Ahmet Ümit: “Aşk, bana imkânsıza ulaşma çabasıymış gibi geliyor”

ahmet ümit“Geçecek, her şey geçer, hepsi geçer. Hatta sonra, çok sonra anılar hükmünü yitirdikten, onu iyice unuttuktan, içindeki acının yerini kocaman bir boşluk aldıktan, keşke geçmeseydi dedikten sonra, keşke acısını bir hastalık gibi yüreğimde taşısaydım desen bile geçer.

Zaman insanla oynamayı seven hem zalim hem de merhametli bir tanrıdır. Ona karşı çıkamazsın, yapman gereken beklemek. Onun, derin bir unutuşla bizi rahatlatacak örtüsünü üzerimize örtmesini beklemek… “

“Ne güzel konuştun be Rafo… ” dedi Ayşe. Hayranlığını gizlemeye gerek duymamıştı. “Şair olacak adammışsın… ” İşi şakaya vurdu Rafo. “Aşk olsun Ayşe, bu tür konuşmalar yaptığımda herkes beni filozofa benzetir, sen tuttun şair yaptın.” Ayşe açıklama gereği duydu. “Bence şairler, ama gerçek şairler, filozoflardan daha büyüktür, o yüzden… ”
“Şaka şaka Ayşecim… içimden gelenleri söylüyorum. Biraz da duyduklarımı. Biliyorsun buraya yazan, ressamı, felsefecisi gelir. Bazen de yalnız gelirler, işte o zaman bir iki kadeh de devirince, çeneleri açılır. Gerçi onlar konuşmasa da ben kışkırtırım ya… Görüyorsun işte konuşmadan duramıyorum. Onlar da
başlarlar atıp tutmaya… Şu romancı şöyle demiş, bu felsefeci böyle demiş. Senin anlayacağın söylediklerimin çoğunu onlardan öğrendim… ” “Başkalarından öğrenmiş olman doğru olmadıkları anlamına gelmez. Bence sen bu sözleri onlardan değil, yaşadıklarından öğrendin. Onlar sadece açıklamasını yaptılar.”
“Öyle diyorsan… Ama, bak, hikâye yine yarıda kaldı.”
“Ben şikâyetçi değilim” dedi Ayşe. “Senin
düşüncelerini öğrenmek hoşuma gidiyor.”
“Az önce kızıyordun ama… ”
“Çünkü bazen sının aşıyorsun… ” Karşısında bir yakını varmış gibi bağışlayan bir tavırla başını salladı. “Yine de seninle konuşmak güzel… ”
Ayşe’nin söyledikleri aslında Rafo’nun çok hoşuna gitmişti, ama sanki barda onlardan başka birileri var da duymalarından çekiniyormuş gibi fısıldayarak, “Öyle deme… ” dedi. “Benim çenem bir düşerse konuşmaya fırsat bulamazsın.”
“Sanmam, Stefan’ı o kadar merak ediyorsun ki, gerekirse hiç sesini çıkarmadan saatlerce beni
dinleyebilirsin.”
“O kadar emin olma… ” Ciddileşmişti. Ela gözlerinde dalgın bir anlam belirdi. “Ama gerçekten de merak ediyorum… ”
Rafo’nun Stefan’la ilgili itirafları artık Ayşe’nin canını sıkmıyordu. Hiç beklemediği anda kazandığı bu yeni arkadaşın sözlerini ilgiyle dinliyordu.
“Evet, Stefan’ın öteki kadınla bir bağlantın olup olmadığını öğrenmeye çalıştığını anlatıyordun.” “Öyle yapıyordu” dedi Ayşe. “Kaba bir davranıştı, ama gözlerindeki keder, sesindeki umut, bir noktaya kadar onu anlayışla karşılamamı sağhyordu. Asıl şaşırdığım konu ise gece boyunca benden aldığı yanıtlardan aradığı kadınla hiçbir bağlantım, hiçbir yakınlığım olmadığını anlamasına rağmen hâlâ benimle ilgilenmeyi sürdürmesiydi. Bu, benim gözümde onu daha ilginç kılıyor, daha çok merak etmemi sağlıyordu. Yoksa artık sadece benimle mi ilgilenmeye başlamıştı?.. Ama böyle düşünmek tehlikeliydi, beni zayıf düşürüyordu. Hayallere kapılmama neden oluyordu. O yüzden hemen kovdum bu düşünceleri kafamdan. Hayır, o benim değil, hâlâ öteki kadının peşinde diye düşündüm.” “Mantıklı düşünmüşsün” diyerek destekledi Rafo. “Stefan belki hâlâ gerçeği kendisinden gizlediğini düşünüyordu. Belki aradığı kadınla bir bağlantın olduğuna inanıyordu. Bir nedenle bunu ona söylemekten çekindiğini sanıyordu.” “Ben de tam olarak böyle düşündüm. Hatta zaman zaman azalsa da bütün ilişkimiz boyunca bu duyguyu taşıdım.”
“Kötü olmalı.”
“Kötüydü, ama bilirsin, aşkı aşk yapan da budur.” Rafo anlamıştı, ama emin olmasa gerek, yine de sorma gereği hissetti. “Hangi duygu?”
“Hangi duygu olacak, o derin düş kınklığı. Sen, onu deli gibi severken onun seni umursamaması… Ya da yasak savma kabilinden umursuyormuş gibi görünmesi. Hani istemiyorum, ama yan cebime koy durumu. Sen onun üzerine titrerken, onun bahanelerle senden uzak durması. Senin sevgi dolu ataklarına içtenlikle karşılık verecek yerde, sudan bahanelerle geçiştirmesi. Ama ilişkiyi ayakta tutan da bu karşıtlık değil mi ?” Sanki söz konusu olan Ayşe değil de kendisiymiş gibi onayladı Rafo. “Aynen öyle… Acılar, sancılar, kıskançlıklar, kendini yemeler, boş umutlar, boş hayaller… işte aşk tam olarak bu. Artık bunu kavradım. Benim anlayamadığım, böyle olduğunu bile bile bu yutturmacaya, aldatmacaya inanmamız. Bu tuhaf kandırmacanın içinde yer almak için yanıp tutuşmamız.”
“İnsan yeryüzündeki yaratıkların en aptalıdır,
dememiş miydi bir düşünür?”
Rafo anımsamaya çalıştı, ama çıkaramadı. “Demiş
miydi?”
“Dememişse bile, işte ben demiş oldum.” “Filozof Ayşe Hanım… ”
“Ee sen filozof oluyorsun da ben niye olmayayım?” “Ol tabiî… ” Duraksadı Rafo. Sözcüklerini tartar gibi ağır ağır konuşmaya başlamıştı. “Yine de aşka haksızlık etmeyelim. Acı vermesi kadar mutluluğu da var. Keder kadar sevinç de veriyor. O kadar da kötü
değil.”
“Aşk hep kötü değil canım. Arada sırada mutluluk kırıntıları atıyor önümüze.” “O kırıntıları küçümseme… Güzel bir an için bütün yaşamını feda edecek ne insanlar var dünyada. Üstelik çok da haksız sayılmazlar. İnsan âşık olunca yeniden doğmuş gibi oluyor. Sevdiğimiz insanın bir bakışı, bir dokunuşu, seslenişi aklımızı başımızdan almaya yetiyor. Nedenini, nasılını bilmiyorum, ama bu olağanüstü bir mutluluk.” “Olağanüstü, evet, yine de insanların mutluluğu aradıkları için âşık olduklarım sanmıyorum. Aşk, bana imkânsıza ulaşma çabasıymış gibi geliyor. Erişilmez olana dokunmak için imkânsızlıklar içinde debelenip durmak… ”
“İmkânsıza ulaşmak mı?”
“Belki duymuşsundur. Yunan mitolojisinde Androginos adlı bir varlık vardır… ”
“Yoo ilk kez duyuyorum… Dedim ya, ben o kadar kültürlü bir adam değilim. Müşteriler ne anlattıysa o…
“Neyse, bu başka bir tartışma konusu… İşte bu Androginos bir tür insanmış. Dört kollu, dört ayaklı, iki başlı olarak yaratılmış, hem dişi hem erkek olan, her bakımdan kendi kendine yeten bir insan… Gel gör ki, bu mükemmel yaratığı tanrılar kıskanmışlar. Kıldan ince bir testereyle dişi ile erkeği birbirinden ayırmışlar. Tanrılar onları ayırınca, dişi ile erkek ömürleri boyunca birbirlerini aramaya başlamışlar. İşte onların buluştukları an aşk çıkarmış ortaya… “

Rafo etkilenmişti.
“Ne kadar güzel tarif ediyor aşkı… ” “Güzel, üstelik romantik de, ama çok saçma. Çünkü insan hiçbir zaman öyle bir yaratık olmadı. Olmadığı için de aşk, imkânsızı aramaktan başka bir şey değil. Olmayacak bir düşün gerçekleşmesini hayal etmek… ” “Ama sen o düşü gerçekleştirdin.” “Gerçekleştirdim
mi?”
Sahiden öyle mi dercesine baktı Ayşe. Rafo yanıtlamayınca kendisi açıklamaya çalıştı, belki de anlamaya…
“Düşümü gerçekleştirdiğimden de emin değilim. Böyle bir düşüm var mıydı, yok muydu ondan bile emin değilim. Kafam çok karışık. Daha da kötüsü eskiden Stefan’ı düşündüğümde güzel, iyi, masumiyetle ilgili duygular uyanırdı içimde. Coşkuyla, heyecanla, umutla dolardım. Şimdi büyük bir öfke var. Bazen insanlıktan çıktığımı hissediyorum. Düşündüklerim beni korkutuyor. Gel gör ki düşünmeden de edemiyorum.” Ellerini çaresizlik içinde iki yana açtı. “Olmuyor, beceremiyorum.” Gülmeye başladı. “Bir de oturmuş aşkın saçma olduğunu anlatıyorum. Ben de en az aşk kadar saçmayım. Diyeceksin ki seni aşk saçma biri haline getirdi. Doğru ama ben de direnemedim. Asıl tutarsızlık bende. İnsan aptalca, anlamsız bulduğu bir tutkunun peşinden gider mi? Bak gidiyorum işte. Hâlâ onu arıyorum… Kafam karışık, canım yana yana gecenin bir yarısında bu bara geliyorum, ondan bir iz bulabilir miyim diye… ”
Yine bir suskunluk başladı aralarında. Ayşe konuşmanın heyecanıyla unuttuğu müziği yeniden duydu. Hâlâ Chet Baker söylüyordu. Rafo’nun aklı ise Ayşe’nin anlattıklarındaydı.
“Niye sustun?”
Ayşe kendini toparladı.
“Tamam anlatıyorum” diyerek girdi söze. “O gece orkestra çalmayı bırakınca, ben de kalkmak istedim. Tuhaftır, Stefan panikler gibi oldu. Hiç kalkmayacağımı, hep yanında kalacağımı sanıyor gibiydi. ‘Neden gidiyorsunuz ?’ diye sordu. ‘Vakit geç oldu’ dedim. Saatine baktı. ‘Oo, evet geç olmuş. Bekleyin, birlikte çıkalım.’ Aslında gecenin başından beri, bardan benimle çıkmasını bekliyordum ama, ‘Programınız bitti mi?’ diye sormak gereği hissettim. ‘Bitti’ dedi. ‘Bu kadar çalışmak yeter.’
Birlikte çıktık. Mart ayının başıydı, ama dışarıda ılık bir gece vardı. Ilık bir rüzgâr erken bahan müjdeliyordu. İstiklal Caddesi tenhalaşmaya başlamış, sokak lambalarının ışıklan tatlı bir kederle pusarmış, meyhanelerin, barların, restoranların müşterileri ağır ağır evlerine çekilmeye başlamıştı. Stefan’la yan yana yürüyorduk. Sadece yürüyorduk, ama benim içim kıpır kıpırdı. Sokağın köşesine gelince üç gencin gitar çalıp, gelip geçenlerden para topladığını gördük. Stefan yanımdan ayrılıp, gençlerin önündeki mendile biraz para bıraktı. Yanıma geldiğinde gülümsüyordu, müzisyenlerle ilgili konuşacak sandım, oysa caddenin iki yanındaki
binalara bakarak, ‘Burası dünyanın en ilginç yeri’ diye mırıldandı.
‘Beyoğlu’nu seviyorsunuz’ dedim. ‘Seviyorum… ‘
‘Ben de seviyorum… Ama bazen yoruluyorum. Çok kalabalık, çok karışık, kirli… ‘ ‘Ama cıvıl cıvıl… Her çeşit insan var, her çeşit müzik, her çeşit kötülük, her çeşit iyilik… Sanki canlı gibi. Bu caddenin bir ruhu var. iyiliğe, kötülüğe, zenginliğe ve sefalete açık bir ruh… Hiç doymak bilmiyor. Günün her saatinde, her dakikasında, her anında yaşıyor.’ Heyecanla konuşuyordu Stefan. Beyoğlu gerçekten de çok etkilemiş olmalıydı onu. ‘Berlin yaşamıyor muydu ?’ diye kestim sözünü. ‘Sahi Berlinliydiniz değil mi ?’ ‘Aslında Hamburg’da doğdum. Ama Berlin’de yaşıyordum. Hayır, ne Hamburg ne de Berlin istanbul gibi değil. Onlar yaşlı insanlara benziyor. Üstelik istanbul’dan daha genç kentler olmasına rağmen… Oralarda yaşam kurallarla belirlenmiş. Sizi şaşırtacak olaylar yok. Akılla düzenlenmiş davranışlar, her gün tekrarlanan hareketler… ‘
‘Ne yani’ dedim, ‘istanbul’u, doğduğunuz, yaşadığınız şehirlerden daha mı çok seviyorsunuz ?’ ‘Sevmek mi? Yok, sevmek değil… Nasıl söyleyeyim… Hamburg’u da Berlin’i de severim. Ama istanbul’da yaşamayı tercih ederim.’ Yüzüme baktı. ‘Ölene kadar yaşamayı göze alabilir miyim, bilmem. Ama burada çok uzun bir süre yaşayabilirmişim gibi geliyor bana.’ Yeri gelmişti, hemen sordum.
‘Belki de aradığınız kişi istanbul’da yaşadığı için… ‘ Stefan’m yeşil gözleri kuşkuyla kısıldı. ‘O burada mı yaşıyor?’
‘Nerden bileyim? Sizin öyle düşündüğünüzü sandım.’ ‘Doğru, öyle düşünüyorum.’ Birden yürümeyi bıraktı, bana döndü. Ben de durdum. Adeta yalvarır gibi sordu. ‘Onu gerçekten tanımıyorsunuz değil mi ?’ Artık fazla olmaya başlamıştı.
‘Tanımıyorum’ dedim. Sesim biraz sert çıkmıştı, ama
aldırmadım. ‘Kimden bahsettiğinizi bile bilmiyorum.’
‘Ben de bilmiyorum’ dedi.
Bu adam, benimle dalga mı geçiyordu?
‘Bilmiyor musunuz? insan kimi aradığını bilmez mi?’
‘inanın bilmiyorum. Ona o kadar benziyorsunuz ki, siz
tanıyabilirsiniz diye düşündüm.’
‘Onu istanbul’da mı görmüştünüz ?’
‘Hayır, Berlin’de… ‘
‘Neden istanbul’da arıyorsunuz ?’
‘Uzun hikâye… Başımzı ağrıtmayayım şimdi.’
Anlatmak istemiyordu. Bu, apaçık okunuyordu yeşil gözlerinde. Üsteleyebilirdim ama canımı sıkmıştı.
Artık ne onunla ne de aradığı kadınla ilgilenmek istiyordum. Bir an önce evime gitmek, kendi duvarlarının arasında kaybolmak istiyordum. Stefan bozulduğumu anlamıştı. Cihangir’e dönerken, köşedeki Dulcinea’ya girip birer konyak içmemizi önerdi. Yorgun olduğumu söyleyip önerisini reddettim.
Israr etmedi. Beni apartmanımın önüne kadar getirdi.”
“Vay be” diye söylendi Rafo. “Şu bizim sessiz Stefan’a bak. Ne yere bakıp yürek yakanmış o. Seni evinin
kapısına kadar götürüp, hadi bir kahve içelim demeni bekliyor.”
“Sanmam, öyle bir niyeti yoktu. Hatta çağırsam belki yukarı bile çıkmazdı.”
“Dulcinea’ya davet etti dedin.”
“Etti ama gönlümü almak için… O gece beni yatağa
atmak gibi bir niyeti yoktu.” “Bunu nasıl bilebilirsin ki ?”
Ayşe’nin dudaklarına kendinden emin bir gülümseyiş yayıldı.
“Kadınlar bilir. Ama keşke benimle yukan gelmek isteseydi. O zaman benim için daha kolay olurdu.” Barmen, Ayşe’nin ne demek istediğini anlayamamıştı. “Nasıl yani, onunla birlikte olmayı mı istiyordun?” “Yoo, onu reddedecektim. Belki böylece benim için ilginçliğini yitirirdi.” Rafo alnını kırıştırdı. “Gerçekten de ilginçliğini yitirir miydi ?” “Kesin konuşmak zor, bana yitirirdi gibi geliyor… Olmamış bir olay için yorum yapmak anlamsız. O gece Stefan yukarı gelmek istemedi. Kibarca elimi sıkıp, kendi evinin yolunu tuttu. Ben de artık bu kızıl saçlı Alman’ı aramayacağıma dair kendime söz vererek apartmanın merdivenlerini tırmanmaya başladım. Artık iki gün öncesine, yani bu bara gelmeden önceki huzurlu günlerime dönmem için hiçbir engel yoktu. Böyle düşünmeme rağmen Ste-fan’a karşı içimde büyüyen öfkenin önüne geçemiyordum. Oysa bana hiçbir kötülüğü dokunmamıştı. Zavallının tek suçu, beni başka bir kadına benzetmiş olmasıydı.” “Bundan daha büyük bir suç olur mu ?” diye takıldı Rafo. “Başka bir kadını tercih etmek. Adam kafadan ölümü hak ediyor.”
Artık aralarındaki buzlar erimiş, neredeyse kırk yıllık ahbap-larmış gibi rahatlıkla konuşmaya başlamışlardı, ama Ayşe Rafo’nun son espirisini komik bulmadı. “Şu ölüm lafını kullanmasan olmuyor mu ?” “Kusura bakma, bir daha söylemem” dedi barmen, ama aklına takılmıştı, dayanamayıp sordu: “Ölüm neden bu kadar çok korkutuyor seni ?” “Çok değil, herkes kadar. Sadece Stefan’la ölüm sözcüğünü yan yana duymak istemiyorum.” “Ona ölmeyi yakıştıramıyorsun ?” “Stefan için o seçeneği düşünmek istemiyorum.” “Seçenek mi? Stefan’ın ölmüş olabileceğini mi söylüyorsun?” “Bilmiyorum.” Ayşe’nin sesi titremeye başlamıştı. “Ayşe, benden bir şey mi saklıyorsun?” Rafo’nun ela gözleri endişeyle
baktı.
“Bir şey saklamıyorum” diyerek toparlandı genç kadın.
“Bir mektup bırakıp kayboldu işte… ”
“Böyle endişelendiğine göre, fazlası olmalı… ”
“Fazlası yok, hikâyenin sonunu dinlersen, sen de
anlarsın.”
Rafo endişesini koruyordu, ama sesini de çıkarmadı. Ayşe anlatmaya başlamıştı bile. “Artık onu kesinlikle görmek istemiyordum. O gece bir duş alıp kendimi yatağıma attım. Ama uyuyamıyordum. Sabaha karşı
dalmışım. Tabiî uykuda da rahat yoktu. Rüyamda kimi gördüm tahmin et.” “Stefan’ın aradığı kadını… ”
“Evet, hem de… ”
Rafo arsızca sırıttı. “Stefan’la sevişirken deme… ” “Daha da kötüsü… ” “Daha kötüsü ne olabilir ki ?” Ayşe’nin kara gözlerine utangaç bir ifade yayıldı, bakışlarını barmenden kaçırdı. “Ne? Kadınla sen mi sevişiyordun?” Sağ elini açarak heyecanla sormuştu Rafo. “Sevişme değil canım, öpüşme diyelim.” Rafo’nun yüzünden muzip bir parıltı geçti. “Bakışlarından pek öyle masum bir öpüşme olmadığı anlaşılıyor ama.”
“Her neyse Rafo, uzatma işte. Altı üstü bir rüya. Biz kadınla öpüşüyoruz… Hem de bu barda, köşedeki masalardan birinde… Stefan da bizi seyrediyor.” “Vay Stefan da var ha?” “Evet, o da var, ama sadece bakıyor.” “Hoşuna gitti mi?” “Ne hoşuma gitti mi ?” “Ne olacak canım, bir kadınla öpüşmek.” “Onu çok hissetmedim. Beni Stefan’ın duyguları ilgilendiriyordu. Onu kırmak istemiyordum.” “Stefan’ı kıskandırdığın için mutlu olmuşsundur… ” “Kıskandırmak mı? Stefan bizi kıskanmadı ki. Hiç yadırgamış gibi bir hali yoktu. Sanki dünyanın en mutlu olayını izliyormuş gibi büyük bir zevkle bize bakıyordu… Onu böyle görünce çok rahatsız oldum. Kadını bırakmak, ondan kurtulmak istedim. Ama kadın beni bırakmıyordu.” “Neye benziyordu bu kadın ?”
“Yüzünü hatırlamıyorum. Esmerdi, uzun boyluydu, siyah saçları omzundan aşağıya, ta kalçalarına kadar iniyordu. Çok güzel olmalıydı. Yani çok güzel olduğunu hissediyordum… ”
“Sonra?”
“Sonra uyandım. Yatağımda doğruldum, işte o anda, tuhaf bir duyguya kapıldım… Kapıldım değil de hissettim… Ağır, yoğun bir duygu… Yakalanmışım, ele geçirilmişim gibi… İşte o an Stefan’a âşık olduğumu fark ettim.”
Rafo’nun gözlerindeki muzip ışık söndü, yerini ciddi, ağır bir ifade aldı. “Balığın zokayı yuttuğu an” diye mırıldandı.
“Evet, balığın zokayı yuttuğu an. Belki daha da beter. Çünkü balık zokayı yuttuğu için mutsuzdur. Oysa ben zokayı yuttuğum için mutluydum. Tanıdık bir duyguydu, biliyordum. Yine de tuhaf bir şekilde bana yepyeni geliyordu. Acı vereceğini de hissediyordum. Ama bu duyguya kapılmaktan heyecan duyuyor, zevk alıyordum.”
“Herkes zevk alır” dedi Rafo… “Ruhumuzdaki boşluğun dolduğunu hissetmek muhteşemdir.” Eliyle karnını gösterdi. “İnsan hayatı burada hisseder. Her soluk alıp verişinde, her gözünü kırpışında, ona her bakışında ruhun yaşıyorum yaşıyorum diye çığlıklar atar.”

Ahmet Ümit
Aşk Köpekliktir

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
İlber Ortaylı’nın okunmasını önerdiği 15 kitap

Prof. Dr. İlber Ortaylı, 1947 yılında doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (1969) ile Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi...

Kapat