman, tuhaf şey, şu diğer ihtiyarın, Beckett’in Acaba Nasıl?’ında[5] çamurda ve karanlıkta çuvalıyla emekleyen kişinin sözcesinin hakikatini/doğruluğunu keşfederiz: “Her halükarda adalet içindeyiz, aksinin söylendiğini hiç duymadım.”

Esasında hakikatlerin olması durumuna, hakikatlerin saf “vardıranda düşünülen “vardır”a “adalet” diyebiliriz. Adalet o zaman insanın insandışı amaçlarının bir diğer adı olur.

Her ne kadar sonuçta burada ileri sürdüğüm düşüncelerden fevkalade uzak düşüncelerle de olsa, Sartre bu hususta asla geri adım atmamıştır.

İnsan insanın adaletidir çünkü herhangi bir olay onu çağırdığı takdirde, cesedini terk ederek çuvalıyla birlikte hakikatin karanlığında emeklemeye yetecek kadar sır vardır içinde.

Sartre, şimdiden neredeyse yarım asır olmakla beraber, bizim için bu karanlığın, karanlık olduğunu bildiği ve kim ne derse desin baki kalacak bu karanlığın nadir kaşiflerinden biri olmuştur.

[1] Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik, çev. Turhan Ilgaz ve Gaye Çankaya Eksen, İstanbul: İthaki, 2009, s. 39. (Atıfta bulunulan kitapların çevirilerinden alıntı yapıldığında, metnin tutarlılığı için gerektiğinde değişiklik yapıldı.) – ç.n.
[2] Jean-Paul Sartre, Critique de laRaison dialectique, Paris: Gallimard, 1960.
[3] Samuel Beckett, Watt, Paris: Minuit, 2007 (ilk baskı: 1953); Türkçesi: Watt, çev. Uğur Ün, İstanbul: Ayrıntı, 2012.
[4] Türkçesi: StĞphane Mallanne, Profil, haz. ve çev. Ömer Aygün, İstanbul: YKY, 2003. – ç.n.
[5] Samuel Beckett, Comment c’est, Paris: Minuit, 1961; Türkçesi: Acaba Nasıl?, çev. Uğur Ün, İstanbul: Ayrıntı, 2001.

Yorum yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Önceki yazıyı okuyun:
Cem Adrian’dan 2 Albüm 22 Türkü: “Essentials / Seçkiler”

Kapat