Babaya Mektup: Mutlak duyarsızlığın, benim için daima anlaşılmaz oldu – Kafka

Koltuğundan dünyayı yönetirdin. Senin fikrin doğruydu, başka her fikir deli saçmasıydı, aşırıydı, anormaldi. Diğer taraftan senin özgüvenin öylesine güçlüydü ki, tutarlı olmak zorunda bile değildin ve buna rağmen hep haklı çıkıyordun.

Bir konuda hiçbir fikre sahip olmadığın durumlar da görülebiliyordu, dolayısıyla o konuda mümkün olabilecek tüm fikirler, istisnasız yanlış olmak zorundaydı. Sözgelimi Çeklere söverdin, sonra Almanlara, ardından Yahudilere, üstelik yalnızca belirli açılardan değil, her bakımdan söverdin ve sonuçta geriye senden başka kimse kalmazdı. Benim gözümde, haklılıkları düşüncelerine değil, kişiliklerine dayanan tüm zorbaların sahip olduğu bir gizemlilik kazandın. En azından bana öyle gelirdi.
Şu var ki, bana karşı gerçekten de şaşılacak kadar sık haklı çıkardın, konuşma içinde kolayca anlaşılabilecek bir durumdu bu, çünkü iş hemen hemen hiç konuşmaya varmazdı, ama gerçekte de böyle olurdu. Ancak bu da o kadar anlaşılmaz bir şey değildi. Zaten tüm düşüncelerimle senin ağır baskın altındaydım, seninkilerle örtüşmeyen düşüncelerimde bile, hatta özellikle bu noktada. Görünüşte senden bağımsız tüm düşüncelerim, baştan itibaren senin reddedici yargının baskısı altındaydı; bir düşünce eksiksiz ve kesintisiz bir biçimde uygulanıncaya kadar bu yargıya katlanmak neredeyse imkânsızdı. Burada herhangi bir büyük düşünceden değil, çocukluk çağının küçük girişimlerinden söz ediyorum. Herhangi bir şeyden mutluluk duymak, onunla dolu olmak, eve gelmek ve bunu dile getirmek yeterliydi, cevabın ironik bir iç geçirme, bir baş sallama, masayı parmaklarınla tıklatma olurdu: “Daha güzel şeyler de gördüm” ya da “Bana mı söylüyorsun, senin meselen” ya da “Kafam o kadar dingin değil” ya da “Ne olay ama!” ya da “Bunun şerefine git kendine bir şeyler al!” Tabii ki bin bir güçlük içinde yaşarken, her çocukça ayrıntı karşısında coşkuya kapılman beklenemezdi senden. Söz konusu olan da o değildi zaten. Mesele senin karşıt yapın gereği çocuğa bu tür hayal kırıklıklarını daima ve kökten yaşatmak zorunda oluşundu, dahası bu karşıtlığın, malzeme biriktikçe durmadan güçlenip sonuçta benimle aynı fikirde olduğun durumlarda bile alışkanlık gereği ortaya çıkmasıydı ve nihayet, çocuğun yaşadığı bu hayal kırıklıkları, hayatın sıradan hayal kırıklıkları değildi, tersine, senin her şeye ölçüt kişiliğinle ilgili olduğu için, hayatın özünü etkiliyordu. Cesaret, kararlılık, güven, şuna veya buna bağlı neşe, sen karşı olduğunda ya da hatta karşıtlığın yalnızca varsayıldığında sonuna dek direnemezdi; üstelik benim yaptığım hemen hemen her şeye karşı olduğun da varsayılabilirdi.

Bu, düşüncelerle olduğu kadar, insanlarla da ilintiliydi. Bir insana azıcık ilgi duymam –ki bu yapım gereği çok sık olmuyordu–, duygularımı hiç dikkate almadan ve yargıma saygı göstermeden, küfrederek, karalayarak, aşağılayarak araya girmene yetiyordu. Örneğin Yiddiş dilinde piyesler oynayan tiyatrocu Löwy gibi masum, çocuksu insanlar bunun bedelini ödemek zorunda kalıyorlardı. Tanımadığın halde, şimdi unuttuğum korkunç bir tavırla onu haşarata benzetmiş ve sevdiğim pek çok insana yaptığın gibi, hemen elinin altında hazır bulundurduğun köpeklerle pireler meseline sarılmıştın. O oyuncuyu burada özellikle hatırlıyorum, çünkü onun hakkındaki ifadelerini o zaman şu düşünceyle yazmıştım aklıma: “Babamın (hiç tanımadığı) bir arkadaşım hakkında böyle konuşmasının tek nedeni, onun benim arkadaşım olması. Beni çocukça sevgiden ve minnettarlık duygusundan yoksun olmakla suçladığında, hep bunu çıkaracağım karşısına.” Bana sözlerin ve yargılarınla nasıl bir acı ve utanç verebildiğin konusundaki mutlak duyarsızlığın, benim için daima anlaşılmaz oldu; sanki kendi kudretinin farkında değil gibiydin. Mutlaka ben de pek çok kez sözlerimle kırdım seni, ama ardından hep bilirdim bunu, acı çekerdim, ama o sözü bastırabilmeyi başaramazdım, daha ağzımdan çıkarken pişmanlık duyardım. Ama sen sözlerinle döverdin, kimseye acımazdın, ne söylerken ne de sonrasında, insan senin karşında tamamen savunmasız kalırdı.

Ama senin tüm eğitimin böyleydi. Sende bir eğitmenlik yeteneği var gibi geliyor bana; kendi türünden bir insana eğitiminle çok faydalı olabilirdin kesinlikle; ona söylediklerinin akla yatkınlığını görür, bunun ötesinde hiçbir şeyle ilgilenmez ve meseleleri rahatlıkla böyle yürütebilirdi. Ancak bir çocuk olarak bana yönelttiğin her söz, benim için neredeyse bir Tanrı emriydi, onu asla unutmazdım, dünyayı, özellikle de bizzat seni yargılarken elimdeki en önemli araç olmayı sürdürürdü böylesi sözler ve o noktada sen mutlak bir başarısızlığa uğrardın. Çocukken seninle en çok yemekte birlikte olduğum için, dersinin büyük kısmı yemek masasındaki doğru davranışlarla ilgili olurdu. Masaya konan yemek bitirilmek zorundaydı, yemeğin güzelliği hakkında konuşulmamalıydı – oysa sen yemeği çoğu zaman yenmez bulurdun, “hayvan yemi” diye nitelerdin, “hayvan karı” (aşçı) yine berbat etmiş olurdu. Büyük açlığın ve her şeyi çabucak, sıcak ve iri lokmalar halinde yemeye duyduğun özel düşkünlük nedeniyle, çocuk acele etmek zorundaydı, masada, uyarılarla kesintiye uğrayan, kasvetli bir sessizlik hüküm sürerdi: “Önce ye, sonra konuş” ya da “Daha hızlı, daha hızlı, daha hızlı” ya da “Görmüyor musun, ben çoktan bitirdim yemeğimi”. Kemikleri ısırarak kırmaya izin yoktu, sana vardı. Sirkeyi höpürdetmeye izin yoktu, sana vardı. Önemli olan ekmeği düzgün dilimlemekti; ama senin üzerinden soslar damlayan bıçağınla yaptıkların önemsizdi. Yemek artıklarının yere dökülmemesine dikkat edilmeliydi, sonunda en fazla yemek artığı senin altında olurdu. Masada yalnızca yemekle ilgilenilmeliydi, oysa sen tırnaklarını temizler ve keserdin, kurşunkalemleri tıraş ederdin, kürdanla kulaklarını karıştırırdın. Lütfen, baba, beni yanlış anlama, tamamen önemsiz ayrıntılar olabilir, ancak benim için böylesine belirleyici bir insan olan sen, bana dayattığın davranış kurallarına bizzat kendin uymadığın için ezici bir boyut kazandı bunlar. Bu yüzden dünya benim için üç bölüme ayrıldı; benim, yani kölenin, yalnızca benim için icat edilmiş ve üstelik bilmediğim bir nedenle asla tümüyle yerine getiremediğim yasaların boyunduruğu altında yaşadığı bir bölüm, sonra senin, yöneterek, emirler yağdırarak ve bunlara uyulmadığında öfkelenerek yaşadığın ve benimkinden alabildiğine uzak bir ikinci dünya ve nihayet tüm diğer insanların, emirler ve itaatten bağımsız, mutlu yaşadıkları üçüncü bir dünya. Daima utanç içindeydim, ya senin emirlerine uyuyordum, ki utanç vericiydi bu, çünkü bu emirler yalnızca benim için geçerliydi ya da dik kafalıydım, ki bu da utanç vericiydi, çünkü sana karşı nasıl dik kafalı olabilirdim veya emirlerini yerine getirmeyi beceremiyordum, çünkü sözgelimi senin gücüne, senin iştahına, senin becerine sahip değildim, yine de sen bunları sanki sıradan bir şeymiş gibi talep ediyordun benden; tabii ki en büyük utanç da buydu. Çocuğun düşünceleri değil, ama duyguları böyle etkileniyordu.

O zamanki durumumu, Felix’inkiyle karşılaştırmam daha aydınlatıcı olabilir belki. Sen ona da benzer bir biçimde davranıyorsun, hatta yemekte senin görüşüne göre murdar bir şey yaparsa, o zamanlar bana söylediğin gibi, “Sen tam bir domuzsun” demekle yetinmeyip “gerçek bir Hermann” ya da “tıpkı baban gibi” diye ekleyerek, ona karşı daha da korkunç bir eğitim yöntemi uyguluyorsun. Ancak bu belki de –“belki”den daha fazlasını söylemek imkânsız– Felix’e gerçekten köklü bir zarar vermiyor, çünkü sen onun için mutlaka özel bir öneme sahip olmakla birlikte, yalnızca bir büyükbabasın, ama benim için olduğun gibi, her şey demek değilsin, ayrıca Felix daha şimdiden sakin, gürleyen bir sesin belki afallatabileceği, ama uzun süre etkileyemeyeceği, bir ölçüde erkeksi bir karakter; ama hepsinden önemlisi, o seninle görece seyrek birlikte oluyor, doğal olarak başka etkilere de açık, sen onun için, almak istediğini seçip alabileceği sevimli bir tuhaflıksın daha çok. Benim açımdan hiç tuhaf değildin, seçme olanağım yoktu, her şeyi almak zorundaydım.

Üstelik bu duruma karşı herhangi bir söz bile söyleyemeden, çünkü senin razı gelmediğin ya da yalnızca sana bağlı olmayan bir mesele hakkında sakince konuşmak senin için daha baştan imkânsızdır; senin buyurgan doğan izin vermez buna. Son yıllarda bunu kalp çarpıntılarınla açıklıyorsun, senin temelden farklı olduğun bir zamanı hatırlamıyorum, bu çarpıntılar senin açından, hâkimiyetini daha da katı bir biçimde uygulamanın aracı olabilir en fazla, çünkü bunun düşüncesi bile karşındakinin son itiraz kırıntılarını da boğacaktır. Bu bir suçlama değil tabii, yalnızca bir olgunun saptanması. “Onunla hiç konuşulmaz zaten, hemen insanın üzerine gelir,” dersin hep, oysa o kişinin aslında üzerine geldiği yoktur; sen kişiyi meseleyle karıştırıyorsun; senin üzerine gelen meseledir ve kişiyi dinlemeden meseleyi derhal bir karara bağlarsın; ondan sonra sana söylenenler, seni ancak daha da çok sinirlendirir, asla ikna etmez. O zaman da yalnızca şöyle konuşursun: “Bildiğin gibi yap; benim için fark etmez; yetişkin bir insansın; sana öğüt verecek halim yok.” Ve tüm bunları öfkenin alttan alta tınlayan o korkunç hırıltılı sesi ve mutlak bir mahkûmiyet kararıyla söylersin. Bugün bu ses karşısında çocukluğumdaki kadar titremeyişimin biricik nedeni, çocukluğun o katıksız suçluluk duygusunun, yerini kısmen ortak çaresizliğimizin sezgisine bırakmış olmasıdır.

Franz Kafka
Babaya Mektup

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Sinematik Materyalizm, ya da Marx Dolayımıyla Tarkovski – Slavoj Zizek

Bir taraftan kapitalizm, toplumsal hayatı radikal biçimde sekülerleştirirken; otantik yüceliği, kutsallığı, ruhu da acımasızca paramparça eder: Kapitalizm, dini şevkin, kahramanca...

Kapat