Jean-Paul Sartre: İnsan, özgür olmaya mahkumdur!

Sartre“Leixtentialisme est un humaniste” adlı konuşmasından alınan aşağıdaki parçada Sartre, varoluşçuluğa yöneltilen başlıca eleştirileri yanıtlıyor ve kendi varoluşçuluğunun temel ilkelerini dile getiriyor. Varoluşçuluğun ‘insan anlayışı, tasarı, ‘içdaralması’, ‘terkedilmişlik’ (bırakılmışlık) ve ‘umutsuzluk gibi belli başlı varoluşçu kavramlar üzerine kısaca kendi düşüncelerini açıklıyor.

Varoluşçuluk İnsancılıktır
İnsan kendisini ne yaparsa odur yalnızca. Varoluşçuluğun baş ilkesi budur. Bizi eleştirmek İçin kullanılan “öznelcilik” damgası da bu ilkeye göndermektedir. Ancak, biz bu ilkeyle, insanın bir taştan ya da bir masadan daha onurlu olduğunu dile getirmekten başka bir şey yapmıyoruz. Çünkü söylemek istediğimiz şey insanın ilkin varolduğu, yani her şeyden önce bir geleceğe doğru atılan ve bunun bilincinde olan bir varlık olduğudur. Gerçekten de, insan bir yosun, bir karnıbahar, ya da bir mantar değil, öznel bir yaşamı olan bir tasarıdır. Bu tasarıdan önce, Tanrısal bir bilgide de, başka yerde de hiç bir şey yoktur: insan olmayı istediği şeyi değil, olmayı tasarladığı şeyi olacaktır.
Genellikle, istemek sözcüğünden, çoğumuz için önceden oluşturduğumuz benliğimizi izleyen bilinçli bir kararı anlarız. Bir siyasal partiye katılmayı, kitap yazmayı, ya da evlenmeyi isteyebilirim; ama bütün bunlar, istenç dediğimiz şeyden önce gelen, daha kendiliğinden bir seçimin dışavurmasından başka bir şey değildir. Ancak, varoluşun özden önce geldiği doğruysa, o zaman insan kendisinin ne olduğundan sorumludur. Dolayısıyla, varoluşçuluğun ilk ilk işi insanı ne olduğunun bilincine vardırmak, varoluşunun tüm sorumluluğunu kendisine’ yüklemektir. İnsanın kendisinden sorumlu olması ise, yalnız kendi bireysel sorumluluğunu değil, bütün insanların sorumluluğunu taşıdığı anlamına gelir. Öznelcilik sözcüğünün iki anlamı vardır ve rakiplerimiz bu ikilikten yararlanmaktadırlar, öznelcilik, bir yandan bireyin kendi kendisini seçmesi demektir; öte yandan da insan öznelliğini aşmanın insanlar için olanaksız olduğu anlamına gelir. Varoluşçuluğun temelde yatan anlamı bunlardan ikincisidir. İnsanın kendi kendisini seçtiğini söylediğimiz zaman, hem her birimizin kendisini seçtiğini, hem de kendisini seçerken aynı zamanda bütün insanları seçtiğini ileri sürüyoruz. Çerçekten de olmayı istediğimiz kişiyi yaratmaya yönelik edimlerimizden her biri, aynı zamanda, olmasını gerekli saydığımız bir insan imgesini yaratmada atılmış adımlardır. Şöyle ya da böyle olmayı seçmek, aynı zamanda, seçtiğimiz şeyin değerli olduğunu ileti sürmek demektir; çünkü hiç bir zaman kötüyü seçemeyiz. Hep iyiyi seçeriz ve herkes için iyi olmayan bizim için de iyi olamaz. Öte yandan, varoluş özden önce geldiğine ve varoluşumuz imgemizi oluşturmamızla birlikte olduğuna göre, bu imge hepimiz için ve içinde yaşadığımız çağın tümü için geçerlidir. Dolayısıyla, sorumluluğumuz sandığımızdan kat kat fazladır; çünkü insanlığın tümünü kapsar, örneğin, bir işçi olsam ve bir komünist sendikaya üye olmaktansa bir Hıristiyan sendikaya katılmayı yeğlesem, eğer bu sendikaya katılmakla insan için en iyi yolun “tevekkül” olduğunu, insanın asıl yurdunun öbür dünyada olduğunu anlatmayı amaçlıyorsam, bu görüşle yalnız kendimi bağlamıyorum demektir: herkes, için tevekkülü savunmuş olurum. Böylece eylemim tüm insanlığı’ bağlamıştır. Ya da daha kişisel bir örneği ele alırsak: evlenip, çoluk çocuk sahibi olmak istediğimde, bu evlilik yalnız benim İçinde bulunduğum duruma, tutkularıma,, isteğime bağlı olsa bile, yalnız kendimi değil, bütün insanları tekeşliliğe yöneltmiş olurum. Dolayısıyla, hem kendimden, hem de herkesten sorumluyum. Seçimimle belir bir insan imgesi yaratırım. Kendimi seçerken insanı seçmiş olurum.
Şimdi, içdaralması, terkedilmişlik (bırakılmışlık), umutsuzluk gibi ağdalı sözcüklerin gerçek içeriğini anlayabiliriz. Göreceğiniz gibi, pek de güç bir iş değildir bu. ilkin, içdaralmasından ne anlıyoruz? Varoluşçular insanın içdaralması olduğunu açıkça ileri sürmekten çekinmezler. Bu şu anlama gelmektedir: insan, kendini bir şeye bağladığında yalnız kendisinin ne olacağını seçmediğinin, aynı zamanda, insanlığın tümü için seçim yapan bir yasa koyucu olduğunun bilincine varır: bu durumda, derinden ve tümüyle sorumlu olduğu duygusuna kapılması olanaksızdır.. Birçok insanın hiç de içi daralıyor gibi görünmediği kuşku götürmez; ancak, biz onların içdaralmalarını sakladıklarını ya da bundan kaçtıklarını ileri sürüyoruz. Kuskusuz birçok insan, davranışlarının yalnız kendisini bağladığına, inanır: kendisine, “Herkes böyle yapsaydı ne olurdu?” diye sorulduğunda, omuzlarını silkip, “Herkes böyle yapmıyor ki!” yanıtını verir. Ama gerçekte, insanın kendisine hep, “Herkes böyle yapsaydı ne olurdu?” sorusunu sorması gerekir. Bu kaygı verici düşünceden ancak bir tür kötü inanla kurtulunabilir. Herkesin öyle davranmadığını ileri sürerek yalan söyleyen ve kendisini haklı gösterenin içi rahat değildir, çünkü yalan söylemenin kendisi yalana evrensel bir değer yüklemek anlamına gelir. îçdaralması kendini gizlediği anda bile ortaya çıkar.
Herkesin her davranışında, sanki insanlığın tümü birden o davranışı sıla sılaya İzliyor ve kendisini ona göre ayarlıyor gibidir. Onun için, herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekir: “İnsanlığın kendisini bana göre ayarlamasına layık mı davranışlarım?” Bunu sormayanlar içdaralmalarını kendilerinden saklıyorlar demektir. Burada sözkonusu olan, inşam “tevekkülce, ya da eylemsizliğe yönelten bir İçdaralması değil, sorumlulukları olmuş herkesin bilediği basit bir içdaralmasıdır.
Heidegger’in çok sevdiği terkedilmişlik (bırakılmıştık) deyiminden ise şunu anlıyoruz: Tanrı yoktur ve bunun sonuçlarını sonuna dek götürmek gerekir. Varoluşçular, Tanrı’yı ortadan kaldırmanın maliyetini elden geldiğince az tutmaya çalışan belli bir tür ahlâk anlayışına çok karşıdırlar. 1880 yıllarına doğru, Fransız profesörleri laik bir ahlâk kurmaya çalışırlarken aşağı yukarı şöyle diyorlardı: Tanrı yararsız ve pahalı bir varsayımdır; onun için onu ortadan kaldırıyoruz. Ancak, bir ahlâkın, bir toplumun, yakalarca düzenlenmiş bir dünyanın varolması için belli değerlerin ciddiye alınması ve bunların önsel değerler olarak düşünülmesi gerekir. Dürüst olmak, yalan söylememek, karısını dövmemek, çocuk yapmak vb., vb. önsel olarak zorunlu olmalıdır.

Oysa varoluşçular Tanrı’nın olmayışının çok sıkıcı bir durum olduğunu düşünürler; çünkü, Tanrı ile birlikte, Tanrısal bir bilgide birtakım değerler bulma olanağı da ortadan kalkar: artık, önsel bir iyi söz konusu olamaz, onu düşünecek sonsuz ve yetkin bir bilinç olmadığına göre. Yalnız İnsanların bulunduğu bir düzlemde olduğumuza göre,, iyinin varolduğu, dürüst olmak ve yalan söylememek gerektiği hiç bir yerde yazılı değildir. Dostoyevski, “Tanrı olmasaydı, her şey mubah olurdu” demişti, işte varoluşçuluğun kalkış noktası budur. Gerçekten de, Tanrı olmadığına göre, her şey mubahtır; dolayısıyla da, insan terkedilmiştir, çünkü ne kendinde, ne de kendi dışında tutunacak hiç bir şeyi yoktur; her şeyden önce de, hiç bir özürü olamaz. Varoluş gerçekten de özden önce geliyorsa, insan, davranışını hiç bir zaman verilmiş ve donmuş bir “insan doğası”na başvurarak açıklayamaz. Başka bir deyişle, belirlenmişlik yoktur; insan özgürdür; insan özgürlüktür. Ayrıca, eğer Tanrı yoksa, karşımızda davranışımızı haklı gösterecek değerler, ya da buyruklar da yoktur. Böylece, ne ardımızda, ne de önümüzdeki ışıklı bir değerler alanında kendimizi haklı çıkaracak hiç bir özür bulamayız. Yapayalnız ve özürsüzüz, “insan özgür olmaya mahkûmdur” derken de bunu anlatmak istiyorum, insan mahkûmdur: çünkü, kendisini yaratan o değildir; ama öte yandan özgürdür: çünkü, bir kez kendisini dünyada bulduktan sonra da tüm yaptıklarından sorumludur.
Umutsuzluğa gelince: bu deyimin anlamı son derece basittir. Şu anlama gelir umutsuzluk: istencimize bağlı olan şeylere, ya da yalnız eylemimize yol açan olasılıklara güvenmekle yetinmek zorundayız. Bir şeyi istediğimizde, hep çeşitli olasılık öğelerİyle karşı karşıyayızdır. Trenle, ya da tramvayla gelmesi olasılı olan bir arkadaşın kesinlikle geleceğine güveniyorsam, trenin zamanında varacağını, veya tramvayın raydan çıkmayacağını varsayıyorum demektir. Bu da olanaklar alanında olduğum anlamına gelir; ancak, eylemimizi doğrudan ilgilendiren olanaklara bel bağlamamız sözkonusudur yalnızca. Eylemimi doğrudan ilgilendiren olanakları aştığım an kendimi geriye çekerim; çünkü, dünyayı ve olanaklarını benim istencime uyarlayacak hiç bit Tanrı, hiç bir yazgı yoktur. Descartes da, “Dünyayı değil, kendini yen!” derken, gerçekte aynı şeyi dile getiriyordu hiç bir umuda dayanmadan davranmamız gerektiğini.

1946
Jean-Paul Sartre

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here