“Dünya aşkın ve hiçliğin bir alegorisidir” Kafka’nın Günü, Güncesi – Feridun Andaç

Yazı belleğinin izlerinde dolaştığım anlardı. Kuramları, edebiyat/sanat adına söylenilen beylik sözleri bir yana bırakmış, romanların, öykülerin dünyasına dalmıştım gene.
Gelişigüzel okumalardan uzaklaşmış olmama karşın, hayatın içinde akıp giden her bir durum/ olay, yaşanmışlıkla gelinen çizgiyi yetingen bulmayıp içteki o tınıyı hissettirecek, paylaşacak veya önümü açabilecek sözlerin kanatlarına takılıp gidiyordum kaçınılmaz olarak.

Franz Kafka’nın Milena’ya Mektuplarıyla buluşmam da öylesi bir zaman dilimini içeriyordu.

Yaşamın anlamını kavramaya giden yolda, yaşanan sıcak günlerde sokaklar, meydanlar ‘Dostların arasındayız!/Güneşin sofrasındayız!’ sözleriyle şenleniyordu.

İnancın, sevginin, bağlanmanın şarkısı oluyordu her bir söz. Ama içe, derinlere, kendi ada’nıza döndüğünüzde, başka sözlerle/seslerle yüzleşmek, sizi, bendine çekiyordu.

Kafka’nın Milena’sına dönmüştüm yüzümü. Bir yanda Kafka’nın yazdıkları vardı, ötede ise ona bunları yazdıran insan duruyordu.

Kafka, mektuplarındaki içsel yolculuğuna, gözü pek biçimde, Milena’yı katıyor, Felice’den, Julie’den sonra tanıdığı bu insan, onun dünyasını iyileştirici biçimde sarmalıyordu.

Öyle ki Milena, Kafka’nın dünyasında derin bir iz bırakırken, gününü aydınlatıp düşün dünyasını biçimleyici kılıyordu; “…Seninle konuştuğum gibi, kimseyle rahat konuşamam, kimse senin kadar benden yana olmadı da ondan, kimse senin kadar iyi niyetli ve her şeyi kavramış değil de ondan…” derken de, bu sarmalayıcı dünyanın etkilerine yöneltir bizi.

Milena, vazgeçilmez olandır Kafka için.

* * *

Bir yazarın, özellikle de Kafka gibi birisinin dünyasına yönelirken böylesi mektuplarla yol almak, onu anlayabilmek için farklı bir kanal açar önünüzde.

Yazın ortamımızda Brecht-Lukacs tartışmalarının yoğunlaştığı günlere denk geldiği için olsa gerek, Kafka’ya ilgim, farklı bir düzlemde de, iyice artmıştı. Yazdığı evrenin içinden ona yaklaşırken, yaşadıklarımıza da dönüp bakıyor, yazının ondaki dilini çözmeye çalışıyordum.

Györg Lukacs’ın, her bir satırını çize çize okuduğum Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı’nda, Kafka’ya dair sözlerle karşılaşmaksa bu ilgimi daha da artırmıştı: “Kafka’da en olmayacak, en garip durumlar bile, öyle canlı bir ayrıntı zenginliğiyle verilir ki, bunlar gerçekmiş gibi görünür. Ayrıntılardaki bu gerçekçilik olmasaydı, Kafka’nın yansıttığı insan yaşayışının hortlaksı niteliği bir karabasan olmaktan çıkar, bir vaaza dönüşebilirdi.”

Kafka’nın yazıdaki gerçekliğine Bir Savaşın Tasuiri’ndeki öyküleriyle ulaşmış olmak sarsıcıydı. Ama Daua’daki Josef K’nın dünyasıyla yüzleşmek, insanın karşıtlıklar üzerine kurulu, yer yer sanrılı içsel gerçekliğinin sığlaşan bir ortamda ‘suç’larla örülmesi, bunun korkusunu da bir salgın gibi yaşaması…

Hayatımızın akışına öylesine denk düşen bir çağda Kafka’ya dönüp bakmak… Yani, korkunun kol gezdiği bir ortamda, içte ve dışta olanın bir veba gibi gelip sizi sarmalaması… Kafka’nın yazdıklarıyla duyurduğu seste buluşmanız, bunu hissetmeniz.

Şimdi dönüp bakıyorum da, Lukacs’ın altını çizdiğim o satırlarının ötesinde, çizmediğim şu satırları Kafka’yı bana daha da yakınlaştırıyordu: “Kafka’nın sanat yöntemi öbür yenilikçi yazarlardan ayrılsa bile, dünyayı gösterme ilkesi aynıdır: Dünya aşkın ve hiçliğin bir alegorisidir. Kafka’dan sonra ona özenen yazarlarda ise sözünü ettiğimiz ayrım ya çok azalır ya da bütün bütüne ortadan kalkar. Sözgelimi, Kafka ile Joyce’un birtakım özelliklerini birleştiren Beckett’te tümüyle ‘normalleştirilmiş’ nihilist bir yenilikçilikle karşılaşırız.”*

Onun, bize karmaşık gelen dünyasının hiç de öyle olmadığını, Canetti’nin ‘Öbür Dava’ denemesini okuyunca gözleyebilirdiniz. Yıllar sonra, Canetti’nin sözleriyle buluşmak ise, Kafka’nın bize dönük  dünyasına bir başka pencere açıyordu.

Ondaki ‘hüznün ve erteleme’nin arka planını Felice’ye yazdıklarında görebiliyordunuz. Nasıl ki, Milena, Kafka’nın gününe ağmışsa, Felice de güncesinin alınlığında onun kederini ve yalnızlığını paylaşmıştır. Felice, ona, Değişim’i yazma gücünü, derinliğini kazandırmıştır: “Kadınlar, üzerimde uyarıcı bir etki yaptı; derken eve gelip Değişim’i okudum; beğenilecek gibi değil. Belki gerçekten mahvolmuş bir durumum var, sabahki hüzün yine çıkıp gelecek ve ben uzun süre ona karşı durmayacağım; tüm umudumu alıp götürüyor, bu hüzün. ”

Felice, farkında olmadan, Kafka’ya yazdığı mektuplarında sözünü ettikleriyle onu ateşler. Yargı, Ateşçi, Değişimin yanı sıra Amerika’nın bir bölümünü de onunla yazıştığı günlerde yazmıştır.

Ömrü boyunca bir kadının sevgisini kazanmak için debelenen Kafka, kurtaran dil ile susmayan dil ’in sanrısına yattığı her anda bu yönelişi bir sığınış, yaratıcılığının bir dönüşme noktası olarak bulur. Güçsüzlüğünün güce dönüştüğü o yazma anları ve bunların ortaya çıkmasını sağlayan kadınlar. Uzakta, ötede duruşları bile onun için yeterli bir güçtür.

Onun kararsızlık, sıkıntı, duygusal soğukluk, sevisel yetersizlik, inançsızlık, sevgisizlik, sığınışlarla örülü dünyasında gününe, güncesine ağanların sırrına yöneldikçe Kafka’yı daha iyi anlayabiliyoruz diye düşünüyorum. Ondaki gidememe, paylaşamama duygusunu, dıştaki ‘tehlike’nin ne olduğunu, korunma arayışının nereler/nelerden kaynaklandığını, bize açtığı dünyada gördüğümüz yalnızlığın bilinci’nin neleri içerdiğini görebilmemiz için, belki de, öncelikle Felice’ye, Milena’ya, ailesine yazdıklarına dönmemiz gerekiyor.

Yazma uğraşını, “Benim hayatta kalma savaşımdır,” diyerek karşılayan Kafka’nın yazdıklarının bir parçası olan günlükleri ve mektupları bu açıdan ufuk açıcıdır. Canetti’nin deyimiyle: “Yazarlar vardır, kuşkusuz fazla değildir sayıları, öylesine kendi kendileridirler ki, haklarında herhangi bir şey söyle meye kalkmak insana barbarlık gibi görünür. İşte böyle biriydi Kafka; dolayısıyla, özgür davranılmadığı suçlamasıyla karşılaşmayı göze alarak elden geldiğince onun kendi açıklamalarına bağlı kalmak gerekiyor.”

Kafka’nın günü de, güncesi de bu anlamda derin kavrayışları getirip sunar bize. Yeter ki o dünyanın sırdaşı olmaya karar verin; hem okurken, hem de yaşarken…

*Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı, G. Lukacs, Çev.: Cevat Çapan, 1969,
Payel Yay.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Resul Dindar ve İlk Solo Albümü “Divane”
Albert Camus: Bir insan söylediği şeylerden çok, söylemedikleriyle insandır
Kapat