Son Kullanım Süresi Dolunca Mehmet Altan’ın “Dostane Eleştirileri”ne de gerek kalmadı!

Haber vermekten çok direk parti yayın organına dönüşen Yeni Şafak, Akit ve Zaman gibi tek taraflı manüpülasyon amaçlı her türlü fikir fantezisi ve rivayetin “gerçek” haber olarak yer aldığı gazetelerden biri Star. Başyazarlığını kovulmadan önceye kadar Mehmet Altan’ın yaptığı mecmua seçim sürecinde Akp’nin yayın organına dönüştüğü için destekçi marketlerde bedava dağıtıldı. Abisi Ahmet Atlan Taraf’ta liberal solcu aydınımsı kesim ve politize olmuş Kürtlerin kafasını bulandırmaya yönelik ince işçilik yaparken, kendisi Akp’nin hükümetten iktidara geçiş sürecinde daha direk ve dolayımsız hizmette bulundu.  “Dostane eleştirileri” sebebiyle önce yazıları azaltılan sonra ANF’ye verdiği demecin yalanlama isteğini red etmesi sonucu gazeteden atılan yazar birdenbire(!)  gerçekleri görmeye başladı.
Altan, T24 sitesinden Hazal Özvarış’a verdiği röportajda “Hükümet biat istiyor” diyor, medyada “Sapına kadar sansür olduğu“nu belirtiyor ve “Hükümete yakın gazetelerin iktidar baskısı ile reklam aldığını” söylüyor.  Altan’ın Star Gazetesi’nde yayınlanmayan yazısını ve sözkonusu sitelerde  yayınlanan  iki söyleşiden ilgili bölümleri aşağıdan okuyabilirsiniz.

ANF’ye verdiği röportajdan:

AKP hükümetini destekleyen liberallerin ve aydınların son dönemlerde eleştirileri yükseliyor. Neden şimdi eleştiri?

Bu eleştiriler önceden de vardı. Yani söylediklerimi söylemeye devam ediyorum. Türkiye’de şöyle bir gariplik var; insanları partilerle, yahut siyasetçilerle bağlantılı değerlendiriyorlar. Savunduğum ilkeler yakın olduğu vakit, icraatları alkışlıyoruz. Ondan uzaklaştığınızda eleştiriyoruz.

Star gazetesinde yazılarınız azaldı. Bunun nedeni eleştirileriniz mi?

-Bana ilanlardan dolayı olduğu söylendi. Ama tabi ki nihayetinde fiili olarak azaltıldı. Ben yazıları kendi inisiyatifimle indirmedim. Yazılarımın 5’e indirileceği söylendi.

Milli Görüş Genelgesi perspektifi ile bakıldığında AKP’nin bugünkü ideolojik hattı sizce nasıl tarif edilebilir?

AKP’nin muhafazakarlaşma ve demokratikleşme arasındaki dengeyi, demokratikleşme lehine bozması lazım. Yoksa bir şekilde Türkiye’nin ihtiyacı olan kendisinin bu halka, Türk toplumuna vaat ettikleri dönüşümler gerçekleşmeyeceği gibi, kendisine olan güven de ortadan kalkar.

Türkiye’de siyasi vesayet de var

Türkiye’de vesayet el mi değiştirdi? Yani vesayet TSK-AKP-Gülen cemaati arasında mı?

-Türkiye’deki vesayet sona erdi denilemez, çünkü mevzuat olduğu gibi duruyor. Yani konjonktürel, geçici bir mevzi farklılaşması Türkiye’de mevcut vesayetlerin sona geldiği anlamına gelmiyor. Türkiye’de sadece askeri vesayet yok, siyasi vesayet de var. Onun için ben bu meselelere güç dengeleri açısından değil, rejimin dönüşmesi açısından bakıyorum. Rejim dönüşmedi ve dönüşmekten de uzak.

Vesayet askerden hükümete geçtiği için mi böyle düşünüyorsunuz?

-Bugün Genelkurmay Başkanlığı’nın izni olmadan Kara Kuvvetleri Komutanlığını atayamazsınız. YAŞ kanunu aynı, askeri hapishanelerin tüzüğü gizli. Siyasi gelişmeler açısından Türkiye’yi okumak yerine, Türkiye’nin mevcut sistemi ve yapısında demokratikleşme var mı, yok mu diye bakmak lazım. Mevzuat değişikliği yok, o zaman bu her an geri döner.

Mehmet Altan’ın Star Gazetesi’nde yayınlanmayan yazısı:

Mehmet Altan’ın yayınlanmayan yazısı: Denktaşlaşmak

Ölüm, yaşamın en trajik ve son serüvenidir…

Üstelik ölüm karşısında nasıl davranılacağı insanlığın en temel ortak noktalarından biridir…

Ayrıca bizim kültürümüzün ritüelleri de bellidir…

Ancak KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın defnedilmesinin bütün bunları aşan bir de “siyasi” yönü var…

Ankaralılaşmak

Dün Denktaş’ın cenaze törenini izlerken daha sonra epey yaygınlaşan “Ankaralılaşmak” sözcüğünü ilk kullandığım zamanı hatırladım.

Rauf Denktaş’ın defnedilme sürecinin çoğu mecrada Özel Harp güzellemesine döndüğünü, “çözümsüzlük çözümdür” siyasetinin feraset olarak sunulduğunu görünce, acaba siyasal jargonumuza Ankaralılaşmak’ın yanı sıra bir de “Denktaşlaşmak” kelimesini mi eklesek diye düşündüm…

Siyaseten Denktaşlaşmak ne demek?

Aslında bunu KKTC’nin bugünkü hali tanımlıyor…

Tek parti anlayışıyla kendi halkımıza AB Üyesi Kıbrıs Cumhuriyet’ini hala “Güney Kıbrıs Rum Kesimi” diye takdim etmeye devam ediyoruz…

KKTC’yi tek tanıyan devlet Türkiye

Halbuki yerkürede KKTC’yı tanıyan tek bir ülke var, o da Türkiye…

KKTC’nın bu duruma düşmesinin ise tek bir nedeni var, Özel Harp destekli Denktaşlaşma anlayışı.

Türkiye ve KKTC’ya büyük avantajlar sağlayan ve Ak Parti iktidarının da en değerli ve önemli hamlelerinden birini yaparak desteklediği Annan Planı, Rauf Denktaş yüzünden saha dışına atıldı…

Korsan ada kimliğine takıldı

Ve KKTC, dünyaca tanınan AB üyesi bir konuma rahatlıkla yükselebilecekken, yediği çelme ile Korsan Ada kimliğinde takılı kaldı…

Bu vesileyle, bir önceki cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın “Kıbrıs sorunu yüzde 70 gayri menkul sorunudur” dediğini de anımsatayım…

Özetle, “Çözümsüzlük çözümdür” anlayışı henüz dört başı mamur bir şekilde deşilmedi…

İnsani bir uğurlama, siyaseten hala Türkiye’yi ve KKTC’yi çok zor duruma sokan bir siyaset anlayışını yüceleştiren bir seremoniye dönünce, insan doğrusu zaman içinde gelinen noktayı sorguluyor…

Ve “siyaseten Denktaşlaşma” endişesini dile getiriyor.

 T24 sitesi’nde yayınlanan röportajdan: 

“HÜKÜMET DOSTANE ELEŞTİRİLERİ DAHİ KABUL ETMEZ HALE GELDİ”

Çizgilerin başında, eleştiri yapmamak geliyor. Dostane eleştiri dahi kabul edilemez hale geldi. Ayrıca, yapılan olumlu icraatları alkışlamak da yetmiyor. “Ne yapılıyorsa ilk defa yapılıyor; bu yapılanlar yeni bir Türkiye yaratıyor; bu sayede dünya bize hayran kalıyor.” Bu zeminde konular ikiye ayrılıyor; ya CHP’yi ağır bir şekilde topa tutabilirsin ya da eskisi kadar olmamakla birlikte, askeriyeyi eleştirmeye devam edebilirsin.Türkiye’deki siyasal iktidarın kırmızı çizgilerini, varlığı siyasete bağlı yazarların yazıp yazmadıklarına bakarak da anlayabiliriz. Kişilerin politikalarını, yazılmayanlar belirliyor.

“BUNUN TEK PARTİ’DEN NE FARKI VAR?”

– Hangi konular yazılmıyor?Örneğin, Şike Yasası. Vicdan sahibi, ilkeli bir insanın kabul edebileceği bir şey değildi. Van’da 70 bin kişi hâlâ bu soğukta çadırlarda yaşıyor.

“Yeni Türkiye” propagandasıyla uyuşmayan her tablonun gündemdeki yeri düşüyor. Milletvekillerinin emeklilik maaşlarının artırılmasından ziyade, düzenlemenin çok sinsi bir şekilde gece yasalaşması yine gündemden düşürüldü. Mesela Deniz Feneri bir tabudur… Hrant Dink cinayetinin 5 yıl süren dava seyri, bu konuda üstünde şüphe olan bütün bürokratların terfi ettirilmesi ya da iktidar partisinden siyasete atılması… Bunların üzerine gidilmesini istemeyen bir ileri demokrasi olabilir mi?

Uludure’de Türkiye tarihinin en trajik olaylarından birini medya görmezden gelebildi. Bu çok ürkütücü bir şey. Katliam 21:30’da olmasına rağmen basın ertesi gün saat 12’ye kadar sustu. Basın, kendiliğinden mi sustu, yoksa biri talimat mı verdi? Bu talimatı kim verdi? Belli ki birisi düğmeye bastı. Demek ki biri, Türkiye medyası için düğmeye basabiliyor. O zaman, bunun tek parti rejiminden ne farkı var?

– Düğmeye kim bastı?

Ya siyasettir ya da askerdir. Asker arka plana geçtiğine göre, bu en azından siyasetin sorumluluğu altında.

“GAZETE YÖNETİMLERİNE BİAT EDENLER GELİYOR”

– Tam burada soralım, bahsettiğiniz biat kültürü nasıl somutlaşıyor?Pek çok gazetede, gazetecilik ilkeleri değil, siyaset geçerli. Siyasetçiye biat edenler yönetime geliyor. Geriye kalanların da, hoşa gitmeyen bir şey yaptıklarında nasıl sindirildikleri ortada.

Şunu söylemek doğru olacak: Basının işleyişi değişmedi. Daha önce nasılsa aynı şekilde devam ediyor. Sadece eskiden o sistemi askeriye kendi lehine işletirken şimdi siyasal iktidar yönlendirmekte… Ama tüm bunları, basının finansmanını konuşmadan berraklaştıramayız.

“GAZETELER NÜFUZ TİCARETİYLE PARA KAZANIYOR”

– Konuşalım o zaman, basın finansmanını nereden kazanıyor?

Basın, parasını halktan veya habercilikten kazanmıyor. Gazeteler, satış fiyatlarının çok üstünde maliyete sahip. Para daha ziyade nüfuz ticaretinden ve ilandan kazanılıyor. Parayı gazetecilikten kazanamayınca oyunun kuralını parayı veren belirliyor. Bu da gazeteciliği öldürüyor ve talimat gazeteciliği devreye giriyor… Bu gazetecilik de, besleme basının varlığını pekiştiriyor. Çünkü talimat gazeteciliği, saygınlığı ve tutarlılığı yok ediyor. Gerçek gazetecilik olacaksa, medya ilkelerine göre hareket edeceksin, askere veya siyasete göre değil.

“SİYASİ BASKIYLA İLAN TOPLANIYOR”

– Maliyet ve satış arasındaki farkı kim, nasıl ödüyor?

Ya başka bir iş alıyorsun ya da siyasi baskıyla ilan topluyorsun. Yani, satış aracılığıyla halk ödemiyor. Türkiye’de reytingler konuşuluyor ama gazete tirajları sorgulanmıyor. Gerçek satışlar ile gösterilen tirajlar gözetildiği zaman bir zarar ortaya çıkıyor. O zararı kim, neden ödüyor… Bu soruyu araştırmak gerek… O zaman yaşanan berraklaşır…

– “Siyasi baskıyla ilan toplamak” ifadesini açar mısınız?

Bir medya mecrasına normalde ilan vermeyecek olanların ya da iktidarın manyetik alanında olanların mecburen verdiği ilanları kast ediyorum. Ziyan, böylece finanse ediliyor…

– Anlattıklarınız, tanıklıklarınız mı?

Buna tanıklık etmeye gerek yok. Hangi gazeteciye, gazete finansmanını sorsanız, bunu size söyler. Kimin ne kadar ilan aldığının kayıtları ortada… Sadece piyasa kuralları işlese alınmayacak ilan alınıyor ise, bunu nasıl açıklamak gerekir?

“BUNU YAZ BUNU YAZMA DİYORLAR”

– Sansür nasıl işliyor?

Bir kere oto-sansür var. Gazetecilerin konuşabildikleri ve konuşamadıkları var. Biraz önce bahsettiğimiz, hükümetin bugüne kadarki olumlu adımlarına hiç yakışmayan, olmaması gereken ama gittikçe artan konuların altı çizilmiyor. Mesela, Deniz Feneri hakkında bir haber bulacak olursanız eğer, bu ancak savunma düzeyinde bir yazı olur, haber olmaz. Bu konu, Uludere ve şike gibi bir tabudur. Hükümet neye kızıyorsa, oraya oto-sansür giriyor. Meslek ilkeleri yerine “hükümet buna kızar, buna kızmaz” anlayışı devreye giriyor…

– Oto-sansür dışında nasıl sansürler var?

Başlığa kadar her şeye karışılması, eleştirisel bakanların da nihayetinde işten atılması… Benim anlatmaya çalıştığım, yazıya ve çiziye karışmanın iyi bir şey olmadığı. Niye karışıyorsunuz? Özgürlük, fikir değil midir? Niye fikri istediğiniz gibi yayımlamak istiyorsunuz? Başlığını, içeriğini atıyorsun, “Bunu yaz, bunu yazma” diyorsun. Yazar olma vasfıyla çalıştırdığın insana ayar verirsen, o artık yazar sayılmaz. İç içe geçmiş kuklaya dönüşür.

– Müdahale nasıl gerçekleşiyor?

Birisi komiserlik yapmaya başladığı vakit yaşanıyor.

“BASKI, SANSÜR, OTOSANSÜR AYYUKA ÇIKTI”

– Komiserliği kim yapıyor? Gazete yönetimi mi yoksa mesela Başbakanlık’tan gelen bir telefon mu?

Kimse artık… Onları bilemiyorum, ben zihniyet olarak gördüklerimi söylüyorum. Somut bir örneğini, dün Can Dündar yazısında detaylarıyla anlatıyordu. Benim derdim burada, tekrar söylüyorum, “kim yapıyor, nasıl yapıyor” değil. Zihniyet olarak basında gelinen noktada sansürcülük, baskı ve oto-sansür var. Bu da hayırlı bir iş değil! Kurum veya kişiler, kısacası “gönüllü sansürcüler” önemli değil, kim olduklarını herkes biliyor…

Mesele, Türkiye’nin 2012’de geldiği nokta. İleri demokrasi diyerek, eskiden askerlerin istemediği, şimdi de siyasetçilerin istemediklerinin yazılamadığı bir noktaya doğru hızla sürüklenmesi… “Aa, böyle bir şey varmış” denilecek, ilk defa rastlanılan bir şey değil ki bu. Önemli olan baskı, sansür ve oto sansürün ayyuka çıkması.

12 Eylül rejimini demokratikleştirmek yerine onu “ele geçirmeye” öncelik verince, yönetim zihniyeti de bundan fazlasıyla nasibini alıyor… Evren’i yargılarken,12 Eylül’ün devletin çatısını oluşturan anayasası başta olmak üzere 600 yasasını da dinamitlemeyince, Evren’i yargılıyoruz ama 12 Eylül rejimini tüm varlığıyla yaşatmaya da devam ediyoruz…”Eski rejim” yeni ellere geçiyor izlenimi bundan dolayı yaygınlaşmakta…

“KÖŞK’TEN ARAYAN ESKİ ARKADAŞIM …”

– Bu hafta verdiğiniz söyleşilerden birinde “Belgelerim var” dediniz. Nedir bu belgeler?

Sansür örneklerine cevap olarak söylemiştim. Ama önemli olan paparazzilik değil, ben mekanizmaya dikkat çekiyorum. Herhangi biri böyle bir şey yoktur diyebilir mi? Gazetelerden kimler kayboluyor? Dün yazarken bugün yazmayanların listesi gittikçe kabarıyor…

– Yalçın Doğan, Star’dan ayrılışınız sonrasında Köşk’ten arandığınızı yazdı. Bu doğru mu?

Sanırım, (Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Basın Danışmanı) Ahmet Sever’in, eski bir arkadaşımdır, olay duyulur duyulmaz konuyla ilgilenmiş olmasını kastediyor…

– Ahmet Sever, Cumhurbaşkanı’ndan da bir mesaj iletti mi?

Sadece dertleştik.

‘Takrir-i Sükun’dan önce de satışlar düşmüştü’

– Yeni Şafak yazarı Ayşe Böhürler, CNN’de Ayşenur Arslan’ın programında ayrılmanız hakkında “Eskiden muhafazakâr yazarlar CNN, NTV gibi ana akım medyada yer bulamazdı. Şimdi tam tersi bir tablo var” yorumunu yaptı.

Doğru bir tespit.

– AKP, kendi 28 Şubat medyasını mı yarattı?

İşin gereğini yapmadığın vakit, iş yürümez. O yüzden tirajları berraklaştırmak lazım. Takrir-i Sükun’dan önce de satışlar düşmüştür. Toplum olanı yavaş yavaş anlar. 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Marksizmin Kısa Formülü, Üretim Kavramı, Üretici Güçler ve Üretim İlişkileri – Mehmet Aksoy

Marksizmin Kısa Formülü Çoğunlukla sanılanın aksine Karl Marx, sosyalizm ya da komünizmin, proletarya ya da onun diktatörlüğünün, burjuvazi ya da...

Kapat