Ailenin ve Topluluğun Çöküşü – Yuval Noah Harari

Sanayi Devrimi’nden önce çoğu insanın günlük yaşamı, üç eski yapı içinde seyrederdi: Çekirdek aile, geniş aile ve yerel topluluk. Çoğu insan kendi ailesiyle (örneğin aile çiftliği veya atölyesi) veya komşularıyla çalışıyordu. Aile aynı zamanda sosyal devlet, sağlık sistemi, eğitim sistemi, inşaat sektörü, sendika, emekli maaşı, sigorta şirketi, radyo, televizyon, gazete, banka ve hatta polis demekti.
Birisi hastalandığında ailesi bakardı, yaşlandığında aile destek olur ve geçimini de çocukları sağlardı; yetimlerle aile ilgilenir, bir kulübe lazım olduğunda aile yardım ederdi, iş kurmak istediğinde gereken parayı, evlenmek istediğinde müstakbel eşi aile bulurdu; komşularla yaşanabilecek çatışmalara da aile destek verirdi. Eğer hastalık çok ciddiyse veya yeni işyeri çok büyük yatırım gerektiriyorsa veya küçük bir tartışma çok büyüyüp şiddetlendiyse bu sefer de imdada yerel topluluk yetişirdi.
Topluluk bu durumlarda yerel geleneklere ve daha önceden yapılan iyiliklere göre yardım ederdi, bu da serbest piyasanın arz talep dengesinden çok farklıydı. Eski usul bir ortaçağ topluluğunda, komşum dara düşerse karşılığında bir ödeme beklemeden kulübesini yapıp koyunlarını korurdum, ben dara düşünce de komşum karşılığını verirdi. Yerel hükümdar da tek bir kuruş bile ödemeden hepimizi yeni şatosunun inşaatında çalıştırırdı; karşılığında da barbarların ve çetelerin saldırısına karşı koruyacağını bilirdik. Köy yaşamındaki pek çok alışveriş para ödemeden yapılırdı. Elbette bazı pazarlar vardı ama bunların rolü sınırlıydı. Nadir bulunan baharatlar, kumaşlar ve aletler satın alabilir, doktorların ve avukatların hizmetlerinden yararlanabilirdiniz ama toplamda kullanılan ürün ve hizmetlerin yüzde 10’undan daha azı pazarlardan satın alınırdı. İnsanların ihtiyaçlarının büyük bölümü aile ve topluluk tarafından karşılanırdı.
Bunlara ek olarak savaşmak, yol yapmak ve saraylar inşa etmek gibi önemli şeyleri yerine getiren krallıklar ve imparatorluklar da vardı. Bunları yapabilmek için vergi toplar, zaman zaman da asker ve işçi toplarlardı; yine de birkaç istisna hariç, ailelerin ve yerel toplulukların gündelik yaşantısına müdahale etmezlerdi. İsteseler de büyük zorluklarla müdahale edebilirlerdi. Geleneksel tarım ekonomilerinde hükümet görevlilerini, polisleri, danışmanları, öğretmenleri ve doktorları besleyecek üretim fazlası pek olmazdı; bu yüzden de geniş sosyal yardım, sağlık ve eğitim sistemleri geliştirilmez ve bunlar ailelerle yerel topluluklara bırakılırdı. Nadiren de olsa yöneticiler köylülerin yaşamına daha yoğun müdahil olmaya çalıştığında (örneğin Çin’de Çin İmparatorluğu döneminde olduğu gibi), bunu aile reislerini ve toplulukların ileri gelenlerini devlet yetkililerine dönüştürerek yapabildiler.
Ulaşım ve iletişim zorlukları, uzaklarda bulunan toplulukların işine karışmayı o kadar zor hâle getiriyordu ki, çoğu krallık en temel görevleri olan vergi toplama ve otoriteye sağlama gibi işleri bile yerel topluluklara bırakabiliyordu. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu, imparatorluk çapında geniş bir polis gücü oluşturmak yerine adaletin kan davaları yoluyla tesis edilmesine izin verirdi. Eğer kuzenim birini öldürdüyse, kurbanın kardeşi de intikam amacıyla beni öldürebilirdi. İstanbul’daki sultan veya eyaletin paşası, şiddet kabul edilebilir sınırlar içinde kaldığı müddetçe bu tür çatışmalara karışmazdı.
Çin’deki Ming İmparatorluğunda (1368-1644) nüfus baojia sistemi içinde örgütlenmişti. On aile bir araya gelerek bir jia, on jia da bir bao oluşturuyordu. Bir bao’nun üyesi bir cinayet işlediğinde, diğer bao üyeleri, özellikle de bao’nun yaşlıları, suçluyu cezalandırabilirdi. Vergiler de bao üzerinden toplanıyordu ve her ailenin kazancını tespit ederek ödemeleri gereken vergi miktarını belirlemek devlet görevlilerinden ziyade yaşlı bao üyelerinin göreviydi. İmparatorluk açısından bu sistemin muazzam avantajları vardı. Binlerce gelir kontrolörü ve vergi memuru beslemek yerine, yaşlılar her bireyin ne kadar vergi verebileceğini biliyor ve gereken vergiyi imparatorluk ordusunu işe karıştırmadan toplayabiliyorlardı.
Aslında çoğu krallık ve imparatorluk, güvenlik ordusundan başka bir şey değildi. Kral genellikle capo di tutti capi’ydi ve tek yaptığı da güvenliği sağlamak için para toplamak, buna bağlı olarak da diğer suç şebekelerinin kendi koruması altındakilere zarar vermediğinden emin olmaktı, bundan başka pek bir şey yapmıyorlardı.
Aile ve topluluk yaşamı ideal olmaktan çok uzaktı. Aileler ve topluluklar kendi üyelerini modern devletler ve piyasalardan bile fazla baskı altına alabiliyordu; ayrıca iç dinamikleri genellikle gerilim ve şiddetle doluydu, ama insanların da başka şansı yoktu. 1750’de ailesini ve topluluğunu kaybetmiş birinin ölüden farkı yok sayılırdı. Ne iş ve eğitim konusunda ne de sıkıntılı zamanlarında destek görürdü. Polis, sosyal güvenlik veya zorunlu eğitim yoktu. Bu durumdaki biri hayatta kalabilmek için başka bir aile veya topluluğa katılmaya mecburdu. Evden kaçan çocuklar en fazla başka bir aileye hizmetkar olabilir, en kötü ihtimalle de orduya katılır veya genelevde çalışmak zorunda kalırdı.
* * *
Son iki yüz yılda tüm bunlar baştan aşağı değişti. Sanayi Devrimi piyasalara yeni ve muazzam olanaklar kazandırdı; devletleri yeni ulaşım ve iletişim olanaklarıyla donattı ve hükümetlere uzmanlar, öğretmenler, polisler ve sosyal hizmetlilerden oluşan bir ordu kurdu. Devletler ve piyasa öncelikle, dış müdahaleye pek sıcak bakmayan geleneksel aileler ve topluluklar tarafından yollarının kesildiğini fark etti. Aileler ve yaşlı topluluk önderleri, gençlerin milliyetçi eğitim sistemleri tarafından beyninin yıkanmasına, zorunlu askerlikle orduya alınmasına veya şehirlerde işçi olarak çalışan köksüz bireyler olmasına razı değildi.
Zamanla, devletler ve piyasalar, giderek büyüyen güçlerini kullanarak geleneksel aile ve topluluk bağlarını zayıflattı. Çatışmaları önlemek ve anlaşmazlıkları çözmek için polisleri görevlendirip olayları mahkemelere taşıdı; geleneksel köklü pazarlar yerini sürekli değişen yeni piyasalara bıraktı, ancak bu yeterli değildi. Ailenin ve topluluğun etkinliğini gerçekten kırmak için beşinci bir kola ihtiyaç vardı.
Devletler ve piyasalar insanlara reddedemeyecekleri bir teklifle geldi: “Birey olun! Ailenizden izin almadan kiminle istiyorsanız onunla evlenin. Büyüklerinize rağmen istediğiniz işi yapın. Ailenizle yemek yiyemeyecek de olsanız istediğiniz yerde yaşayın. Artık ailenize veya topluluğunuza bağımlı değilsiniz. Biz devlet ve piyasa olarak size bakacağız. Size gıda, barınma, eğitim, sağlık, sosyal haklar ve iş vereceğiz. İşsizlik maaşı, sigorta ve koruma sağlayacağız.”
Romantik literatür genellikle bireyi, piyasayla devlet arasındaki mücadeleye sıkışmış olarak anlatır. Bunun gerçeklerle hiçbir alakasız yoktur. Devlet ve piyasa bireyin anne ve babasıdır, birey onlar sayesinde hayatta kalabilir. Piyasa bize iş, sigorta ve emekli maaşı sağlar. Eğer bir meslek öğrenmek istiyorsak devletin okulları buna hazırdır, iş kurmak istiyorsak bankalar kredi verir, ev inşa etmek istersek bir inşaat şirketi evimizi yapar, banka bu kez de konut kredisi verir ve bazen bu ödemeler devlet tarafından sübvanse veya garanti edilir, şiddet baş gösterirse polis bizi korur, eğer hastalanırsak sağlık sigortası bizimle ilgilenir, aylar boyunca işsiz kalırsak sosyal güvenlik sistemi devreye girer. Eğer sürekli bakıma ihtiyacımız olursa bir hemşire bulabiliriz (genellikle dünyanın öbür ucundan gelerek, bize artık çocuklarımızdan bekleyemeyeceğimiz ilgiyi gösterir). Vergi daireleri bizi birey olarak görür ve komşumuzun vergisini ödememizi istemez, mahkemeler de bizi birey olarak görür ve akrabalarımızın işlediği suçlardan ötürü cezalandırılmayız.
Sadece yetişkin erkekler değil, kadınlar ve çocuklar da birey olarak görülürler. Tarihin büyük bölümünde, kadınlar bir ailenin veya topluluğun malı olarak görüldüler. Modern devletlerdeyse kadınlar, ailelerinden ve topluluklarından bağımsız, ekonomik ve hukuki haklara sahip bireylerdir.
Ancak bireyin özgürleşmesinin bir bedeli vardır. Pek çoğumuz güçlü aile ve topluluk bağlarını yitirdiğimize hayıflanır, devlet ve piyasa güçleri tarafından yabancılaştırıldığımız hissine kapılarak tedirgin oluruz. Devlet ve piyasa, yabancılaşmış bireylerden oluşan bir topluma, güçlü aileler ve topluluklara göre çok daha kolay müdahale edebilir. Apartmandaki komşularıyla kapıcıya ne kadar ödemeleri gerektiği konusunda bile anlaşamayanlar devletlere nasıl direnebilirler?
Devlet, piyasalar ve bireyler arasındaki meseleyi çözmek zordur. Devlet ve piyasa karşılıklı hak ve yükümlülükler konusunda anlaşamazken, bireyler de ikisinin de çok fazla talepte bulunup karşılığında çok az şey verdiğinden şikayet ederler. Çoğu durumda bireyler piyasa tarafından sömürülürken, devlet de bireyleri savunmak yerine ordusu, polisi ve bürokrasisiyle bireylere karşı piyasaları korur. Yine de, mükemmel olmasa da bu anlaşmanın bir şekilde yürümesi inanılmazdır. Sonuçta, bu anlaşma insanların nesillerdir devam eden toplumsal düzenlerini altüst etmiştir. Milyonlarca yıllık evrim, hepimizi topluluk üyesi olarak düşünmek ve yaşamak yönünde tasarlamıştır, oysa biz iki yüz yıl içinde birbirine yabancılaşmış bireyler haline geldik. Hiçbir şey kültürün akıl almaz gücünü bundan daha iyi doğrulayamaz.

* * *
Çekirdek aile modern yaşamdan tamamen silinmedi. Devlet ve piyasa aileden pek çok önemli siyasi ve ekonomik roller alırken, geriye bazı önemli duygusal roller bıraktı. Modern aile hâlâ en temel ve yakın ihtiyaçları karşılarken, devlet ve piyasa (şu ana kadar) başarısız oldu; buna rağmen aile giderek daha fazla müdahaleye maruz kalıyor. Piyasa insanların duygusal ve cinsel hayatlarını nasıl yaşayacağına bile giderek daha fazla karışıyor. Aile geleneksel olarak başlıca çöpçatanlık kurumuyken bugün duygusal ve cinsel tercihlerimizi belirleyen ve etkileyen, sonra da istediğimiz şeyi (yüklüce bir ücret karşılığında) bize sağlayan piyasadır. Eskiden gelin ve damat ailenin salonunda bir araya gelir ve para bir babadan öbürüne geçerdi. Bugünse flört kafelerde ve barlarda gerçekleşirken para da âşıklardan garsonlara geçiyor. Bundan çok daha büyük miktarda para ise kafeye girerken piyasanın ideal güzellik tanımına olabildiğince yakın olmamıza yardımcı olan moda tasarımcılarının, spor salonu yöneticilerinin, diyetisyenlerin, kozmetikçilerin ve plastik cerrahların banka hesaplarına akıyor.
Devlet de aile ilişkilerini, özellikle de çocukla ebeveynler arasındaki ilişkiyi yakından izlemeye devam ediyor. Ebeveynler çocuklarının devlet tarafından eğitilmesine izin vermek zorundalar, ayrıca çocuklarına şiddet uygulayan veya kötü davranan aileler devlet tarafından sınırlandırılabiliyor. Gerek görülürse devlet aileleri hapse bile atabilirken, çocukları da koruyucu ailelere verebiliyor. Yakın bir zamana kadar, devletin ailelerin çocuklarını dövmesini veya aşağılamasını engellemesi gerektiği fikri gülünç ve imkansız olarak görülürdü; çoğu toplumda ebeveyn otoritesi kutsaldı. Çocukların ebeveynlerine saygı gösterip itaat etmeleri en önemli değerlerken, ebeveynler neredeyse her istediklerini yapabiliyorlardı. Yeni doğan bebeklerini öldürmek, çocuklarını köle olarak satmak ve küçük kızlarını yaşlı adamlarla evlendirmek de bunlara dahildi. Bugünse ebeveyn otoritesi büyük gerileme yaşıyor ve gençler anne babalarına gitgide daha az itaat ediyorlar. Gelgelelim ebeveynler hâlâ çocuklarının yaşamlarındaki hemen her yanlıştan sorumlu tutuluyorlar.

Yuval Noah Harari
 Hayvanlardan Tanrılara – Sapiens

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here