Özgürlük ve Örgütlülük: Bilmek Değiştirmek İçindir – Haluk Yurtsever

“Nesnelerin dış görünüşü ile özü doğrudan örtüşseydi, tüm bilim gereksiz olurdu.”1 Dünyayı anlamak için bilim gerekiyor; çıkış sorularını felsefe soruyor ve dünya ancak insanın özne olduğu bir pratikle değiştirilebiliyor.

İnsan, duyularıyla ve aklıyla nesnelerin, olguların ve süreçlerin çoğul, çelişkili, karmaşık hareketini, oluşmakta olduğu gibi, olduğu gibi kavrayamıyor. İnsan ancak hareketi durdurarak, sabitleyerek algılayabiliyor. Hareket ise hiç durmuyor.
Gerçekliği, hareket halindeki maddenin özünü kavrayabilmenin yöntemi soyutlamadır. Çıkış noktası her zaman somuttur. Amaç, somutun en önemli, başat öğelerini bulmak, çekip çıkarmak 2 ve tüm yapıyı onların üzerinde yeniden kurmaktır. İçinde yaşadığımız kapitalist toplumun, tüm yaşam etkinliklerini değer yasasının egemen olduğu organik bir sistem altında birleştirdiği önermesini alalım. Bu önerme ya da saptama, hiç de çıplak gözle görülebilecek gibi değildir. Kapitalist toplumda insani üretim etkinliğinin aldığı gerçek biçimler, ancak “meta”, “sermaye”, “değişen/değişmeyen sermaye”, “kullanım değeri/değişim değeri” kavramlarıyla anlaşılıyor. Gerçek süreçlerin neden göründüğü gibi olmadığını, toplumsal ilişkilerin niteliğini ortaya koyan böyle bir soyutlama, bu örnekte Marx’ın soyutlaması olmasa, bugün çoğumuza doğru gelen yukarıdaki saptamayı kolayca formüle edemezdik. Soyutlamanın ne kadar güçlü, ne kadar çözümleyici olduğunu anlatmak üzere bir tek örnek yeterli olabilir: “Marx tamamıyla özgün bir dünya görüşünü sadece iki yeni ifade kullanarak aktarmayı başarmıştır: ‘üretim ilişkileri’ ve ‘artıdeğer’.”3

Canlı algılamadan soyut düşünceye ve oradan da pratiğe… Bilgi edinmenin yolu budur.
Bilim ve teorinin soyutlamalarla geliştirilmesi, toplumsal bilimler söz konusu olduğunda çok daha kritik bir önem kazanıyor. Çünkü toplumsal bilim, doğa bilimlerinde olduğu gibi laboratuvar ve deney olanaklarından yararlanamıyor.
Doğada nesneler ve olgular vardır ama bilgi hazır durumda yoktur. Bilgiyi üreten, doğa üzerinde yaşayan, çalışan, toplumsallaşan, böylelikle olgulara düşünceyi katan insandır. Bilim, yöntemli bilgi edinme, bilgisel deneyimi, birikimi örgütleme, düzene sokma etkinliğidir.

Her yeni bilgi teorisi, her bilimsel açılış aynı zamanda bir yöntem geliştirme işidir.
“Yöntem” kavramı, bir yolun izlenmesi anlamındaki Yunanca methodos’tan geliyor. Bilgi edinmek için tutulması gereken yol, sıra, dizge anlamında kullanılıyor. Bilmediğimiz bir gerçekliği bulup ortaya çıkarmak ya da bildiğimiz bir gerçekliği başkalarına anlatmak için düşünce araçlarını sıralamak, dizmek ve kullanmak sanatıdır.
Yöntem kendi başına bilim değildir ve hiçbir bilimsel teori, hiçbir felsefe salt yönteme indirgenemez. Yöntem, eninde sonunda, bir düşünme, inceleme dizgesidir. “Olgular ancak bilginin amacına, önsel öncelik ve tercihlerine göre olgu haline gelirler… ‘Olguları’ en basitinden numaralandırmak, onları hiç yorumlamadan sıralamak bile bir “yorumlama’dır.”4 Lukacs’ın bu yaklaşımı çok öznel bulunabilir. Evet, özneldir ve bu düzeyde öznelliği dışlamak mümkün değildir. Yorum, yorumlayan kişinin bilgilerini, o bilgileri elde ediş yolunu, değer yargılarını, dünyaya bakışını, kısacası öznelliği içinde taşır. Sorulara ve inceleme sürecinin aşamalarına bağlı olarak en temel kavramların bile değişim geçirmesi kaçınılmazdır. Bütün bunlardan varılacak sonuç ise, genel olarak yöntemin ve birazdan üzerinde daha genişçe duracağımız diyalektik ve tarihsel materyalizmin ezberlenerek öğrenilecek ve uygulanacak bir şey olmadığıdır! Ya da, Isac Deutscher’in benzetmesiyle diyalektik, Marksist düşüncenin grameridir; gramerin yaşayan dille öğrenilmesi gibi, diyalektik de, formülleri düşünerek değil, “tarihteki ve çağdaş sorunlardaki özgül, geniş ve hayati konular yakalanarak sergilenebilir.” 5

Felsefenin üç önemli sorusu
1) Madde mi, düşünce mi, varlık mı bilinç mi önce gelir? 2) Hareket mi, durum mu? Ya da hareketin kaynağı nedir? 3) Dünya bilinebilir mi? Dünya değiştirilebilir mi?
Materyalizm, evrenin ve dünyanın düşünce ve ruhtan bağımsız olarak hareket eden maddi bir gerçeklik olduğundan, maddenin ilk veriyi oluşturduğundan yola çıkar. İdealizm, bilincin maddi varlıktan önce geldiğini, maddi dünyanın, doğanın, varlığın ancak insan bilincinde, duyularında, tasarımlarında var olduğunu ve bunların en yüksek biçimi olan bir yüce ruh tarafından var edildiğini savunur. Felsefenin bu ilk sorusu üzerine burada daha fazla durmanın, tartışmanın gereği yok. İdealizmin, dinsel düşünce ve örgütlenmenin tırmanışta olduğu bir dünyada, ele alınacak her konunun, yaşamın her yönünün, “tartışmayı” değil, idealist dünya görüşleriyle bire bir hesaplaşmayı gerektiriyor.
Öteki iki sorunun ve verilecek yanıtların ise materyalistler arasında da aynı derecede açık olmadığını düşünmemiz için birçok neden var. “Hareket” ve dünyanın “bilinebilir” olup olmadığı konuları, hem yükselişteki idealist ve metafizik düşüncenin hem de kaba materyalizmin saptırıcı etkileri altındadır.
Marksist terminolojide “metafizik”in iki tanımı var. Marx ve Engels, metafiziği şeylerin değişmez, birbirinden bağımsız olarak var olduğunu savunan, doğayı ve toplumu değişmezlik ve bağıntısızlık temelinde ele alan bir yöntem olarak tanımladılar. Daha geleneksel ve felsefi tanım ise Aristo’ya aittir. Aristo, bu sözcüğü, evrensel ve soyut kavramlarla ilgilenen felsefe anlamında kullandı. Yunanca’da meta ta physika, “fizikten sonrası”, “fizik ötesi” anlamına geliyor. Bu kavramı şimdi, maddi gerçekliğin ötesi, soyut idealizm anlamında kullanıyoruz.
Metafizik önce hareketin yadsınması, sonra da harekete yol açan kaynağın mekanizmde ve “dışarıda” aranmasıdır.
Kopernik’in, gökcisimlerinin “dönüşü” anlamında “revolution” kavramını uygun bulduğu buluşunu önemli ve “devrimci yapan”, binlerce yıldır dünyanın hareketsiz olduğunu düşünen insana dünyanın hem kendi çevresinde hem de güneş çevresinde döndüğünü göstermesiydi. Aristo düşüncesine büyük bir darbeydi. Aristo sisteminin, fiziğinin temel ilkesi, hareketin her durumda dış bir güç tarafından başlatıldığı biçimindeydi. Dünyanın dışında göksel cisimlerin hareketini sağlayan bir güç vardı: Tanrı!
Newton’un hareket yasaları ise statik ve mekanikti. Bunlar değişmiyordu. Evren, en başta yerçekimi yasası olmak üzere, bu yasalara göre işleyen muazzam büyüklükte bir saat düzeneğiydi.
Maddenin önceliği anlamında materyalist, hareketin içselliği anlamında diyalektik yaklaşımla birlikte, insanın dünyayı kavramasında önemli adımlar atıldı. Maddenin var oluş biçiminin yer değiştirmekten düşünmeye, en basitinden en karmaşığına hareket halinde olduğunun kabulü; “çelişki”, “neden-sonuç”, “tarihsellik” kavram ve kategorilerinin geliştirilmesi yeni çevrenler açtı. İnsan düşüncesi, değişimin, evrimci ve devrimci evrelerden, süreklilik ve kopuşlardan geçtiği, öncülleri olmadan hiçbir şeyin bir başka şeyin içinden birdenbire çıkmadığı, hiçbir şeyin kendisinden sonraya bir şey bırakmadan kaybolmadığı, her şeyin başka şeylerden geldiği ve başka şeylere yol açtığı, tüm bunların bilinebilir yasallıklarının olduğu vb. bir doğrultuda gelişti.
Bilim nereye?
Bilimin işlevi, maddenin ve toplumun hareket yasalarını bulmaktır. Bilimde yasalar soyutlama ve kavramlaştırma yoluyla geliştiriliyor; gerçek hareketten kaynaklandıkları ölçüde “yasa” oluyorlar. Maddede ve toplumda, birbirine koşut ya da karşıt birçok hareket olduğu, bunlar birbirleri üzerinde itici, çekici, güçlendirici, zayıflatıcı, nötrleştirici etkiler yaptıkları için yasalar ancak eğilimler olarak işliyor.
Bugün bilim ve bilimsel düşünce, işbölümü ve uzmanlaşmanın amaç haline getirilmesiyle birlikte özün bütününü ve derinliğini kavrama gücünü yitiriyor. Aydınlamadan bu yana ilk kez “bilim” evrenin ve yaşamın doğası üzerine görenekçi (skolastik) ve kurgucu (spekülatif) düşüncenin aracı durumuna geliyor. Bilim, düşünceyi maddenin ve hareketin önüne geçiren tanımıyla felsefeden koparak gerçek gelişme yoluna girmişti. Bugün, eskiden idealist felsefenin yaptığı şeyi “bilim” yapıyor. Durumu tersine çevirmek, bunun için de evrensel ve genel bir dünya görüşü tanımıyla felsefeyi öne çıkarmak, deyim yerindeyse bir bilim felsefesi geliştirmek gerekiyor.
Engels kendi zamanında henüz bir eğilim düzeyinde olan, bugün burjuva bilimi iyiden iyiye içine alan, bütünsellikten yalıtılmış, ileri derecede sınıflandırılmış, uzmanlık alanlarına ayrıştırılmış yaklaşımı şaşırtıcı bir öngörüyle şöyle eleştirmişti:
“Doğanın tekil parçalarına bölünmesi, çeşitli doğal süreç ve nesnelerin belirli sınıflara ayrılması, organik cisimlerin ilk yapılanışlarının anatomik yönlerinin çeşitliliği içinde irdelenmesi: Doğanın bilinmesinde son dört yüzyılın bize getirmiş bulunduğu büyük ilerlemelerin temel koşulları işte bunlardı. Ama bu yöntem bize, doğal nesne ve süreçleri tek başlarına, büyük genel bağlantı dışında (abç), bunun sonucu hareketlerin içinde değil, hareketsizlikleri içinde; özsel bakımdan değişken öğeler olarak değil, değişmez öğeler olarak; yaşamları içinde değil ölümleri içinde şöyle böyle kavrama alışkanlığını da geçirdi. Ve Bacon ile Locke sayesinde, bu görüş biçimi, doğa biliminden felsefeye geçtiği zaman, son yüzyılların özgül darkafalılığını, metafizik düşünce biçimini meydana getirdi.”6

Engels sorunun iki önemli yönüne işaret etmiştir. Gerçekten de, bilimsel çalışmanın uzmanlık alanlarına ayrılması, sınıflandırma, en mikro düzeye kadar ayrıntıların incelenmesi bilim yolunda ilerlemenin önemli araçlarıdır. Öte yandan aynı araçlar, nesneleri, süreçleri ve bunların incelenmesini birbirinden kopardığı, durağanlaştırdığı ölçüde olumsuz bir işlev görmekte, doğa bilimleri alanından toplumsal alana kayıldığında ise düpedüz saçma sonuçlara varılmaktadır. Engels’in söylediklerine bugün, uzmanlaşmanın doğa bilimleri alanında da ciddi sorunlar yarattığını eklemek gerekiyor.
Bilgiyi, her biri yalnızca kendisine ait kavram ve yöntemlere sahip, birbirine ilgisiz disiplinlerin dar alanlarına hapsederek parçalara ayıran egemen üniversiter-akademik yaklaşım bizi, “birbiriyle uyumsuz notaların çıkardığı kulak tırmalayıcı seslerin”7 gürültüsüne teslim ediyor. Böyle bir karmaşa içinde, bilgi ile pratik arasındaki bağlantı kopuyor. Bilim dünyası, çok az şey hakkında çok şey bilen akademisyenlerin, “bilim” insanlarının, egemenliği altında kısırlaşıp, yoksullaşıyor.
Bir başka önemli sorun, matematiğin, matematik modellerin özellikle doğa bilimlerinde, ama ekonomi gibi toplumsal bilim alanlarında da egemenlik kurmasıdır.
Evrenin oluşumunu açıkladığı savunulan büyük patlama teorisinin biri çürütüldüğünde yenisi sahneye çıkan çeşitlerinde gözlem giderek daha az başvurulan bir araçtır; onun yerine matematik modeller ve keyfi kabuller geçmektedir. 1980 yılında dünyada yayımlanan kozmoloji tez çalışmalarının yüzde 95’i matematik modellere dayanıyordu.8
“Büyük patlama” teorilerine göre, patlamadan önce madde ve zaman yoktu. Patlamadan öncesi hiçlikti. Ünlü kara delikler teorisi de esas olarak matematiksel bir modeldir. Gerçek anlamda bir maddi cisim olmayan, bir yüzeyi bulunmayan, uzayda bir iç bölgeyi bir dış bölgeden ayıracak biçimde çizilen bir sınır çizgisi olarak tanımlanan kara deliklerin bir zamanlar var olan bir cismin içe çökerek, derinliklere düştüğü ve var olmaktan çıktığı iddia ediliyor.9 Zamanın Kısa Tarihi, Büyük Patlamadan Kara Deliklere başlıklı kitabında bu teoriyi popülerleştiren Stephen Hawking gözlemin yerine neredeyse tümüyle matematiksel modelleri geçirdi. Hawking açıkça şunu söyledi: “Kimse bir matematik teoremiyle gerçekten tartışamaz.”10 Bu, hiçbir matematik önermenin maddi-fiziksel verilerle kanıtlanamayacağını ileri sürmek anlamına geliyor.
Soyut matematiğin bilim açısından taşıdığı sorun, dilinden, düşünme aracından geliyor. Soyut matematik her olguyu, son çözümlemede ölçümle elde edilen sayısal bir değer olarak görüyor. Oysa olgular her durumda ölçülemez. “Matematikte belirsize, sonsuza varmak için belirli, sonlu terimlerden başlamak gerektiğinden dolayı pozitif ya da negatif tüm matematiksel seriler 1’le başlamak zorundadır, aksi takdirde hesaplama işinde kullanılamazlar. Ama matematikçinin mantıksal gereksinimi gerçek dünya için zorunlu bir yasa olmaktan çok uzaktır.”11
Matematiğin toplumsal bilimlere el atması ise daha da büyük bir problem oluşturuyor. Matematiğin ekonomiye uygulanmasıyla, istatistik ve ekonometri teorik çözümlemenin yerine geçiyor.
Matematiksel soyutlamaların bilimsel anlamda işlevli olmaları en iyi matematiksel modelin bile gerçekliğin ancak kaba bir kestirimi olduğunu unutmamak koşuluyla olanaklıdır.
Bilim başlığındaki sorunlar bunlardan ibaret değil. Doğrultu ise belli. Evrenin oluşumunu “büyük patlama”yla, bir “büyük çatırtı”yla, açıklayan yaklaşımlar sonuç olarak yaradılış ve din felsefesine sığınıyorlar.
Şimdi, kaldığımız yerden felsefe konusuna devam edebiliriz. Felsefenin önemine ve yeniden öne çıkarılmasına yaptığım vurgu, “felsefeden çıkış”ın öncüsü Marksizm karşısında ne anlama geliyor? Özetle şu: Marx ve Engels “felsefe”yi esas olarak yanıtı yaşamda olan sorulara “felsefi” yanıtlar vermeye kalkıştığı ve insanı toplumsal ilişkilerin nesnesi olarak görüp gösterdiği için eleştirmişlerdi. Toplumsal ilişkileri değişmeyen belli yasalara bağımlı bir nesnellik olarak alan filozoflar, insanı nesne olarak görüyor, esas olarak bu nedenle de dünyayı yorumlamakla yetiniyorlardı. Oysa insan, müdahale edebileceği bir gerçeklik içindeydi; özneydi. Felsefeyi aşmak gerekiyordu; çünkü felsefe, zihnin ürettiği düşüncelerin doğruluğunu, yine düşünce dünyasının soyut gerekçeleriyle kanıtlamaya çalışıyordu. Oysa bir düşüncenin nesnel gerçekliği doğru soyutlayıp soyutlamadığı ancak pratikte sınanabilirdi. Marx ve Engels’e göre, gerçeğe ulaşıldığı zaman felsefe, bağımsız bir bilgi dalı olarak varoluş nedenini yitirecekti.
Bugünkü durum nedir? Farklı bilim dalları, bütünlük içindeki konumlarını netleştiremiyorlar. Öyle olduğu için, farklı bilim disiplinlerine özgü yöntemlerin tümüne yön veren genel bir bilme, bilgi edinme ortamı olarak felsefeye dönmek gerekiyor. İçinde yaşadığımız dünyayı ve doğada, toplumda ve düşüncemizde işlemekte olan temel süreçleri akılcı bir biçimde kavramak istiyorsak, o zaman bu tanımıyla felsefeye, bilimlerin bilimine gereksinim vardır.
Bilim-felsefe ilişkisi, başka terimlerle ama burada ele aldığımız içerikte Marx tarafından da formüle edilmiştir. Yaşam için bir temel ve bilim için başka bir temel olduğunu ileri sürmek Marx’ın deyimiyle “yalan”dır. Bilim, ancak, insanla doğanın ve bunları inceleyen bilimlerin evrensel birliği sağlandığı zaman gerçek bilim olur. “Bütün tarih, ‘insan’ı duyularla edinilen bilincin nesnesi haline getirmeye hazırlayıp geliştirmenin tarihidir; ‘insan olarak insanın’ gereksindiklerini, insanın ihtiyacı durumuna getirmenin tarihidir. Tarihin kendisi doğa tarihinin gerçek bir parçasıdır, doğanın insana dönüşmesinin gerçek bir parçasıdır. Zamanla doğa bilimleri, insan bilimini, insan bilimi de doğa bilimini içine alacak, yalnızca bir tek bilim olacaktır.”12 Alman İdeolojisi’nde söylenenlerden bu “tek bilim”in tarih bilimi olduğunu anlıyoruz: “Tek bir bilim tanıyoruz, tarih bilimi.”13 Tüm bilimler, son çözümlemede, doğa ya da insanlık tarihinin bir yüzünün, bir görünümünün yasalarının ortaya çıkarılmasıdır. Tarih bilimi, doğadaki ve insan toplumundaki nesnel ve öznel süreçlerin, farklı bilim disiplinlerinin kavram ve yöntemleriyle, ama ancak bugünden geçmişe bakışın sağlayabileceği bir bütünlük içinde yeniden üretilmesidir. Toplumsal ve siyasal süreçler söz konusu olduğunda bunun anlamı, insanlık tarihinin harekete geçirici öğesi olarak sınıf çelişkilerinin ve sınıf mücadelesinin esas alınmasıdır.
Bu bakışın, bilimi de, materyalist dünya görüşünü de her türlü kabasabalıktan uzaklaştıracağını, “bilimsel sosyalizm” kavramının yol açtığı bozulmalara karşı panzehir işlevi göreceğini düşünebiliriz.

Haluk Yurtsever
Özgürlük ve Örgütlülük

1 K. Marx, Capital, Progress Publishers, Moscow 1978, C. 3, s. 817
2 “Soyut” (abstract) Latince’de ‘çekip almak’ anlamına gelen ‘abstrahere’ sözcüğünden geliyor. Websters Third New International Dictionary, Massachusetts, 1993.
3 Bertell Ollman, Diyalektiğin Dansı, Çeviren: Cenk Saraçoğlu, Yordam Kitap, İstanbul, Ekim 2006, s. 223
4 Georg Lukacs, History and Class Conscioussness, Studies in Marxist Dialectics, İngilizceye çeviren Rodney Livingstone, Merlin Press, London, 1983, s. 5
5 Aktaran Metin Çulhaoğlu, Doğruda Durmanın Felsefesi 1, YGS Yayınları, İstanbul, Ekim 2002, s. 32
6 F. Engels, Anti-Dühring, Çeviren Kenan Somer, Sol Yayınları, Ankara, Mart 1977, s. 71
7 Bertell Ollman, agy. s. 29
8 Alan Wood-Ted Grant, Aklın İsyanı Modern Felsefe ve Modern Bilim, Çev: Ömer Gemici-Ufuk Demirsoy, Tarih Bilinci Yayınları, İstanbul, Ekim 2004, s. 210
9 Agy. s. 214
10 Agy. s. 215
11 F. Engels, Anti-Dühring, Sol Y, agy. s. 115
12 K. Marx, Economic and Philosophical Manuscripts of 1844, Progress Publishers, Moscow 1959, s. 105, Türkçesi, 1844 Elyazmaları, Çeviren Kenan Somer, Sol Y., Ankara, Temmuz 1976, s. 201
13 K. Marx-F. Engels, Collected Works, c.5, s.28

Yorum yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Önceki yazıyı okuyun:
Ayasofyanın Ötesinde Sultanahmet’te Bir Gezinti – Richard Tillinghast

Kapat