Franz Kafka: “Ben yalnız seni yitirmemle düşüveririm Robinson’un durumuna…”

milenaBak Milena, önemli olan görmek mi, yoksa, yazılı görmek mi? Meran’da yazdığın son mektuplardan birinde sözünü etmiştin bunun, karşılık vermeye vakit bulamamıştım.
O güç yolculuğa katlanmak için Robinson yarışmaya girmişti; başarısızlığa uğramış, bir sürü şey gelmişti başına… Ben yalnız seni yitirmemle düşüveririm Robinson’un durumuna. Gene de ondan çok ben Robinson sayılırım. Onun bir adası vardı, bir Cuma’sı, bir sürü şeyi daha. Gemisi de vardı, onu kurtaran, olup bitenleri bir düşe çeviren bir gemisi vardı onun… Benim hiçbir şeyim yok, adım bile yok… Onu bile sana verdim. Bu yüzden bir çeşit bağımsızlığım var sana karşı… Bağımlılık sınır tanımaz da ondan. “Ya hep, ya hiç” sözü, büyük bir söz! Ya benimsin, ya değilsin.

Benimsen, sorun yok, her şey iyi demektir, ama değilsen, yitirirsem seni… kötü olmaz… O zaman hiçbir şey olmaz, o zaman hiçbir şey yok demektir… Ne kıskançlık kalır, ne üzüntü, ne sıkışma, hiç, hiçbir şey. Biliyorum, birine böylesine güvenmek, bayağının aşağısı bir şey, onun için durmadan korku çörekleniyor ya içime? Ama bu korku seni yitiriririm korkusu değil! Birine güvenmeye nasıl yeltenir insan, işte bu korkutuyor beni. Buna karşı koyabilesin diye, sevimli yüzüne Tanrısal bir güzellik ekleniyor. (Ama belki doğuştan vardı bu.) Samson, Dalila’sına büyük gizini anlattı işte! Artık kesebilir saçlarını… Zaten ikide bir darmadağın ediyordu, kessin, ne çıkar? Onun da buna benzer bir gizi yok mu sanki?

Gözle görülür bir nedeni olmadan üç gecedir çok kötü uyuyorum. Hasta değilsin ya?
Karşılık sayılmaz, ama hemen söyleyeyim: şimdi geldi telgrafın. Hiç beklemediğim bir zamanda… Üstelik de açık geldiği için korkmaya vakit bulamadım. Belki inanmazsın, ama bu telgrafın gelmesi gerekliydi bugün… Nereden bildin bunu? Bana gereken şeyin senden gelmesi doğal oldu artık.

Durmadan yağmur yağıyor

Pazar ve pazartesi günkü mektuplarınla bir kartını aldım. N’olursun Milena, yanlış yorumlama dediklerimi. Senden uzaktayım, içime kapanık yaşıyorum, pek o kadar sıkıntılı değilim, ama bin türlü şey geçiyor kafamdan, korku, tedirginlik… Tutamıyorum kendimi, içimi sana döküyorum, yazmam doğru değil, ama sana yazarken unutuyorum onları, her şeyi unutuyorum, seni bile… Sonra yazdıklarıma karşılığın gelince, aklım başıma geliyor, şaşırıyorum.
Korkun yersiz, neden korkuyorsun? Kocan çok hastaysa, bir değil de iki hastalığı varsa, bunlar da öyle küçümsenmeyecek hastalıklarsa, gidemez işe elbet… Ama bu yüzden onu işten çıkarmazlar ki… Devlet memuru değil mi kocan? Nasıl atarlar işten? Yalnız, hastalıklarını göz önünde tutarak yaşamını değiştirmesi gerekir biraz; hiç değilse görünüşte geniş bir soluk alabilirsin, gerçek üzücü olsa bile…

Bana öyle geliyor ki, yeryüzünün en saçma işi: suçun kimde olduğunu aramaktır. Başakakma bir yana, o, o kadar saçma değil belki, darda kalınca kişi, suçu yükleyecek birini arar elbet. (Gene de bıçak kemiğe dayandı mı, iş değişir, o zaman suçu yükleyecek biri aranmaz artık.) Bu gürültüsü, yürek çarpıntısı bol günlerde kendini suçlu bulmanın üzüntüsünü anlamıyor değilim, çok doğal bu, ama kolay bir hesap sorununu çözer gibi, bu iş üstünde durup, günlük davranışını ona göre düzenlemeyi anlayamam, bak bu olmaz işte. Sen de suçlusun elbet, kocan da suçlu… Sonra gene sen, gene o… ikiniz de suçlusunuz; bir arada yaşayanlar kaçınabilirler mi bundan? Suç suç üstüne biner, ta ölünceye dek de sürer. Neye yarar bu hesap? Benim, ya da doktorun ne işine yarar suçun kimde olduğunu aramak?

Durmadan yağmur yağıyor, duracağa da benzemiyor. Aldırmıyorum buna, odamdayım, kahvaltımı yapıyorum; bir boyacı tam penceremin önünde, belinden astırmış kendini, yapıyı boyuyor. Yağmura – şimdi birazcık dindi- içerliyor, belki benim oburca yediğim tereyağlı ekmeğe de içerliyor, belki de onun için camları kirletiyor fırçasıyla, belki bu da benim yersiz bir kanım, belki adamcağız hiç ilgilenmiyor bile benimle, benim onunla ilgilendiğim kadar! Şimdi de bardaktan boşanırcasına yağıyor yağmur, ama o hiç istifini bozmadan çalışıyor yağmurun altında. Utanıyorum.

Weis’dan duydum bir şeyler, hasta olduğunu sanmıyorum, ama çok parasızmış… Birkaç ay önce Franzensbad’a onun adına para toplanmıştı, oradan biliyorum. Üç hafta önce “taahhütlü” bir mektup göndermiştim ona, Kara-Ormana. Karşılık vermedi. Starnberg Gölündeymiş şimdi sevgilisiyle; kız Baum’a (*) yazmış, hem de üzüntülü şeyler yazmış (kızın yaratılışı öyledir), ama mutsuzluk yokmuş yazılarında (bu da yaratılışına uyuyor). Prag’dan ayrılmadan önce, bir ay kadar oluyor (tiyatroda çok başarı göstermişti, kızcağız), ayaküstü konuşmuştum. Bitikti, zaten zayıf, ince bir kızdır, ama dayanıklıdır; bütün yıl durmadan tiyatroda oynamanın yorgunluğu çarpıyordu göze. Weis’dan şöyle söz etmişti: “Kara-Orman’da, iyi değil durumu, ama şimdi Starnberg Gölünde birlikte olacağız, düzelir o zaman.”

Franz Kafka
Milena Mektuplar
(*) Kafka’run dostu. Kör bir yazar. – Çevirenin notu.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Anladığıma göre ben yalnız kalmayı öğrendiğim zaman olgunlaştım” Yaşama Uğraşı – Cesare Pavese

"Acı çekmek hiçbir anlamda bir ayrıcalık, bir soyluluk belirtisi, Tanrı'yı hatırlatan bir özellik değildir. Acı çekmek hayvanca, insanı hırpalayan, sıradan,...

Kapat