Georg Lukacs’ı tanıyalım – Sargut Şölcün

1885 Budapeşte doğumlu Lukács’ın ilginç bir hayatı vardır. 1910 yılında hocası Simmel’in etkisiyle benimsediği öznel idealizm, yerini 4-5 yıl sonra -Lukács’ın aradığını Hegel’de bulacağı umuduyla sarıldığı- nesnel idealizme bırakmıştır. 1917’de Berlin’den Budapeşte’ye dönen ve döndükten bir yıl sonra Macar Komünist Partisi’ne giren Lukács, Bela Kun hükümetinde önemli görevler aldı. 1920’de Komintern’in II. Dünya Kongresi’ne Macar delegesi olarak katıldı. Burada, aynı zamanda, Bela Kun’a karşı olan fraksiyonun içindeydi. 1924 deki Dünya Kongresi’nde “sol sapma” ile suçlandı. 1928/29 yıllarında yazdığı tezlerinden dolayı da (Blum Tezleri) “sağ sapma” içinde olduğu ileri sürüldü.

Bu suçlamalar karşısında Lukács’ın tavrı, özeleştiri yapmak ve partideki aktif görevlerinden geri çekilmek biçiminde oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, 1956’da Macaristan’da Nagy hükümetinde Halk Eğitim Bakanı olarak çalışmaya başladı. Aynı yıl ülkesinde başgösteren ayaklanmada, muhaliflerin yanında yer aldı. Bu nokta, Lukács’ın Türkiye’de yayınlanan kitaplarında, kendisi ile ilgili biyografik bilgiler verilirken genellikle eksik bırakılmıştır. Lukács’ın 1956’dan sonraki hayatı, bundan önceki kırk yılına göre daha az çelişkili ve daha az zikzaklı olmuştur. Bu onbeş yılı, sosyalist ülkelerdeki uygulamaya karşı muhalefetle geçmiştir. Lukács’ın çalışmalarının çok verimli olduğu yadsınamaz. Gerçekten, öldüğünde arkasında estetik, edebiyat tarihi, felsefe, politika ve kültür alanlarında eserler bırakmıştır. Yani, “bir uğraş, bir emek, bir birikim” söz konusudur yaşadığı uzun yıllar içinde; ve Lukács’ın bıraktıkları incelenmeli, yorumlanmalı ve eleştirilmelidir. Lukács’ın çok zikzaklı ve çelişkili gelişim çizgisi izlenmeli ve bunun nedenleri, içinde yaşadığı tarihi dönemle bağıntılı olarak açıklanmalıdır. Hareketli bir geçmişten sonra, son eserinde, “Çileciliğe varan bir kanaatkârlığa sadakati ile Soljenitsin kesin olarak taraf tutmuyor.” (l) diye yazmasının Lukács’ın kişisel konumundan mı, yoksa tarihi gerçeklikten mi kaynaklandığı ortaya çıkarılmalıdır.

Toplumsal gelişmenin kesintisizliği, tarih bilimine bugünü anlamada ve geleceği görebilmede birinci derecede önemli bir işlev yüklemiştir. Bugün, “eski” dediğimiz bilgiler ve “eski” kültür, insanlığın çeşitli toplum biçimlerinde ve çatışmalarında edindiği deneyimlere dayanmaktadır. Bunlar, gelecekte kazanılacak ve kendilerinden hem nitelik hem de nicelik bakımından üstün bilgilerin temel taşlarını oluştururlar. Bunların üzerine kurulacak yeni bilgilerin ve deneyimlerin yorumlanmasında, sınıflı toplumlarda her zaman anlaşmazlık olmuştur. Kapitalizmde, burjuvazi için de bir gelecek sorunu vardır. Ancak o, “bugün”ün gelecekte de kalmasını istediğinden, geleceğini düşünmek zorundadır. Muhalifi olan güçler için de, “bugün”ün gelecekte değişmesi gerektiğinden bir gelecek sorunu vardır. Bu anlaşmazlık, sınıflar arasında olduğu gibi, (kökenleri sınıf uyuşmazlığında yatan, fakat kendini bireysel düzlemde gösteren bir ikinci anlaşmazlık) aynı sınıfın bireyleri arasında da olur. O zaman, bu yorumların biri doğrudur, gerçekliğe uyar, diğerleri yanlıştır. Mutlak doğru olamayacağına, nesnel gerçeklik sürekli değiştiğine ve insanın bilgi düzeyi sürekli yükseldiğine göre, belli zamanda ve koşullarda “doğru” olanın, başka zamanda ve koşullarda “yanlış” olacağı, olabileceği gözden uzak tutulamaz. Bu diyalektik bağlam, aynı kişinin görüşleri için de geçerlidir.

Lukács gibi sayfalarca yazı yazmış, araştırma yapmış birinin her söylediğinin “yanlış” olması mümkün değildir. Nasıl İsa Peygamber, Luther, Troçki, De Gaulle hayatları boyunca doğru sözler de söylemişlerse… Hitler bile Versailles Anlaşması’nın yorumunu yaparken bazı doğrulara değinmiştir. Lukács, “Özgür ya da Güdümlü Sanat” başlıklı makalesinde, “Modern sanat, öznel özgürlük uğruna nesnel gerçeğin ele geçirilmesinden vazgeçmiştir.” (2) derken haklıdır. Aynı kitapta, Lukács, ilerici kültür politikasını anlatıyor. Ona göre, en gelişmiş demokrasi, “kültür politikasının odak noktasına: birincisi, tüm kültürü ve sanatı, çalışan halk ile -ilk ağızda bugüne değin kültürden hemen hemen tümüyle yoksun bırakılmış işçi ve köylüler ile- gene doğrudan bir ilişki içine sokma görevini, ikincisi, hem etken hem de edilgen olarak, kültürün bugüne değin ele geçirilen tüm değerli kazançlarını halkın malı yapma, böylece halkı, bu kültürü alabilecek, özümleyebilecek yeteneği kazanacak düzeye yükseltme görevini koyar. Ama aynı zamanda halkın malı olabilecek, halkın içinde kendini tanıyabileceği ve gerçekten de kendi malı olarak benimseyebileceği bir kültür yaratma görevidir bu.” (3) Bu da, Macar düşünürün kısa bir formülle sorunun özünü belirtebilmesine örnek olup doğru bir görüşü dile getirmektedir. Aynı kitaptan bir başka örnek: “Soljenitsin’in İvan Denissoviç’in Yaşamından Bir Gün romanını, diğer büyük toplama kampları romanlarıyla karşılaştırırsanız, büyük bir farkın ayrımına varırsınız; bir yanda vahşet girişimlerinin doğalcı anlatımı; öte yanda, Solşenitsin’de, insanın bir toplama kampında hangi biçimlerde, hangi hilelere başvurarak, ne bileyim hangi yollardan insansal bütünlüğünü koruyabileceği sorunu. Burada Solşenizin’in romanının yeni, değişiklik getiren yanı görülüyor. Burası, edebiyatın, ‘yönetilme’ye karşı savaşımda destek olabileceği yerdir, yeter ki yönetilmeyi bir yazgı olarak alıp, yönetilme karşısında edebiyatçı olarak pes etmeyin.” (4)

Elbette, Soljenitsin de, sayfalarca yazarken “doğru”yu da dile getirmiş olabilir. Ancak, Lukács, bu yazarı örnek gösterip öğüt verirken, amacı Sovyet yönetimini eleştirmek mi, yoksa, bir edebiyat değerlendirmesi yapmak mı? Öyle görünüyor ki, Lukács, bilimsel yöntemin gerekli kıldığı “nesnel mesafe” ilkesini bir yana bırakmıştır. Edebiyatı, “yönetilmeye karşı savaşımda destek” olarak görmesi, onun tek yanlı ve dogmatik düşüncesini ortaya koymaya yetiyor. Lukacs’ın bu yaklaşımıyla, aşağıdaki alıntıda dile getirilen kaba propaganda arasında büyük fark yoktur : “Nobel’i Soljenitsin’in almamasına karşı çıkanlar, yıllardır ‘cennet’ gibi göstermeye çalıştıkları ülkenin ‘cehennem’ olduğunu anlatarak onları hayal kırıklığına uğratan Soljenitsin’i affedemiyorlar aslında. Yok etmeye çalıştıkları ‘hürriyet’i özlüyor Soljenitsin çünkü. Komünizmin insana karşı olduğunu gösteriyor açık açık. Nobel’in Soljenitsin’e verilmesi, hürriyetin taçlandırılması olmuştur” (5) Bu, bir görüştür; doğru da olabilir, yanlış da. Soljenitsin’in ne derece “hürriyet kahramanı” olduğunu zaman gösterecektir (hatta, belki de göstermiştir bile). Ancak, Soljenitsin bir yazar olarak böyle değerlendirilemez. “Nobel”e dayanılarak yapılan bir edebiyat incelemesi ya da Sovyet yönetiminin “yöneltici” olduğundan yola çıkılarak bir yazarın değerlendirilmesi ne kadar sağlıklı sonuç verir?

“Doğru” ve “yanlış”, havada kendi başlarına dolaşan soyut kavramlar olarak ele alınamaz. Bunlar, görece kavramlardır, somut bağlamlar içinde bilimsel yöntemlerle saptanırlarsa birer “değer” ifade ederler. Yukarda değindiği gibi doğru – yanlış diyalektiğini, bu kez de Lukács’ın “gelişim çizgisi”nde somutlaştırmak istiyorum. Lukács şöyle diyor : “Ancak hegelci anlamda içeriğin biçim karşısında birincil, öncelikli olduğu görüşüne varmıştım ve büyük ölçüde hegelci temele dayanarak, Marks ve Hegel’i bir tarih felsefesi içinde birleştirmeye çalışıyorum.” (6) Lukács’ın bu çabaları, 10’lu yılların ikinci yarısındadır, ancak 1917 Ekim Devrimi daha olmamıştır. 1930’ların başında ise Lukács, edebiyatta gerçek toplumsal olanın biçim olduğunu öne sürmüştür. Sanatta gerçekçiliğin de, öz ve biçimin diyalektik birliğinde yattığını savunur. (7) Böylece, ileri sürdüğü “Bütünlük Kategorisi”ne estetikte bir dayanak yaratmak istemiştir. Lukács’ın burada görmediği nokta, söz konusu birliğin içindeki çelişkidir. Marksist diyalektik, öz ve biçim arasındaki birliğin çelişkili karakterinden yola çıkmıştır her zaman.
Bir yazarın, bir düşünürün hayatı boyunca belli bir gelişim çizgisi, -bu çizgi üstünde tutarsızlıklar da olsa- izleyeceği açıktır. Bu gelişimin son değerlendirilmesi, “genel” olarak ve vardığı “son durak” hesaba katılarak yapılır. Ancak bu düşünür, -arada ne kadar “doğru” görüşler ileri sürerse sürsün- hem genelde ve hem de vardığı son durak açısından “olumsuz” ya da “tutarsız” diye not alırsa, onun aradaki doğru görüşleri, akademik araştırmalara malzeme olmaktan öteye gitmez.

Lukács, eserlerinde “gerçekçilik” sorunuyla ilgili olarak hayli düşünce üretmiştir. Onun bu konuda Brecht’le yaptığı tartışma, bağımsız bir incelemeye malzeme olacak kadar kapsamlıdır. Ancak, burada Lukács’ın gerçekçilik sorunu hakkında öne sürdüğü bazı tezleri değerlendirerek -Brecht’in aynı konudaki görüşleriyle karşılaştırmadan da- bazı yargılara varmak mümkündür. Lukács’ın gerçekçiliği, onun “Bütünlük İlkesi”ne dayanır. Yazılarında “avant garde” akımı eleştirirken, ona karşı eleştirici gerçekçilikle (bundan Lukács’ın anladığı, ilerici burjuva ideolojisidir, T. Mann’dır, ama aynı zamanda Balzac’tır) sosyalist gerçekçiliğin (bir örnek vermek gerekirse, bunun temsilcisi Lukács’a göre, -Tolstoy’un devamı olan- M. Gorki’dir) ittifakını ister. Lukács için zaten böyle bir ilişki vardır : “Bu zengin ve çok taraflı canlı ilişkinin varlığı, elbette, Sosyalist gerçekçiliğin, Tolstoy’un mirasını, irdelemeksizin ve onu sosyalist anlamda daha da ileriye götürmeksizin aynen kabul etmesi zorunluluğunu getirmez. Bu evrimin nasıl köktenci ve tam olması gerektiğini çok açık bir biçimde gösteren şey de, Gorki’nin gerçekçiliğinin yapısıdır.” (8) Lukács, sözkonusu ilişkiyi vurgularken ve eleştirici gerçekçiliğin gözden geçirilip ileriye götürülmesi imkanını belirtirken haklıdır. Ne var ki, burjuva gerçekçiliğini tarihi süreç içinde eksiksiz değerlendirmediğinden, ona üstesinden gelemeyeceği bir görev yüklüyor; anakronik bir tavır içine giriyor : “Eleştirel gerçekçilik, yeni toplumda sosyalist olmayanların tepkilerini betimleyebilmesi, bu toplumun değişim gücünü ve bu değişimin doğal bir sorunu olan karmaşıklığı yansıtabilmesi bakımından önemlidir. Eleştirel gerçekçilik böylece günümüzün edebiyatına önemli bir katkıda bulunabilir ve gelişmekte olan sosyalizmle olumlu bir işbirliği kurabilir.” (9) Macar düşünür, “işbirliği”nde kalmıyor, eleştirici gerçekçiliğe öncülük tanıyor : “Sosyalist gelişmenin dolambaçlı yollarını çizmede eleştirel gerçekçiliğin yaşayan geleneklerine önemli bir görev düşmektedir.” (10) Lukács, hümanist mirasın yaratıcı ve mücadeleci bir anlayışla değerlendirilmesi yerine, -20. yüzyılda burjuva ideolojisinin misyonunu görmezlikten gelerek- “yaşayan gelenekler”e umut bağlıyor. Bu satırları Gorki’nin okuma imkanı olsaydı, sosyalist gerçekçiliğinin Lukács tarafından övülmesinden hayli rahatsız olurdu sanırım. Bakın, Gorki’nin sosyalist gerçekçiliği, Lukács’ın katkıları sayesinde ne hale geliyor : “Sovyet edebiyatında bugün ilerici güçler, güçlerini hikayecilik üzerinde- öte yandan lirik şiir üzerinde yoğunlaştırmışlardır. Şurası kesin ki, Soljenitsin Stalin geleneğinin duvarlarına çomak sokan tek kişi değildir, ama bunu başaran tek yazardır… Bugün toplumcu gerçekçiliğin birincil görevi Stalin devrinin eleştirisini sonuna kadar götürmektir.” (11) Yıl 1970, Lukács, bu görüşleriyle hayatının son zikzağını çizmiş ve “son durak”a varmıştır artık.

Lukács’ı 1970’de bulunduğu noktaya getiren çizgi geriye doğru izlendiğinde, onun “üçüncü yol” önerisine rastlanacaktır. Yıl 1957 ve Lukács şöyle diyor : “Benim öne sürdüğüm ‘üçüncü yol’ toplumcu gerçekçiliğe borçlu olduğumuz gerçek yeniliklerin nesnel ve eleştirel bir değerlendirmesini yapmaktadır. Edebiyatta sıradan değerleri açığa vurmakta, kuramsal dogmacılığı eleştirmedeki amacım ise, bu yeni gerçekçiliğin yaratıcı yönlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır.” (12) Lukács, kültür alanında “gerçek barış içinde bir arada yaşama”nın “karşılıklı anlayış” temelinde mümkün olduğunu savunmuştur (“bütünlük”). Birbirine zıt iki ideoloji arasında “demokratik” bir anlaşmadan yanadır, bu nedenle “üçüncü yol”u seçmiştir. İdeolojik sorunu böylesine kabaca gözardı etmesi, onda “tarafsızlık”tan yana bir ilgi uyandırmıştır. Soljenitsin’in tarafsız olduğuna dair karar vermeden çok önce de Tolstoy’un “taraf tutmadığını” (13) öne sürmüştür. “Gerici burjuvazi”ye karşı, “ilerici burjuvazi”yi yanına alarak mücadele vermek isteyen (bu mücadelenin geçeceği toplumlar, Avrupa’nın gelişmiş kapitalist ülkeleridir) “üçüncü yol”cu Lukács, ne kadar tarafsızsa, Soljenitsin de o kadar tarafsızdır. Ama Tolstoy’a “tarafsız” demek, Macar düşünürün kendi “üçüncü yol” tezine ters düştüğünü gösteriyor. Lukács’ın tarafsızlığının sonuçlarını bir örnekle bitireyim: “Eğer sözkonusu hakiki bir sanatçıysa, bu yansıma, yapıtı doğuran öznel niyetten, iradeden, kararlılıktan daha büyük ve geniş, daha kapsamlı ve derin, daha zengin ve hakikate daha yakındır. Büyük bir sanatçının büyük sanatı, her zaman onun sandığından ve duyduğundan daha özgürdür; bu sanat nesnel türeyimi belirleyen toplumsal koşulların gösterdiğinden daha özgürdür. Daha özgürdür, çünkü gerçeğin özüne, öznel ve nesnel türeyimin (genesis) içinde ortaya çıkan eylemin gösterdiğinden daha köklü bağlanmıştır.” (14) Lukács, idealist bir anlayışla sanatçıyı eserinden ayırmakta, madde ile nesne ve özne arasındaki diyaletik ilişkiyi küçümsemektedir.

Lukács’ın yukarda anılan ittifakla karşısına koyduğu ikinci hedef, Stalin ve “Stalin geleneği”dir: “Derken, tüm bu kuramsal ilerlemeleri engelleyen eğilimlerin sağlam, dirençli bürokratik dayanak noktaları bulunduğunu anladık… İleriye doğru sürükleyen, marksçı kültürü zenginleştiren akıntılar ile, her bağımsız düşüncenin bağnazca, bürokratça-tiranca ezilmesi arasındaki çelişkinin kaynağının bizzat Stalin rejiminin kendisinde, dolayısıyla da Stalin’in kişiliğinde aranması gerektiği gerçeğini görmek lazımdı artık.” (15) Oysa Lukács, 1938/39 yıllarında “Rusya”nın sosyalist bir ülke olduğunu savunmuştur. (16) Nasıl oldu da sosyalist bir ülke, “Stalin rejimi”ne katlandı bunca yıl? Lukács’ın düştüğü bu çelişkiyi açıklamak için, yine kendi yazdıklarına bakmalı. Anlaşıldığı kadarıyla, Nazi ordularına karşı “biricik sosyalist devlet”in savunulması söz konusu olduğu için (17)

Lukács geri çekilmiş. Kendisinin Stalin’le ilgili düşüncelerini okumayı sürdürelim: “Düşünce yapısında çevreyi görmesini engelleyen bu soy kapakçıklar bulunan herkes, ancak hazırlop dogmalardan birtakım açıklayıcı tanımlamalar türetebilir ve gerçekle her türlü bağı yitirmeye mahkumdur. Dogmacılığa karşı sürdürdüğüm partizan savaşımım, yaşamla, yaşamın nesneleriyle olan canlı ilişkimi korumakla kalmamış bu ilişkiyi geliştirmiştir. Bugün bir estetikle uğraşabiliyor ve bir ethik’in düşünü kurabiliyorsam, bunu bu savaşıma borçluyum.” (18) Macar düşünürün Stalin dönemi hakkında yazdıkları, bu kitabın incelediği konularla doğrudan ilişkili değil. Ancak, bunlar, Lukács’ın düşünce yapısındaki tutarsızlıkları, sergiliyor. Bunlardan yola çıkarak, onun estetikle ilgili görüşlerini karşılaştırmak ve buradaki çelişkileri saptamak da mümkün olabilir. Lukács’ın tutulduğu “Stalin fobisi”, görebildiği bazı gerçekleri de yanlış yorumlamasına yol açmıştır.

Lukács’ın yücelttiği “partizan savaşımı”nın ne olduğunu, yine kendi yazdıklarından öğreniyoruz : “Bu bakımdan bilimsel fikirlerim uğruna bir tür partizan savaşımı vermeye, yani Stalin’den birkaç alıntı yaparak çalışmalarının yapımlanmasını sağlamaya ve sonra bu çalışmalarda kalıptan uzaklaşan görüşlerimi varolan tarihsel hareket alanının el verdiği ölçüde gerekli dikkatle ortaya koymaya mecburum.” (19) “Partizanlık”ı bu kadar ucuzlatan Lukács, yukarda ifade ettiği kurnazlığıyla tutarsızlıklarını açıklamada tatmin edici olmaktan uzaktır. Diyelim ki, açıkladı; o zaman da bunlar, ancak moral açıdan değerlendirilebilir en çok. Ama daha sonraki tutarsızlıklarını ve (“Bütünlük İlkesi” gibi) yanlışlarını ortadan kaldıramaz. Sonuç olarak, Lukács’ın eserleri ilgiyle okunmalı, ama aynı zamanda şüpheyle, güvensizlikle okunmalı diyorum.

Sargut Şölcün’ün “Tarih Bilinci ve Edebiyat Bilimi” adlı (Dayanışma Yay., 1982) kitabından alınmıştır.

Notlar
(1) Georg Lukács : Soljenitsyne. Paris 1970. S. 39.
(2) G. Lukács : Birey ve Toplum., Çev. V. Atayman., İstanbul 1978., S. 112
(3) A.g.y., s. 121.
(4) A.g.y., s. 195.
(5) B. Oğuzbaşan (Hisar Dergisi). Bkz. Sabahat Emir : Büyük Eserler., İstanbul (Yayım yılı verilmiyor) (2. Basım)., S. 283.
(6) Birey ve Toplum, s. 22-23.
(7) A.g.y., s. 25
(8) G. Lukács : Avrupa Gerçekçiliği. Çev., M.H. Doğan., İstanbul 1977., S. 275-276.
(9) G. Lukács : Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı., Çev: C. Çapan., İstanbul 1975 (2. Basım)., S. 125 – 126.
(10) A.g.y., s. 156.
(11 ) Soljenitsyne, s. 15.
(12) Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı, s. 13.
(13) Bkz. Avrupa Gerçekçiliği, s. 188.
(14) Birey ve Toplum, s. 103.
(15) A.g.y., s. 131-132.
(16) Bkz. Avrupa Gerçekçiliği, s. 275.
(17) Bkz. Birey ve Toplum, s. 132.
(18) A.g.y., s. 146
(19) A.g.y., s. 133


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir