Jean-Paul Sartre: İnsan, özgür olmaya mahkumdur!

Sartre“Leixtentialisme est un humaniste” adlı konuşmasından alınan aşağıdaki parçada Sartre, varoluşçuluğa yöneltilen başlıca eleştirileri yanıtlıyor ve kendi varoluşçuluğunun temel ilkelerini dile getiriyor. Varoluşçuluğun ‘insan anlayışı, tasarı, ‘içdaralması’, ‘terkedilmişlik’ (bırakılmışlık) ve ‘umutsuzluk gibi belli başlı varoluşçu kavramlar üzerine kısaca kendi düşüncelerini açıklıyor.

Devamı…Jean-Paul Sartre: İnsan, özgür olmaya mahkumdur!

“Acı çekenler ile acı çektirenler aynıdır” Schopenhauer Felsefesi’ne Giriş -Klaus Jurgen Grün

SchopenhauerFelsefe on dokuzuncu yüzyılda Schopenhauer’in attığı adımlarla birlikte önemli sonuçlar getiren bir dönüşüm yaşar. Schopenhauer insanın gerek kendi bireysel tek doğasını gerekse de bütün bireylerin paylaştıkları dünyayı uyumlu bir bütün olarak kavrama, öğrenme yeteneğinin kaynağını, kendisinden önceki ide-alist felsefelerde olduğu gibi doğrudan insanın kafasının içinde, onun düşünme faaliyetinin ürünü olarak görmeyip daha doğrusu bu aşamada takılıp kalmayıp bu kaynağı insanın bedeninde bulur. Böyle olunca da bir bakıma felsefenin ağırlık noktası, insanın düşünme yetisinden, kafasında bulunduğu varsayılagelmiş doğuştan bilgi formları arayışından bedene kayar.

Devamı…“Acı çekenler ile acı çektirenler aynıdır” Schopenhauer Felsefesi’ne Giriş -Klaus Jurgen Grün

Sartre’ye göre varoluşçuluk ve varoluşçuluğun başlangıç noktası: “Tanrı olmasaydı her şeye müsaade edilirdi”

Sartre“Varoluşçular dürüstçe insanın ıstırap içinde olduğunu söyler. Anlamı şu şekildedir: insan ne olacağını seçemediğini fark ederek kendini herhangi bir şeye adadığında, ancak insan aynı zamanda tüm insanlığın ne olacağını belirleyen bir yasa koyucu gibidir, böyle bir anda insan böylesine büyük ve ağır sorumluluk duygusundan kaçamaz. Aslında böylesine bir endişe sergilemeyenler de vardır. Ancak onların bu ıstırap veya korkularını yalnızca sakladıklarını veya bunlardan kaçtıklarını biliyoruz. Pek çok insan yaptıklarına kendilerinden başka hiç kimseyi adamadıklarını düşünür: “Herkes böyle yapsa ne olur?” diye onlara sorarsanız, omuz silker ve söyle yanıt veririler: “Herkes öyle yapmıyor.” Ama gerçekte kişi kendine eğer herkes kişinin yaptığını yapsa ne olur diye sormalıdır; kişi kendini kandırmak haricinde böyle rahatsız edici bir düşünceden de kaçamaz. “Herkes öyle yapmıyor” diyerek kendine bahane bulmak için yalan söyleyen insanın vicdanı hastadır…”

Devamı…Sartre’ye göre varoluşçuluk ve varoluşçuluğun başlangıç noktası: “Tanrı olmasaydı her şeye müsaade edilirdi”

Walter Kaufmann: Ölüm yaşama anlamını veren değil ondaki tüm anlamları götüren bir şeydir

Walter KaufmannÖldüğümüz zaman dünyanın herkes için sonunun gelmiş olacağının kesinleşmesi durumunda ölüme karşı tavrımızın hangi ölçüde değişeceğidir. Yani mutlak olarak yitireceğimiz hiçbir şey yoktur.
(…) Hiçbir egzistansiyalist, ölüm karşısında tüm farkı getiren ayrımı ele almış değildir. Nietzsche “The Gay Science”ın 290. kısmında demiştir ki: ” Bir tek şey için gereklidir. Bir insanın kendi kendisiyle hoşnutluğu elde etmesi için şiir ve sanatla  ancak ondan sonra görmeyi tümüyle hakeden insan olur.  Kim ki kendisinden hoşnut değildir, hep intikama hazırdır, dolayısıyla biz diğerleri onun çirkin bakışları bulunduğumuz sürece onun kurbanı olacağız. Çirkin bakışlarsa insanı kötü ve iç sıkıntılı kılar”. Veya Hölderlin’in söylediği gibi “Yaşayan Kendi Göksel Doğrusuna Ulaşmamış Ruh. Aşağıdaki Dünyada Rahat Etmez”. Fakat yaşamını birşey kılmış insan, ölümü endişesiz karşılar. 

Devamı…Walter Kaufmann: Ölüm yaşama anlamını veren değil ondaki tüm anlamları götüren bir şeydir

Varoluşçuluk: Felsefeden Edebiyata Uzanan Bir Yol – Nedret Öztokat

Fransa’da felsefeyle edebiyatın buluştu ğu bir akımdır Varoluşçuluk. Bu etkileşim özellikle J. P. Sartre, A. Camus, S. de Beauvoir gibi modern Fransız edebiyatının önemli yazarlarının yapıtlarında imgesel ev reni felsefenin ışığında kurmalarıyla belirginlik kazanmıştır. Kahramanların dünya ya bakışında yansımasını bulan Varoluşçu savlar bu ustaların yaratıcılığında yirminci yüzyıl edebiyatına roman, öykü, deneme gi bi alanlarda başyapıtlar bırakmıştır. Tüm olağanlığıyla insan?ı anlatan bu yapıtlar- da, örneğin Bulantı’nın Roquentin’i, Yabancı’nın Meursault’su tüm anlamsızlığıyla karşılarına dikilen yaşamın içinde kendi varlıklarını sorgularken, Varoluşçu savların yazınsal boyutta dile getirilmesinin birer aktörü de olurlar aynı zamanda. Özetle, felsefeden edebiyata bir köprü kuran Varoluşçu yazarlar romanı, öyküyü, tiyatroyu, denemeyi felsefeleştirmişlerdir. Varoluşçu yazının en belirgin özelliklerinden biridir bu? ¹

Devamı…Varoluşçuluk: Felsefeden Edebiyata Uzanan Bir Yol – Nedret Öztokat

Kavram Kargaşasından Ontolojik Anlama Varlık ve Aşk, Aşkın Güç İle İlişkisi – Paul Tillich

Ontolojik Problem
Aşk, güç ve adaletle ilgili bütün problemler, bizi, ontolojik tahliller yapmaya götürür. ‘Bu kavramlar bizzat varlıkta / varlığın kendisinde hangi şekilde bulunur’ sorusuna cevap vermeden, karışıklıklar ne açıklığa kavuşturulabilir ne de çözülebilir. Bizzat varlık problemi, ontolojik bir problemdir. Bundan dolayı, kullandığımız kavramların her birinin ontolojik temellerini tahlil etmeden önce, ‘temel’ (root) kavramınım ne anlama geldiğini, bir kavramın ‘temel anlamı’nın (root meaning) ne olduğunu, ontolojik problemlerin nasıl ortaya çıktığını ve onlara nasıl cevap verilebileceği şeklindeki sorulan, sormamız uygun olacaktır. Ontoloji kavramı, ‘bizzat varlık’ı kavrayan İngilizce’deki ‘rasyonel kelimesi’ (rational word)nde olduğu gibi, Eski Yunanca’da ‘varlık’ ya da ‘varolma’ anlamlarına gelen ‘on’ ve ‘söz’, ‘konuşma’) ilgi’ gibi anlamlara gelen logos’ sözcüklerinin birleşmesiyle oluşmuş bir kavramdır. 

Devamı…Kavram Kargaşasından Ontolojik Anlama Varlık ve Aşk, Aşkın Güç İle İlişkisi – Paul Tillich

‘Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu’ mu? – Orhan Hançerlioğlu

İnsan, özünü kendi yaratır, özünü kendi yaratan tek nesne insandır. İnsandan başka her nesnede yapış, varoluştan önce gelir. Önce varolup, sonra kendini yapan sadece insandır. Örneğin masa, bir masa düşüncesine göre varedilir. Neye yarayacağı, nasıl olacağı önceden düşünülerek yapılır, masanın özü varlaşmasından öncedir. Yalnız insandır ki önce varlaşır, sonra özünü yaratır; nasıl olacağını, neye yarayacağını kendisi çizer. İnsan varolmadan önce tanımlanamaz, çünkü varolmadan önce hiçbir şey değildir. Ancak varolduktan sonra bir şey olacaktır, hem de kendisini nasıl yaparsa öyle olacaktır.  Salatalık salatalıklığını, eşek eşekliğini, tebeşir tebeşirliğini kendi yapmaz ama, insan insanlığını kendi yapar. Demek ki bu yapış, keyfe bağlı bir yapıştır. Öyleyse bu keyifsel özgürlük de, ölümün ötesindeki hiçlik karşısında boşuna bir çabalamadan ibarettir. Ama varoluşçular, böyle demiyorlar elbet. 

Devamı…‘Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu’ mu? – Orhan Hançerlioğlu

Türk Şiirinde Varoluşçuluğun Veraseti – Yücel Kayıran

Varoluşçulukla Türk şiiri arasında bir ünsiyet bağından söz edilebilir mi? Türk edebiyatı ortamında, varoluşçuluğun itibarlı etkisi, şiirden çok edebiyat’ta görülür; orada da romanda değil, daha çok hikâyede. Denilebilir ki, Türk hikayesi 50’li yıllarda, kendini varoluşçulukla yenilemiş/temize çekmiştir, Ama, şiir söz konusu olduğunda, söz konusu yıllarda varoluşçuluktan söz etmek ne ölçüde olanaklıdır. Örneğin Aragon üzerinde böyle bir etkiden söz edilebilir mi?
Varoluşçulukla Türk şiiri arasında böyle bir ünsiyet bağı aramak, her şeyden önce, bir dizi peşin problemle yüz yüze gelmeyi gerektirmektedir. Örneğin, her şeyden önce, Türk şiirinde varoluşçuluğun izlerini aramak, felsefenin Türk şiiri üzerinde bir etkisinin olup olmadığını aramak anlamına gelir. Bu da başka bir problemi doğurur: Türk şiirinde felsefenin bir etkisinden söz edilebilir mi?

Devamı…Türk Şiirinde Varoluşçuluğun Veraseti – Yücel Kayıran

Jean-Paul Sartre’ın Bulantı’sı ve Varoluşçuluk – Mustafa Özcan

“Geleceği görüyorum. İşte orada, sokakta. Şimdiden daha silikçe. Daha ne bekliyor gerçekleşmek için sanki? Gelecek, bu ihtiyar kadına daha fazla ne sağlayabilir ki? İhtiyar kadın topallayarak uzaklaşıyor. Aniden duruyor. Başörtüsünden sarkan aklaşmış bir tutam saçı yana doğru itiyor. Yeniden yürümeye koyuluyor. Demin oradaydı, simdi ise burada… Hiç anlayamıyorum içinde bulunduğum durumu: Hareketlerini gerçekten görebiliyor muyum, yoksa onları tahmin mi ediyorum? Şimdiyi gelecekten hiç ayırt etmiyorum artık. Çünkü, sürüp gidiyor bu, yavaş da olsa gerçekleşiyor; ihtiyar, koskocaman erkek ayakkabılarını sürüye sürüye ilerliyor issiz sokakta. Budur iste zaman, hem de çırılçıplak zaman, yavaşça varoluyor. Kendini beklettirir ve geldiğinde de tiksinti verir. Çünkü, zaten, uzun süredir onunla birlikte bulunulduğunun farkına varılır. İhtiyar, sokağın kösesine yaklaşıyor. Ufacık kara bir kumaş yığınından başka bir şey değildir artık o. Evet, doğru, bu, yeni bir şey. Demin orada değildi. Ama bu, insanı şaşırtmayan tatsız ve silik bir yenilik. Sokağın kösesini dönmek üzere ihtiyar kadın, dönüyor iste…bitmek bilmeyen bir süreden beri.

Devamı…Jean-Paul Sartre’ın Bulantı’sı ve Varoluşçuluk – Mustafa Özcan

Modern insanın kaybolmuşluğu | Varlığı unutmak; Heidegger’de varlık sorununa kısa bir bakış

Ansızın – ve belki de tüm an’ların ötesinden ve berisinden – şu soru yükselir : Varlık nedir? Anlamsızca kulaklarımızda yankılanan, tekrarladığımız her an bizi daha da fazla unutmaya sürükleyen bu soru, belki de şu ana dek bir cevap bulamadı. Heidegger’in cevabı : Varlık Varlıktır. Görünürdeki totoloji, biz, Nietzsche’nin deyimiyle duyacak kulaklara sahip olmadıkça, gizemliliğini koruyor. Oysa, ‘Varlık Varlıktır’ cümlesini, dilin içerisinde kendisini duyuran bir sesleniş olarak duymak yerine, bir önerme olarak kabul ettikçe, kendimizi özgün olmayan, düşünmeyen düşüncenin kollarında buluyoruz. Öyleyse ne yapmak gerek?

Devamı…Modern insanın kaybolmuşluğu | Varlığı unutmak; Heidegger’de varlık sorununa kısa bir bakış

Varoluşçuluk Ve Ölüm | Ölüm Anksiyetesi ve Psikopatolojik Gelişimi

Ölüm, insanın bildiği ve bildiği için de başa çıkmak için sürekli savunma mekanizmaları geliştirdiği en büyük hayal kırıklıklarından biridir.
Yalom da ölüm anksiyetelerini ve onunla başa çıkmak için yaratılmış savunma mekanizmalarını incelemiştir. Ölümle başa çıkmanın öncelikli yöntemlerinden biri “kültür” kavramının oluşturulmasıdır. Heidegger’in metinlerinde sürekli dile getirdiği ve “yaşamın saçmalığının” unutulmasının önemli silahlarından biri olarak görülür kültür. Kültür kavramı ve ölüm karşısındaki anlamı “kalıcılığın fabrikası olarak kültür” bölümünde daha ayrıntılı bir şekilde anlatılacaktır. Bu bölüm, daha çok bireysel olarak ölümle başa çıkma yöntemlerini ve oluşturulan savunma mekanizmalarını konu alır.

Devamı…Varoluşçuluk Ve Ölüm | Ölüm Anksiyetesi ve Psikopatolojik Gelişimi

Varoluşçu Düşünürlerde Yaşamın Ayrılmaz Bir Parçası Olan Ölüm ve Ölüm Problemi

Varoluşçu Düşünürlerde Ölüm Problemi Veya Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre’da Ölüm Problemleri; İnsanlık tarihine baktığımızda ölüm, insanın varoluşundan itibaren en önemli fenomenleri arasında yer almış ve yer almakta alan fenomenlerden biridir. Bunun en belirgin örneğini “Felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir” diyen İlkçağın en büyük düşünürlerinden biri olan Platon’da görmekteyiz.
Ölümün varoluşçu düşünürlerde konumuna geçmeden önce onunla ilgili soruların bazılarını ortaya koymak gerekiyor: Ölüm nedir? Ölüm gerçekten yok oluş mu? Yoksa yeni bir hayatın başlangıcı mı? Ölüm korkusu nedir ve bizi niçin etkiler? Daha açık bir ifadeyle teorik olduğu kadar pratik bir vakıa olan ölüm materyalistlere ve spiritualistlere göre nedir? Varoluşçu düşünürlerin ölüm hakkında düşünceleri nelerdir? Ölümü nasıl açıklamaktadırlar?… işte tüm bu soruları ve benzerlerini Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre felsefesinde ele alacağız.

Devamı…Varoluşçu Düşünürlerde Yaşamın Ayrılmaz Bir Parçası Olan Ölüm ve Ölüm Problemi