Franz Kafka: “Belki bir daha adını söyler, duyarım diye umutlanmasaydım, çoktan kalkar giderdim”

KafkaKişi nelere sahip olduğunu bilmeyen bir “kapitalist” aslında
Stassa’nın mektubundan söz etmek istiyorum iki satırla; amcam iyi hoş, ama engel oluyor biraz, gene beni bekliyor şimdi. Gelelim Stassa’nın mektubuna. İyi yazılmış, içten yazılmış ya, gene de eksik bir yanı var. (Bu eksiklik olmasaydı, mektuplar daha mı içten olurdu diyeceksin? Ummam, belki de tersi olurdu.) Her neyse, bir şeyler eksik o mektupta, ya da fazla: Belki de düşünce üstünlüğü var, kim bilir; adamın etkisine bağlıyorum bunu, çünkü dün tıpkı öyle konuşmuştu benimle. Bu iyi insanları çekiştirmeye başladım, görüyor musun? Kıskançlık, evet kıskanıyorum, ama söz veriyorum Milena, hiç üzmeyeceğim seni kıskançlığımla… Kendimi, yalnız kendimi.

Bu mektupta bir anlaşmazlık da var gibi geldi bana: Sen Stassa’dan ne öğüt vermesini, ne de gidip kocanla konuşmasını istedin; sen -yanılmıyorsam- onun şimdilik sadece yanında olmasını istedin, değil mi?

Ne iyi olurdu, bugün senden bir mektup alabilseydim. Kişi nelere sahip olduğunu bilmeyen bir “kapitalist” aslında. Yazıhanede boşuna arandım durdum, mektup var mı diye, şimdi, öğleden sonra, Meran’a yazıp elime geçmeyen bir mektubunu getirdiler, tuhafıma gidiyor okuması.

***

Cumartesi
O iki mutsuz mektubun önceki gün geçmişti elime; dün bir telgrafın geldi yalnız (hiçten iyi, ama bir zorlama vardı telgrafında, bütün telgraflarda olan bir kopukluk), oysa bugün sesin çıkmadı; kötü, çok kötü. O iki mektubun da avutmamıştı beni, hiç ama hiç avutmamıştı. “Hemen yazacağım” demiştin, oysa yazmadın. Önceki akşam “cevaplı yıldırım” telgraf çekmiştim, ona vereceğin karşılık da şimdiye değin geçmeliydi elime. Telgrafta yazdıklarımı aktarıyorum buraya: “Yapılacak tek doğru şeydi, üzülme, burasını evin bil. J. karısıyla bir hafta sonra Viyana’da olacak. Sana parayı nasıl göndereyim.” Hâlâ karşılık bekliyorum işte. “Atla trene, git Viyana’ya” diyorum kendi kendime. “Ama istemiyor Milena, kesin olarak istemiyor.” “Gidersem” diyorum, “bir karara varmak zorunda kalır. Üzüntüsü var, kuşkular içinde, o yüzden de Stassa’yı istiyor.” Gene de Viyana’da olmalıydım, ama iyi değilim pek. Rahatım, hem de gözle görülecek kadar rahatım, bu son yıllarda olmadığım, ummadığım kadar rahatım, ne var ki, öksürüyorum, sık sık, geceleri de bir çeyrekten çok sürüyor öksürüğüm. Prag’ın havası sarstı belki, belki de daha seni tanımadan, gözlerine bakmadan önceki kötü Meran günlerinin etkisidir.

***

Nasıl kapkaranlık bir yer oldu Viyana… Oysa dört gün sabahtan akşama pırıl pırıl aydınlıktı. Neler dönüyor orada? Ben burada, yazmayı bırakmış, elimi şakağıma dayamış otururken neler hazırlanıyor orada?

***

Şimdi koltukta oturdum biraz, açık pencereden yağan yağmura baktım, türlü olasılıklar geçti usumdan, hastasın belki? Yorgun, bitik yatıyorsundur belki? Bayan K.’ye başvursam mı? Sonra, kapı açılsa, içeri Milena girse, diyorum! Tuhaftır, ama en doğal en olacakmış gibi geldi bana.

***

Pazartesi
Şu geçirdiğim iki gün korkunçtu, Milena. Şimdi anlıyorum ki, suç sende değilmiş, perşembeden bu yana yazdığın mektupları kötü bir şeytan alıkoymuş. Cuma günü yalnız telgrafını almıştım, cumartesi, pazar tek satırın geçmemişti elime, bugün dört mektubun birden geldi: perşembe, cuma, cumartesi günü yazdıkların. Karşılık verecek durumda değilim, yorgunum. Umutsuzluk, üzüntü, sevgi, sevgime karşılık veren şeylerle dolu mektupların; dağ gibi yığılmış bu nesnelerin içinden, kendime düşeni hemen bulup çıkaramayacak kadar yorgunum… Kişi yorgun olunca bencil de oluyor… Hele benim gibi iki gün iki gece bin bir olasılıkla kendini yiyip bitirdikten sonra… Gene de -bu da senin yaşama gücü sağlamandan geliyor, “Ana Milena” – gene de şu son yedi yıl içindeki kadar bitkin değilim… Köyde geçen o bir yılı saymıyorum.

***

Perşembe akşamı çektiğim telgrafa neden karşılık vermediğini anlayamıyorum bir türlü. Bayan K’ye de telgraf çekmiştim, ondan da ses çıkmadı. Kocana yazacağımdan korkma, yazmaya hevesli değilim. Ama Viyana’ya gelmeye hevesliyim, hem de nasıl… Gene de gelmeyeceğim, korkma, senin istememen, pasaport güçlükleri, işim, yorgunluğum, öksürüğüm, kız kardeşimin düğünü (perşembeye) gibi engeller olmasa bile… Cumartesiyle pazar günü geçirdiklerimi geçirmektense, bu yolculuğu yapmak daha elverişlidir ya, o da başka! Cumartesi günü ne mi yaptım? Biraz amcamla, biraz da Max’Ia dolaştım, her iki saatte bir de yazıhaneye uğrayıp mektup var mı diye baktım. Akşam L’ye gittim, mektup almış senden, kötü bir haber vermedi, rahatladım biraz; “Yeni Gazete”de çalışan K’ye telefon etti, seni sordu, o da kötü bir şey demedi; kocana telefon etmeye çekindi, bu akşam gene de soruşturacak. Ben de yanında oturdum L.’nin, sık sık adını duyduğumdan ötürü mutluydum. Ama rahat değil konuşmak onunla, hoşuma da gitmiyor pek. Çocuk gibi, hem de öyle akıllı bir çocuk gibi davranmıyor, kendini övüyor durmadan, yalan söylüyor, tıpkı çocuklar gibi, birtakım numaralara da kalkışıyor, hiç karşılık vermeden onu dinlemek zorunda kalınca, olağanüstü kurmaz, tiksinti verecek kadar yapmacıklı geliyor insan kendine. Yalnız çocuk yanı ağır bassa göz yumacağım, ama iyilik, yardım etme, paylaşma konularında da inadına çok ciddi, çok aklı başında biri gibi davranıyor. Bu çelişmelerin içinden sıyrılmak güç… Ne var ki, bir daha adını duyarım, bir daha söyler belki diye umutlanmasaydım, çoktan kalkar giderdim yanından. Sah günü de evlenmesini anlattıydı böyle.

***

Pazar günüm daha kötü geçtiydi: Gömütlüğe gidecektim, en iyisi de o olurdu ya, ama öğleye kadar yattım. Öğleden sonra kız kardeşimin kaynanasına gitmem gerekiyordu, hiç gitmemiştim. Saat altı olmuştu döndüğümde. İşe uğradım, telgraf sordum, yoktu. Ne yapabilirdim bu saatte? Tiyatro afişlerine baktım, söz arasında J., Stassa’nın pazartesi günü Wagner operalarından birine gideceğini söylemişti de. Gösteri altıda başlıyormuş, oysa altıda da buluşacaktık. Kötü. Evi görmeye O. Sokağına gittim. Sessizdi burası, giren çıkan yoktu, biraz bekledim, tam kapının yanında durdum, sonra karşı yana geçtim. Kendilerini gözetleyen insanlardan daha akıllı bu türlü evler. Bir vakitler sergilerin açıldığı Lucerna Geçidine gittim sonra, bir şey yok artık orda. Stassa’ya mı gitsem, diye düşündüm, fena olmaz, nasıl olsa evde değildir bu saatte. Güzel, sessiz bir ev; arkasında küçük bir de bahçesi var. Sokak kapısında bir asma kilit; hiç çekinmeden çalabilirim kapıyı demek. Libesi ve J.’nin adlarını söyleyebilmek için ev sahibi kadınla birkaç söz ettim, yazık ki, “Milena” adı anılmadı. Yapacak bir şey bulamayınca artık, Arco Pastanesi’ne(*) gittim. Yıllardır uğramı-yordum oraya, ama birini bulurum, seni tanıyan birini bulurum umuduyla uğradım oraya. Kimseyi göremeyince de sevindim, hemen çıktım oradan da, Milena! Böyle pazarlar geçirtme bir daha bana! (Viyana çok karanlık göründü dün… Onun için yazamadım sana.)

***

Salı, biraz daha sonra
Ne denli yorgunsun cumartesi akşamki mektubunda! Çok diyeceğim var o mektup üstüne, ama yorgunsun, onun için susuyorum. Bende yorgunum, Viyana’dan beri ilk olarak böyle yorgunum, uykusuz, çatlayacak gibi bir başım var. Bir şey söylemeyeceğim bugün sana, büyük koltuğa oturtacağım seni, o kadar. (Yeterince sevgi gösteremedim sana diyorsun, daha ne yapacaktın Milena? Oturmama izin verdin, karşımda oturdun, yanımdaydın. Bundan büyük sevgi, saygı olabilir miydi hiç?) Şimdi de ben seni oturtuyorum koltuğa, mutluluğumu anlatabilir miyim sözcüklerle? Ellerime, gözlerime, zavallı yüreğime nasıl anlatayım burada olmanın mutluluğunu? Benim olmanın? Oysa tutkunluğum sana değil, senin sağladığın yaşamımı seviyorum.
L.’nin sözünü etmeyeceğim bugün, kızdan da söz açmayacağım, bir çıkar yol bulunur elbet… Ne denli geride kaldı bütün bunlar!

***

“Zavallı Çalgıcı” için yazdıkların çok doğru. Değer vermiyorum o öyküye dememin nedeni: senin nasıl karşılayacağını bilmediğimden ötürüydü; sonra, kendim yazmış gibi utanıyorum o öyküden. Gerçekten de kötü başlıyor, bir sürü gerçeğe aykırı şeyler de var içinde, gülünçlükler, beceriksizlikler, kötü özentiler (yüksek sesle okurken daha da belli oluyor, bir bir gösterebilirim sana); hele bu türlü ezgi denemesi çok gülünç, çok zavallıca bir buluş, ancak kızı kızdırmaya yarar, dükkânda eline geçeni -herkes katılırdı kızın bu davranışına, başta ben- öykünün kafasına atardı, böylelikle bu öykü de hak ettiğini bulur, kendi yapısı içinde yok olurdu. Öyle ki, bu türlü yok oluş, bir öykünün başına gelebilecek en güzel şey. Öyküyü anlatan o gülünç psikolog da boyun eğer buna; bilinmez, belki zavallı çalgıcı öyküyü böylesine ezgiden yoksun bir biçimde anlatan yazarın kendisidir… Üstelik gözyaşla-rınla hiç ummadığı gibi alkışını almış oldu.

***

Çarşamba
“Haklısın, onu seviyorum, ama F., seni de seviyorum” diyorsun. Mektubundaki bu tümcenin her sözcüğünü dikkatle okuyorum, “de” sözcüğünde önemle duruyorum. Evet, böyle olması gerekir, böyle olmasaydı, sen Milena olmazdın! Sen olmasaydın ben ne olurdum? Prag’da söylemektense bu gerçeği, Viyana’dan yazman daha iyi; her şeyi çok iyi anlıyorum, senden daha iyi kavrayabiliyorum belki… Güçsüzlüğümden olacak, gene de kolay kolay kurtulamıyorum bu tümceden.!. Durmadan, yeni baştan hep bu tümceyi okuyorum. Sen de bir daha göresin diye, baş başa verip birlikte okuyalım diye, mektubun başına yazdım o tümceyi. (Saçların şakaklarıma değsin.)
Bunları yazdıktan sonra geldi kurşunkalemle yazılmış iki mektubun. Biliyordum geleceklerini, için için biliyordum, sezinlemiştim, ne var ki, duygularımızla yaşamıyoruz her zaman, acınacak durumdaki yi-nimizle yere basmayı daha iyi buluyoruz. Kendi başıma bir iş yaparım diye neden korkuyorsun, anlamıyorum. Bu konuda açıkça yazdığımı sanıyordum. Bayan K.’ye telgraf çektimse, üç gün üç gece, korkunç bir üç gün üç gece, senden habersiz kaldığımdan ötürüydü, telgrafıma da karşılık vermemiştin, nerdeyse hasta sanmıştım seni.

***

Dün doktora gittim; Meran’a gitmezden önceki gibiymişim, üç ay dinlenme, ciğerime vız gelmiş, sol yanı bitikmiş! Bu başarı umutsuzluğa düşürdü doktoru, ben sevinçliyim, çünkü bu üç ayı Prag’da geçirmiş olsaydım, ne durumda olurdum şimdi, kim bilir? Doktor, kilo aldığımı da sanmıyor, oysa ben üç kilo aldığımı sanıyorum. Kışa yaklaşırken iğne yapacakmış bana, bir de onu deneyecekmiş; göz yumacağımı sanmıyorum pek.
Benim durumum bu işte! Sen de kendini yokla – söylemem gereksiz artık, arada bir baktır kendine -ne dersin? Sonuç pek iç açıcı değil. Kimi zaman şuna inanıyorum: Birlikte yaşayamayacağız, boyun eğip rahatça uzanıvereceğiz yan yana, ölmek için. Ama ne olacaksa, senin yanında olacak. Hem, doktorun düşündüğü gibi düşünmüyorum ben… Geçici de olsa bir esenliğe kavuşacaksam, dinlenmekle olacak bu… Ama onlarm bildiği anlamdaki dinlenmeyle bir ilintisi yok, daha doğrusu, başka bir çeşit yorulmayla iyileşebilirim belki biraz.
Bugün Fransızların Ulusal Bayramı, erler geçit töreninden dönüyor. Önemli bir şey var bu geçit töreninde -mektuplarmda da duyarım bunu- bandosunda değil, göz kamaştıran giysilerinde değil, adım atışlarında da değil… Hele şu yaşlı, bir Alman sirkinden kaçmışa benzeyen mavi ceketli, kırmızı pantalonlu Fransız subayının yürüyüşünde de değil, bu törenlerde bir çeşit güçlülük gösterisi var belki, ta içten gelen sessiz bir sesleniş: “Ne olursa olsun yalnız değil- . siniz… İtilmiş, bir sıraya dizilmiş, eş adım atan, kişiye inanılmaz güven sağlayan sizler, ne olursa olsun arkanızda biz varız, en büyük çılgınlıklarınızda bile – belki asıl onlarda- sizi bırakmayacağız.” Gözlerim kapalı, ta içten gelen bu sessiz seslenişi dinliyor, eriyorum sende.
Bir sürü dosya getirdiler bugün, ben yokken birikmiş… Düşün: Döndüğümden beri yaza yaza altı iş mektubu yazabilmişim! Gene de kovmuyorlar beni! Bizim bölümün tembelliğinden, bugüne değin bir türlü bulup çıkaramamışlardı bana verilmesi gereken bu dosyaları, ben memnundum, ama şimdi yığıldı önüme; geceleri uykusuz kalmasam, hemen başa çıkarım bu dosyalarla. Ama bugün pek bir şey yapamadım.

Franz Kafka
Milena’ya Mektuplar

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here