FRANZ KAFKA: ŞU KOCA YERYÜZÜNDE SENİ BULACAĞIMI HİÇ UMMAMIŞTIM MİLENA

1

Doğum günün için hiç de hazırlıklı değilim… Hiç uyuyamadım, başım ateş gibi, gözlerim yanıyor, şakaklarım zonkluyor, üstelik öksürüyorum da. Uzunca bir dilekte bulunamayacağım öksürmeden. Dileğim de pek yok, ama şu yeryüzünde sen varsın, şükrediyorum, sevinçliyim; şu koca yeryüzünde seni bulacağımı hiç ummamıştım – görüyorsun ya, benim de yaşam bilgim önemli değil, yalnız aramızda küçük bir ayrım var; sen kabul etmiyorsun, ben ediyorum – seni bulduğum için teşekkür etmek istiyorum sana (yeter mi sanki?). Öpmek istiyorum seni: hoşlanmayacaksın gene, istasyonda öptüğüm zaman da hoşlanmamıştın, biliyorum. (Bugün tuhaf bir direnmem var nedense.)

Son günlerim pek kötü geçmedi, iyi günlerim bile oldu, hele geçen hafta çok önemli bir günüm oldu: Yüzme Okulunun bitmek tükenmek bilmeyen koca havuzunda bir tur yapıyordum, akşam olmuş, kalabalık kalmamıştı, gene de bir sürü insan vardı: yüzme öğretmenlerinden biri -beni tanımayanı- yanma yöresine bakınarak bana doğru geldi, birini arıyor olmalıydı, beni görünce, beğenmiş olacak ki: “Bir gezinti yapmak ister misiniz?” dedi. “Sofia” adasından bir bay, “Yahudi” adasına geçmek istiyormuş sandalla; büyük yapı işlerini üstüne almış olan biriydi anlaşılan; “Yahudi” adasında koca koca yeni yapılar yapılıyor şimdi. Beni seçmiş olmasına pek önem vermemeli belki “Bu zavallı çocuğa bir iyilik edeyim, beleşten bir sandal gezintisi yapsın” demiştir öğretmen belki de; hem güvenilir biri olsun, hem güçlü, hem de adamı bıraktıktan sonra sandalı geri getirsin! Bütün bu aradıklarını bende bulmuş olacak ki, beni seçti. Kocra Trnka (okulun sahibidir, bir gün uzun boylu anlatırım onu sana) yanımıza geldi, “Yüzme biliyor musun?” diye sordu bana. Öğretmen bana güvenmiş olacak ki, ben karşılık vermeden o atıldı “elbette biliyor” dedi. Adamı aldım sandala, düzüldük yola. Uslu, terbiyeli bir çocuk gibi hiç konuşmadım. “Ne güzel bir akşam” dedi adam. Ben yalnız “evef’le karşılık verdim. “Ama biraz serince”, dedi; ben gene “evet” dedim. Sonra çok hızlı kürek çektiğimden ötürü övdü beni… Koltuklarım kabardı, öylesine sevindim ki, evet bile diyemedim. “Yahudi” adasına sandalı bir yanaştırdım ki, görmeliydin; çıktı, teşekkür etti, ama “bahşiş” vermeyi unuttu…

(Yalnız kızlara veriliyor bahşiş anlaşılan!) Hiç oyalanmadan döndüm. Bu kadar tez döndüğüme şaştı Kocra Trnka.

Çoktandır koltuklarım kabarmamıştı böylesine; kendimi sana, birazcık, ama birazcık yaraşır buldum o akşam. O günden sonra her akşam Yüzme Okuluna gidip bekliyorum… Ama müşteri çıkmıyor artık.

Bu gece, yarım yamalak bir uykuya dalmadan şu geldi aklıma: doğum gününü, sence önemli olan yerleri gezmekle kutlayabilirim dedim. Birden Batı İstasyonunda gördüm kendimi. Küçücük bir yapıymış burası meğer, trenler sığmıyormuş istasyona, yapıdan çok uzakta kalıyormuş arabaların çoğu. İstasyonun önünde üç kız gördüm, temiz pak giyinmişlerdi (birinin saçları örgülüydü), onlar da bavul taşımak için gelmişler oraya, üçü de çok çelimsizdi… İçim rahatlamıştı, senin yaptığın işin pek de olağanüstü bir şey olmadığını – bu kızları görünce – anladım. Gene sevindim, aralarında seni görmeyince, üzüldüm de.

Sevineyim diye olacak, bir “evrak çantası” buldum birden, kim bilir kim yitirmişti? Bu küçük çantadan, yanımdakilerin şaşkınlığım çekecek kadar çok, koca koca giysiler çıktı.

“Typus”un ikinci bölümü çok güzel, kesin, buruk, Yahudiliğe karşı ve olağanüstü, evet olağanüstü güzel. Yazı yayınlamanın ne denli incelikleri olabileceğini hiç bilmezdim. Okuyucularınla çok rahat, çok candan konuşmasını biliyorsun, yalnız okuyucuyla ilgilisin, unutmuşsun her şeyi, ama sonunda, birdenbire şunları söylüyorsun sanki:

“Beğendiniz mi yazdıklarımı? Güzel yazmışım, değil mi? Güzel buldunuzsa sevinirim, ama öptürmem kendimi teşekkür ederken.” Umulmadık bir yerde kesiyorsun, yok oluveriyorsun.

Sen bana “dine giriş töreninde” armağan olarak verilmişsin Milena. Yahudilerin de vardır bu çeşit törenleri. 1883’te doğdum, sen doğduğunda ben on üç yaşındaydım. 13 yaşdönümü çok önemlidir bizde; törenler yapılır; ben de havrada küçük bir söylev vermiştim, söylediklerimi çok güç ezberlemiştim, minberde söylemem gerekiyordu üstelik de… Sonra evde de, gene ezberden, başka bir söylev vermem gerekmişti. Armağanlar almıştım yakınlarımdan. Ama -yanılmıyorsam-sevinçli değildim gereğince, verilenlerin içinde, bütün o armağanların içinde eksik bir şey vardı sanki, ben de Tanrıdan diledim… Beni tam 10 Ağustosa değin bekletti.

Ezbere biliyorum mektuplarını, ama son on mektubunu severek durmadan okuyorum, evet… N’o-lur, sen de benimkileri bir daha gözden geçir: yatılı kız okullarındaki kadar çok soru bulacaksın onlarda.

Baba işini, Gmünd’de konuşuruz.

Kızların karşısında çoğunlukla olduğum gibi, Grete’nin karşısında da elim kolum bağlı. Seninle ilgili mi, değil mi, bilmiyorum. Elini tutmak, gözlerine bakmak hoşuma gidiyor… Bırak Grete’yi “hak etmemek” sorunu karşısında ben de şaşırdım diyeceğim (“Anlamıyorum” diyorsun, “nasıl olur da senin gibi biri…”); bunu birlikte de çözmeyeceğiz, öyle anlaşılıyor. Çok da sıkıcı ya, Gmünd’de bu konuya harcayacak bir dakikam bile yok, bilmiş ol.- Şimdi anlıyorum ki, ben senin kadar yalan söylemek zorunda kalmayacaktım gerekseydi. Üzülüyorum seni düşünerek Milena, bir engel çıkarsa, üzme kendini, kal Viyana’da, durumu bildirmesen de olur. Ne çıkar? Kısa bir yolculuk yapmış olurum Gmünd’e, sana üç saat yakınlaşmış olurum, fena mı? Vizemi aldım bile.

Viyana’daki grev yüzünden, bugün telgraf çekemeyeceksin, biliyorum.

Franz Kafka
Milena’ya Mektuplar

Türkçesi: Adalet Cimcoz [Say yayınları]

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz