Karakter ve Romantik Seçimin Ahlaki Ekolojisi – Eva İllouz

Birine âşık olmak onun aracılığıyla ondaki iyiyi sevmektir

Modern dönemde çağdaş aşk seçimlerinin [differentia specifica) ayırt edici özelliğini anlamak için, tam tersi (o cont- rario) geri gitmek ve duygusal bireycilik modellerine uyacak kadar modern, bununla birlikte çağdaş romantik uygulamalarımızın ayırt edici unsurlarını daha çarpıcı hâle getirmek için bizimkinden yeterince farklı olan bir kültürel prototipe odaklanmak istiyorum. Bu analiz için ağırlığı edebiyat metinlerine veriyorum; çünkü bu metinler, kültürel modelleri ve ideal örnekleri diğer verilere kıyasla daha iyi ortaya koyuyor. Özellikle Jane Austen’ın birçok kişi tarafından bilinen, evlilik, aşk ve toplumsal statüyle ilgili olan edebiyat dünyasını seçtim.

Bu metinleri romantik uygulamaların gerçek tarihî belgeleri olarak değil, erken dönem ve orta dönem on dokuzuncu yüzyıl İngiltere’sinin kişiyi, ahlak anlayışını ve kişilerarası ilişkileri düzenleyen varsayımlarının kültürel kanıtları olarak kullanıyorum. Dolayısıyla bu romanlar, 1811-1820 yıllarındaki evlilik uygulamalarının tarihî karmaşıklığının bir kanıtı olarak kullanılmıyor. Geleneksel bir edebiyat okumasında şüphesiz tercih edileceği gibi Austen’ın olay örgülerinin ve roman karakterlerinin çok yönlü yapısını vurgulamak niyetinde de değilim. Benim daha kısıtlı yaklaşımım metinlerin çok kat- manlılığını göz ardı ederek Austen’ın dünyasında ele alınan orta sınıf evlilik-romantizm uygulamalarını düzenleyen kültürel varsayımlar sistemine odaklanmayı tercih eder. Austen çöpçatanlığı yöneten yaygın kişisel çıkar kavramını herkesin bildiği üzere eleştirmiş ve duygusal yakınlık, karşılıklı saygı ve duygulara dayanan (ne var ki toplumda kabul gören kurallara dayanan] yeni bir evlilik görüşünü desteklemiştir. Ancak söz konusu metinlerin ilgi çekici olmasının nedenleri, özellikle sınıf kavramınca düzenlenen evlilik ve duygusal bireysel seçim hakkında bilinçli bir yansıma sunmaları, bu iki eylem biçimi arasında bir “uzlaşma” yolu önermeleri ve İngiltere’de erken dönem ila orta dönem on dokuzuncu yüzyıl Romantik duygularının düzenlendiği kültürel sistemi anlamak için iyi bir giriş noktası ortaya koymalarıdır.

Edebiyat metinleri birey, ahlak ya da davranış ritüelleri hakkında sistematik olarak kodlanmış kültürel varsayımlar içerdikleri ölçüde sosyologların ideal türler olarak adlandırdığı şeyi, bizimkine alternatif kültürel modelleri oluşturmamıza yardımcı olabilir, ki bu da farklılıkları karşılaştırma yaparak görmek yoluyla kendi romantik uygulamalarımızı incelememize yardımcı olabilir. Austen’ın kültürel modeli ve on dokuzuncu yüzyılın orta ve üst orta sınıf güncel flört uygulamaları arasında paralellikler çizerek, evliliğin modern toplumsal düzeninin bazı unsurlarını anlamayı umuyorum. Ressamların resimlerinin ön planında yer alan nesneleri iyice belirginleştirmek için parlak arka plan renkler kullanmaları gibi, Austen’ın dünyası burada toplumsal düzeni ve çağdaş romantik uygulamalarda çift olmanın temel yapısını daha iyi ortaya koymak için renkli bir tablo olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle analizim belli durumların ayrıntılı incelemesini yapmaktan çok, yapısal eğilimlerin ve değişen kültürel yapıların altını çizmektedir.

Karakterin Aşkı, Aşkın Karakteri

Jane Austen’ın başyapıtı Emma’da (1816), Mr. Knightley’in Emma’ya duyduğu aşkın doğası şöyle anlatılır:
[Emma] çoğu zaman umursamaz ve inatçı davranmıştı, [Knightley’in] tavsiyelerini küçümsemiş, hatta ısrarla tavsiyelere karşı çıkmıştı, onun erdemlerinin yarısını bile bildiği söylenemezdi. Onunla kendi yanlış ve küstah düşüncelerini kabul etmediği için tartışırdı; ama yine de Knightley aile bağından, alışkanlıktan ve aklının mükemmelliğinden dolayı onu seviyordu; küçük bir kız olduğu yıllardan beri Emma’yı gelişmesi için çaba harcayarak ve doğru olanı yapması isteğiyle izliyordu, bu da başka hiç kimsenin paylaşmadığı bir şeydi.

Burada ana hatlarıyla çizilen aşk, doğrudan doğruya on dokuzuncu yüzyıl erkek ve kadınlarının “karakter” adını verdiği şeyden doğar. Aşkı kişinin muhakeme kapasitesinden üstün ve aşk nesnesini körlük noktasına dek idealleştirmiş bir duygu olarak sunan uzun Batı geleneğine rağmen aşkın buradaki dayanak noktası Knightley’in muhakeme kapasitesidir. Bu nedenle Emma’mn kusurları da en az erdemleri kadar vurgulanır. Emma’ya âşık olan kişi aynı zamanda onun hatalarını gören tek kişidir. Birine âşık olmak ona apaçık ve farkında olan gözlerle bakmak demektir. Ve bugünkü beklentimizin aksine, bu muhakeme kapasitesi (ve karşıdakinin kusurlarının farkında olmak) Knightley’in Emma hakkında çelişkili ya da karmaşık duygular beslemesine neden olmaz. Aksine Knightley’in üstün kişiliği Emma’mn hatalarını bağışlamaya, Emma’mn kendi “akıl mükemmelliğini’’1 farkına varması, karakterini gayretle ve hatta tutkuyla geliştirmek için çaba göstermesine iter. Emma’mn hatalarını anlayışla karşılamanın Knightley’in ona derinden bağlı olmasıyla çeliştiği söylenemez; çünkü her ikisi de aynı ahlaki kaynaktan doğar. Knightley’in aşk anlayışının ahlaki olmasının nedeni sadece aşkının nesnesinin ahlaki bir kurala uymasını sağlamak değil, aynı zamanda Emma’ya âşık olmanın Emma’mn zihnini biçimlendirmek gibi ahlaki bir projeyle iç içe geçmiş olmasıdır. Emma’ya istekle baktığında içinde cinsel arzu değil, onun doğru olanı yaptığını görme arzusu vardır. Bu aşk kavramında söz konusu olan, âşık olduğumuz kişinin özgün ve kendisi olmasından çok bizim ve başkalarının saygı duyduğu değerleri savunma kapasitesidir. Daha da ilginç olan ise Knightley’in eleştirileri karşısında mahcup olmak ya da küçük düşmek bir yana Emma’mn bu eleştirileri kabul etmesidir. Aslına bakılırsa Emma’mn Knightley’i her ikisinden de üstün olan ahlak kurallarına uygun davranmasını sağlayacak tek kişi olduğu için sevdiği ve saygı duyduğu yorumunu yapabiliriz. Emma bu ahlak kurallarına öyle bağlıdır ki, günümüzde Knightley’in onu narsisistik olarak incitmesi adını vereceğimiz durumu ve Emma’mn kendisi hakkındaki iyi düşünceleri sorgulamasını, Knightley’le paylaştığı erdemler adına kabul eder. Knightley tarafından sevilmek, onun tarafından sorgulanmak, onun ve kendi ahlaki standartlarını kabııl etmek gibi zor bir görevin üstesinden gelmektir. Birine âşık olmak onun aracılığıyla ondaki iyiyi sevmektir. Gerçekten de “Hıristiyan ve Yahudilik geleneğinde […] karakter (ya da karakterin ‘mükemmelliği’) kişiyi iyi bir hayat yaşamaya sevk eden erdemlerin ve ahlaki hedeflerin istikrarlı olması şeklinde tanımlanmıştı”  ve bu istikrar, gönül meseleleri de dâhil her konuda beklenirdi. On yedinci yüzyıldan beri geçerli ve yaygın olan anlayışın (en belirgin olarak Fransa’da) aksine burada kalp, anlaşılmaz, mantık ve ahlakla açıklanamayan, kendi başına bir alan değildir. Daha ziyade onlarla sıkı sıkıya iç içe geçmiş ve onlar tarafından düzenlenmiştir. Son olarak bu, “sevgi bağı ve alışkanlıksan doğan bir aşktır, ilk görüşte aşkın ayırt edici özelliği olan ani çekim duygusundan tamamen farklıdır. Aşk kişinin varlığındaki bir kırılma ya da ihlal olarak yaşanmaz. Daha ziyade zaman, yakınlık, tarafların birbirlerinin ailesi ve günlük yaşamıyla iç içe geçmesi, onlar hakkında bilgi sahibi olmasıyla gelişir. Çiftler o kadar yakındır ki modern anlayışa göre Knightley’in “[Emma’yı] küçük bir kız olduğu yıllardan beri izlemesinde” belli belirsiz ensest bir durum vardır. Bu, kişinin karşısındakinin günlük yaşamına ve ailesine çoktan dâhil olduğu ve onun karakterini gözlemlemek, bilmek ve sınamak için zaman içinde birçok fırsatı olduğu bir aşktır. James Hunter’ın ifadesiyle, “Karakter […] kişisel çıkara karşıdır.”2 Kierkegaard’ın karakterden bahsederken kullandığı metafor karakterin kişide kazınmış olmasına işaret eder. Aşk karaktere bağlı olduğundan burada birden istila eden bir durum değildir, giderek artar ve uzun vadede gerçekleşir.

Böyle bir aşkın çağdaş yorumu Knightley’in Emma’ya olan duygularını ataerkil ve koııtrolcü olmakla itham edebilir ve “karakter” ya da “erdem” kavramlarını kadınların ataerkil olarak kontrol altında tutulması için anahtar kelimeler olarak görebilir. Ne var ki böyle bir yorum Austen’ın kadın kahramanlarının gönül meselelerindeki tuhaf bağımsızlığını (souveraineté) göz ardı etmiş olacaktır. Bu bağımsızlık Austen’ın kadınlarının tekrarlanan özelliğidir ve bunu çözmenin anahtarı bu kadınların kişiliğini düzenleyen ve oluşturan derin kültürel varsayımlarda bulunabilir. Gurur ve Önyargı’nın (1813) kahramanı Elizabeth Bennet, Darcy’nin onun dış görünüşüyle ilgili kibirli ve küçümser yorumlarını (“İdare eder; ama beni cezbedecek kadar hoş değil…”) neden hayal kırıklığı ya da küçük düşme hisleriyle değil de cesurca ve gülerek karşılar? Çünkü Darcy’nin küçümser davranışları Elizabeth’in benlik ve değer algısını oluşturmaz, etkilemez ya da sarsmaz. Darcy yakın çevresindeki açık ara en çekici koca adayı olmasına rağmen Elizabeth duygularını tamamen kontrol altında tutar ve sadece Darcy kendi aşk görüşüne ve tanımına uyduğunda açıklar. İkna (1818) romanının başkahramaııı Anne Elliot, dokuz yıldır görmediği Kaptan Wentworth’ün eskisi kadar güzel olmadığım düşündüğünü öğrenir. Anne hâlâ Wentworth’e âşıktır; ancak beklenenin aksine yıkılmak yerine “[bunları] duyduğuna memnun olmaya başlamıştı. Aklını başına getirmişti; endişelerini hafifletmişti ve bu, sonuç olarak onu mutlu etmeliydi.” Âşık olduğunuz adamın sizi eskisi kadar çekici bulmaması karşısında memnun olmaktan daha kendine hâkim ve serinkanlı bir tepki verilebileceğini düşünmek zordur. Son bir örnek verecek olursak, Akıl ve Tutku’nun (1811) kahramanı Elinor Dashwood, Edward Farrars’a âşıktır. Ancak
Edward’in Lucy adlı başka bir kadınla gizlice nişanlandığını öğrenir. Sonrasında Edward’in nişanını bozmadığı kendisine söylendiğinde (Bu, Lucy ile evleneceği anlamına geliyordu) Edward’in ahlak güzelliği karşısında mutlu olur; çünkü verdiği sözü tutmaması Edward’i ahlaki açıdan değersiz kılardı. Görüldüğü gibi Elinor’ın ahlak ilkelerine olan bağlılığı, Edward’a olan aşkından önce gelir; tıpkı Edward’in Lucy ile nişanının Elinor için olan duygularından önce gelmesi gerektiği gibi. Knightley, Wentworth ve Anne Elliot gibi karakterler ahlaki görev duygulan ve tutkuları arasında bir çatışma varmış gibi hareket etmezler. Gerçekten de davranışlarında hiçbir çelişki yoktur, “çünkü şahsiyet bir bütündür.” Diğer bir deyişle ahlakı duygulardan ayırmak imkânsızdır; çünkü duygusal hayatı düzenleyen ahlaki boyuttur ve burada buna toplumsal boyut da dâhildir.

Modern anlayışa göre Jane Austen’ın kadın kahramanları sadece kendisine hâkim değildir; aynı zamanda talipleri tarafından modern tabirle “onaylanma” ihtiyacından da garip bir şekilde bağımsızdırlar. Örneğin Wentworth’ün güzelliğini kaybettiği yönündeki değerlendirmesine Anne’in verdiği tepkiye bakalım. Burada kadınların kişilikleri, modern kadınlara kıyasla erkeğin bakışına daha az bağlı gibi görünmektedir (bkz. 4. bölüm). Bu, kadınların o dönemlerde yasal olarak haklarından mahrum ve bağımlı oldukları göz önüne alındığında şaşırtıcı görünebilir. Duruma basit bir açıklama sunabiliriz: Bu, tamamen karakterlerinde; yani iç ve dış dünyalarını, hem arzularından hem de çıkarlarından üstün bir ahlaki hedefle biçimlendirme kapasitelerinde yatar. İç dünyaları ve değer duyguları onlara herhangi biri tarafından bahşedilmez, daha ziyade kısmen nesnel bir yapısı olan ahlaki mecburiyetlerin farkında olma ve bunları hayata geçirme kapasitelerinden kaynaklanır. Bu anlamda, içsel değer tamamen kendi kişisel arzularını bir kenara koyma ve kendi ahlak ilkelerinin aşkta ve başka konularda, ister kendileri ister başkaları tarafından kusursuz bir şekilde uygulandığını görme isteğinden kaynaklanır. Şu hâlde “karakter” bir bakıma arzuların ve ahlaki amaçların örtüşmesine dayanır. Dolayısıyla karakter bir grubun elinde tuttuğu değerlerin bir tür somutlaştırılmış ve dışsallaştırılmış hâlidir. Kişinin temel, varoluşsal tanımına değil, daha ziyade deneyime dayanır: Doğası gereği gözle görülür olmalıdır ki başkaları görebilsin ve onaylayabilsin; kişinin kendisine has psikolojik yaradılışına ve hislere değil (ya da en azından temel olarak değil), davranışlara bağlıdır; kişinin kendisine has ve özgün olmasıyla değil, daha ziyade herkesçe bilinen ve sınanan erdemleri sergileme kapasitesiyle ilgilidir. Dolayısıyla karakter iç dünyadan çok, kişiyle toplumsal değerler ve kurallar dünyası arasında köprü kurma kapasitesine bağlıdır. Kişinin belli bir kişi tarafından bahşedilen kişisel duygusal “onaylama”dan çok toplumsal davranış kuralları tarafından düzenlenen itibar ve şeref kavramlarına bağlı olmasını gerektirir. Aşk ve flört bağlamında karakter her iki sevgilinin de kişisel değer duygularını bir talip tarafından özbenliklerine verilen değerle değil, doğrudan ahlak kuralları ve ideallerini hayata geçirme kapasiteleriyle belirlenir. Bir kadının değerinin, talibinin ona gösterdiği (ya da göstermediği) saygıdan tümüyle bağımsız oluştuğu söylenebilir. Bu ahlaki ekonomide hem talip hem de kadın kim olduklarını, toplumsal, ahlaki değerlerini bilirler ve karşılıklı aşkları da bu bilgiden doğar. Görüldüğü üzere kişiler, benzer seçenekler arasında çekim, hoşlanma ya da âşık olma duygularıyla ayrım yaparlar. Ancak seçimde önceden var olan ahlaki ve toplumsal kurallara bağlı kalınır ve aktörler de bu kuralları başarıyla hayata geçirme kapasiteleriyle değer duygusu elde ederler. Bu anlamda birbirlerine verdikleri değer, bütünüyle değilse bile, en azından nesnel bir temele dayanır.

Ancak kadınların sadece karakterleriyle açıklanması önerisi akla başka bir soru getirir: Kişinin kendisine verdiği değerle flört sürecinin bu şekilde ayrılmasına imkân veren nedir?1 Bazı filozofların ve toplumcu sosyologların yaptığı gibi, karakterin böyle oluştuğunu iddia etmek söz konusu tartışmaya bir şey katmayacaktır. Karakterin insan yaradılışını yansıttığı ve insanın kendisinin oluşturduğu bir değer duygusuna sahip olma kapasitesine bağlı olduğunu iddia etmek, bunu nasıl yaptığı sorusunu ortaya atar. Dolayısıyla karakterin toplumsal olarak paylaşılan ahlak kurallarına bağlı olmasını açıklayan içsel eğilimlerden oluştuğu gibi oldukça naif sayılabilecek görüşe aykırı olarak hem ahlak kurallarından değer duygusu elde etme kapasitesinin hem de ahlaki karakter sergilenmesinin psikolojik ya da ahlaki değil, bir dizi toplumsal mekanizmayla mümkün olduğu görüşündeyim. Karakter sadece bir dizi eğilim ve ahlak normlarının doğrudan içselleştirilmesinde]! kaynaklanan zihinsel alışkanlıklar değildir. Daha ziyade karakter, hatta ahlaki türü bile, kişide yerleşik belli toplumsal düzenlemelerin olduğunu gösterir ve bu düzenlemeler sayesinde, özellikle de duyguların çok kapsamlı seçim ekolojisine dâhil olmasıyla oluşur. Bir filozof ya da tarihçi, aşkın ahlaki çerçevelerle iç içe geçtiği gözlemiyle yetinse de, bir sosyolog için açıklanması gereken tam da bu gözlemdir. Aşk ve ahlak birbiriyle nasıl iç içe geçmiştir: Yani aşkın, ahlaki birey projesine koşulmasına imkân veren sosyal mekanizmalar nelerdir? Bana göre ahlaki birey ve duygular olarak adlandırdığımız şeyler belirli bir seçim ekolojisi ve mimarisine bağlıdır; bu seçim ekolojisi ve mimarisinde kişisel ve toplumsal seçimler arasında büyük bir uyum vardır ve kişisel duyguların kaynağı toplumsa] bir varlık olan bireydir. Austen’ın karakterleri, kuşkusuz, yoğun bir iç dünyaya sahip olmakla birlikte bu iç dünya toplumsal ritüeller dünyası ve rollere uygun davranma çabası açısından bizimkinden farklıdır. Bu uyuma hangi toplumsal mekanizmaların olanak sağladığı açıklanmalıdır.

Eva İllouz
Aşk Neden Acıtır

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Yabancılaşma: İçsel İlişkiler Felsefesi – Bertell Ollman

Kapat