Tomris Uyar: “Oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim”

Yaşadığım ülkede ferahlatıcı yazılar yazılabileceğine inanmıyorum. Bayağılıklar, yolsuzluklar, kırımlar her an gözümün önündeyken. Oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.

Tomris Uyar İle Dünden Bugüne

Söyleşi: Feridun Andaç

Tomris Uyar (1941), öykü edebiyatımızın en seçkin adlarından biri. İlk kitabından bu yana yüksek bir düzeyi korumayı başardı. İç dünyalarını çözümlediği kadınlar öykülerinin başlıca kişileriydi. Hem etkili, usta işi, hem de tamamıyla kendine özgü bir öykü dünyası kurdu. Yıllar içinde öykü kişileri çeşitlilik kazanırken dış dünyanın sorunlarıyla da daha içli dışlı oldu. Dil ve anlatım biçemi ve teknik becerisiyle, her kitabı ilgiyle karşılanan bir yazardır. Bu arada günlük yaşamın ayrıntılarıyla iç içe geliştirdiği deneme biçimindeki gündökümleri ve yaptığı çevirilerle de ilgi topladı. Öykü kitapları: İpek ve Bakır (1971), Ödeşmeler (19073), Dizboyu Papatyalar (1975), Yürekte Bukağı (1979), Yaz Düşleri Düş Kışlar ı (1981), Gece Gezen Kızlar (1983), Yaza Yolculuk (1986), Sekizinci Günah (1990).

Öykü üzerine yoğunca düşünen, bu bağlamda da üretken olan bir yazarsınız. 1965 ‘ten bu yana geçen süreçte öykücülüğünüzün oluşumunda, gelişiminde etkileyici yönlendirici olan kaynaklardan söz eder misiniz?

Galiba insan bir işe belli bir niyetle başlarsa o niyetten pek sapmadan ilerleyebiliyor. Beni yazmaya İten yazarlar başta hangileriyse bugün de aynı. Arada ufak değişikliklere rastlarsam çok seviniyorum. Öykü idmanı için Çehov’u okuyorum hala, yazma keyfini kazanmak için Truman Capote’yi, Katherine Mansfield’i, Türk edebiyatıyla bağımı diri tutmak için Halit Ziya’yı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, Reşat Nuri’yi, Sait Faik ile Sabahattin Ali’yi saymam zaten gerekmiyor, değil mi? Günümüz yazarları da etkiliyor beni, ama ne yazık ki en yenileri ilerde dönüp okuyacağımı sanmıyorum. Keşke yanılıyor olsam! Bu karamsarlık beni üzüyor çünkü. Ne de olsa öykücülüğü, tek tek öykücüden daha çok seviyorum.

“Zamana dayanabilmiş olanların ilgi çekiciliği daha fazla oluyor” mu demek istiyorsunuz? Yani kendilerini kanıtlayabilmiş olmaları…

Kendilerini kanıtlamış olmaları pek önemli değil de sizi başlangıçta etkileyen yazarların bağlayıcı bir yanları var. Kentler gibi. Yaşadığımız kentler ben İstanbul’dan söz ediyorum edebiyatçıyı kalkındıran mekanlar olmaktan çıktı. Bir mimariden, bir insan yüzünden, bir sokaktan etkilenme olasılığı gitgide azalıyor. Bu yüzden derinlere iniyor, geçmişe yöneliyorsunuz. Bunu nostalji anlamında söylemiyorum. Ama sizi besleyen kültür geçmişte : hem kentin geçmişinde hem de yazar ve okur olarak geçmişinizde. Bunu İster istemez görmek zorundayız.

O zaman bir arayış söz konusu. Yaratıcı kaynağa doğru yöneliş…

Durmadan içinize sondaj yapamazsınız. Hele yazmak istediğiniz birçok şeyi yazdıktan sonra… Size deneyimlerinizi başka bir ışıkta gösterecek yeni yaratıcı kaynaklar yoksa durmadan eski öyküleri yineleyecek misiniz? İstediğiniz kadar iyi yazın, hatta okur, bugün yazdığınız öyküyü on yıl öncekinden daha çok sevsin, bu sizi doyurmaz ki…

Öykü yazmaya yöneldiğinizde okurla bağınız nasıl oluşmaya başladı?

Korktuğum için önce çeviri aracılığıyla. Çeviriyi seçmemin nedeni İngilizceyi daha iyi öğrenmek değil, Türkçe’de dilimin kıvraklığını, esnekliğini sınamaktı. Öyküye daha sonra cesaret ettim.

Cesaret etmenize başka bir etki oldu mu? Bir öyküyü yazıp bitirince bunu birisiyle oturup okudunuz mu, yoksa bir dergiye mi gönderdiniz hemen?

Demin söylediğimden anlamışsınızdır. Yazarlığa profesyonel bir tavırla giriştim. Kimsenin desteğini beklemedim. Zaten kişilik yapım alttan almaya yatkın değil. İnsanları, “Bunu beğendin mi? Doğru söyle,” gibi sorularla zora koşmayı da sevmem. Ama yazdıklarımın yayımlanmaya değer olup olmadığını nesnel bir gözle değerlendirme cesaretim var. Yalnız, bitirdiğim bir öyküyü yaşamamı paylaştığım edebiyatçı bir eşle elbette paylaşırım, onun kendi ürününü benimle paylaştığı gibi. Doğal olarak, kendiliğinden.

İlk ürününüzün yayımlanması nasıl oldu?

İlk öykülerim, “Papirüs” dergisi yangınında yandı. Onları unuttum. O dönemde sizi öykü yazmaya İten dergiler vardı, öykünüzün o dergilerden birinde yayımlanmasına sevinirdiniz. Memet Fuat’ın yönettiği “Yeni Dergi”de sözgelimi. “Papirüs”ü zaten Cemal Süreya ve Ülkü Tamer’le birlikte çıkarıyorduk; Cemal Süreya sırtımın sıvazlanmasından hoşlanmadığımı bildiğinden, hiçbir kayırma söz konusu değildi. Yine de “Yeni Dergi”ye yazmayı da aksatmazdım ki, “kendi” dergisinde yazıyor demesinler.

Dergilerin bir öykücü için yararlı yanları nelerdir? Neler olmalıdır? Çünkü böyle bir süreci siz yaşadınız.

Verdiğim iki örnekten, Cemal Süreya ile Memet Fuat’tan yola çıkarsak… Amatör bir yazarsam, dergiye gönderdiğim öykünün okunacağından emin olmak isterim. Dergi yöneticisinin bana neyi neden beğenmediğini ya da beğendiğini açıklamasını yani. Kendi adıma, dünya görüşü bana uzak bir dergiye yazmam, ödenecek telif hakkı çok yüksek olsa bile. Sanat, edebiyat anlayışının tıpatıp tutmasıysa şart değil.

Yani belli bir ilgi, düzey, donanım söz konusu olmalı.

Aynı ilke, ödüller için de geçerli. Bence hiçbir yazar, düzeylerini, eğilimlerini pek bilmediği seçicilerin seçimine bırakmamalı kendini. Ancak edebiyat beğenileri size yakın seçicilerin yapıtınızı önermeleri hoşunuza gidebilir.

Dergilerin, gazetelerin düne göre öyküyü safdışı etmelerine ne diyorsunuz?

Doğrusu, ben öyküyü okurun da saf dışı ettiği kanısındayım. Bütün dünyada, dergilerin tutumuyla ilgisi yok. Okur, kalın bir romanı rahatça okuyabiliyor da ne tuhaf üç beş sayfalık bir öyküde zorlanıyor. Çünkü onun için önemli olan konu ve olay, edebiyatla doğrudan ilişkisi olmayan öğeler. Romancının kendisine yol göstermesini bekliyor, ya da kendisiyle benzer sıkıntıları yaşamış roman kişisiyle özdeşleşme hevesinde. Üç yüz sayfalık romanın en az bir bölümünü beğenebiliyor böylelikle, ama kendisinden yoğun bir edebiyat birikimi bekleyen kısa öyküde yoruluyor. “Anlayamıyorum,” diyor.

Zorlayıcı bir yanı var. O zaman, demek ki dergi ve gazetelerin öyküden uzaklaşması da kaçınılmaz bir şey!

Demek okurdan böyle bir istek gelmiyor, yoksa neden geri çevirsinler ki?

Bugünkü yazın ve yayın ortamında öykücünün, öykünün durumu nedir? Öykü ve öykücü nerelerdedir?

Çok zor bir soru. Bildikleri gibi yazmayı sürdüren tutarlı öykücüler var günümüzde. Roman da yazıyorlar beni dışta tutarsak. Gelgelelim romanlarıyla sivrilen, ilgi çeken genç yazarların öyküye yüz vermediklerini görüyoruz. Kurguları dağınık, gereksiz ayrıntılarla dolu bu roman-metinler, lafcambazlığının öykü sanatına uygun olmadığını gösteriyor. Cem Atbaşoğlu, Mehmet Zaman Saçlıoğlu öyküde umut veren adlar.

Hemen araya girerek, başka bir şey sormak istiyorum burada; bir de dergilerde okurun karşısına çıkmayan bir yazar kuşağı oluştu. Yani okur karşısında kendisini sınamadan, denemeden kitapla ortaya çıkanlar. Hiçbiryerde bir öyküsü, bir ürünü yayımlanmayan birisi bir öykü kitabıyla okurun karşısına çıkıyor. Bence, bu, bir yazar için olumlanacak bir şey değil! Siz bir dönem yirmi otuz öykü yazdınız. Kitap yapacaksınız. Burada elbette ki seçmeci davranırsınız. Okur karşınızda kendi deneme sürecinizi yansıtan ürünlerinizi bu kitaba koyamazsınız ya da değiştirirsiniz, gelen eleştirileri dikkate alırsınız, vb. Ama, şimdi bakıyorsunuz; yazdığı on öyküyü hemence kitap yapıp okur karşısına çıkıyor bu “yeni öykücü tipi”. Burada da bir düzey düşüşü söz konusu. Ne diyorsunuz?

Düzey yalnızca bu yüzden değil, bir an önce ünlenme tutkusundan ötürü de düşüyor o ün neye yarayacaksa! Dergilerin yararı bu noktada beliriyor. Elinizin altındaki kağıtta tertemiz yazılı duran öykü, mizanpajdan da mizansenden de yoksundur. Oysa dergide yayımlandığında, öbür imzalar, fotoğraflar, desenler eşliğinde gördüğünüzde yüzleşirsiniz onunla, nereye oturduğunu kavrarsınız. Yayımlanmamış öykülerden kitap derlemek safdilce ya da kaçak bir çaba. Önce kendi adınıza.

Yeni öykücülerde gözlediğim biryan da şu : önceki dönem öykücülerle, birçoğunun pek alışverişi / hesaplaşması yok. Çehov’ u okuduğunuzda, onu eleştirel bir gözle okuyup ondan neyi alıp almayacağınıza karar verebilirsiniz. Bir yanıyla hazırlayıcı /yetiştirici bir yanı var. Ben bu etkinin, bu tür bir okumanın öykücüye yararı olduğuna inanıyorum. Ama bu dönem öykücülerde bunu pek göremiyoruz. Belki de bir öyküde hiç olmaması gereken birçok öğenin üst üste gelmesi de bundan. Ayrıca işin teknik yanını bilememe. Öykücülüğü önce bir zanaat gibi almalı, bir usta çırak ilişkisi gibi. Bir yetenek de olsa, sonuçta sezgilerle yazılmıyor her şey. Yazarsınız bir iki tane, üçüncüsü çıkmaz. Sürekliliğini sağlayamazsınız.

Yeni yazarlarda bir yaşama ve yazma telaşı gördüğümü söyleyebilirim. Şiir bu telaşı kaldırabilir de öykünün kaldırabileceğini sanmıyorum. Kısa öykünün çarpıcı olması bir kural sayılagelmiş, ama bu kuralı dile getiren E. A. Poe bile her sayfada okura üçleş yumruk indirilmesi gerektiğini önermemiş, “bir etki bütünlüğünden” söz etmiş. Perihan Mağden’in Haberci Çocuk Cinayetleri gerçekten güzel öykülerden oluşuyordu, ama groteskliğe bel bağladığından bana ilerisi için fazla bir umut vermedi. Öykü yazarının serüvenlerini merak etmiyorum, serüvenlerinden ne damıttığını merak ediyorum. Yine de bütün eleştirilerinize katıldığımı sanmayın. Ara sıra haksızlık ettiğinizi kendimden biliyorum.

”Düşün” dergisine Ölü Ozanlar Derneği adlı film üstüne yazmıştım. Film, “Bir yazar kimin için yazar?” sorusunu gündeme getiriyordu. Demin sözünü ettiğim telaş, sağlar için yazmaktan kaynaklanıyor. Oysa ben bir öykü yazdığımda, “Kafka şurasını beğenir miydi? Çehov bundan hoşlanır mıydı?” diye düşünürüm, bir sürü meslektaşım da öyle düşünür, eminim.

O zaman ortaya şu çıkıyor; bir öykücünün kendine özgü bir dünyasının olması gerekiyor. Ama bu da öyle birdenbire oluşan bir şey değil elbette. Şimdi, sizin öykü dünyanızı çevreleyenlere gelelim. Bir öykü sizde nasıl oluşuyor?

Bazen bir insan sesi, bir konuşma tarzı oluyor. Yalnız lehçe falan değil: Öykü kişisinin cümleleri nasıl kurduğu, ya da çocuğuyla, sevgilisiyle konuşurkenki sesi, giyiminde seçtiği renkler, davranışları. Okura, “Ben de buna benzer bir şey yaşamıştım,” dedirtecek bir doku. “Güneşli Bir Gün” öyküsünde sözgelimi, çocuğa indirilen şamar. Gerçeği süslemektense dokuyu hazırlayıp sonucu okura bırakmaktan yanayım.

Yaza Yolculuk’taki “Gülümsemeyi Unutma ” öykünüzü hatırlıyorum şimdi. Paris’te geçiyor. Bir rastlantıydı belki, Paris’te bir otel odasında okumuş olmam. Sonra hemence dışarı çıkıp, “dünyayı aracısız görebilme” duyguma serdümenlik ettiği için, Lüksemburg

Bahçeleri ‘ne değin yürümüştüm St. Germain den. Ve dönüşte yağmur yağıyordu. Bu öyküde sevgi, dostluk, bağlanma, daha birçok şey vardı beni sarsan… Sonraları yine okudum o öyküyü. Beni etkileyenin salt o atmosferde okumuş olmak olmadığını gördüm.

Sizin öykünüzün çekim odağı, bağlayıcı, etkileyici olan yanı da bu. Okurda birçok çağrışım yaratabiliyor, içine çekebiliyor.

Öyküde birçok biçimleri denediniz. Değişik kaynaklara da yöneldiniz. Bugün “Tomris Uyar Öyküsü” denildiğinde, farklılaşma boyutları hemence öne çıkıyor. Biryanıyla geleneksel, diğer yanıyla da çağdaş anlatı öğelerine uzanan bir öykü evreni kurdunuz, pek ve Bakır dan Otuzların Kadınına geldiğiniz çizgide, öykücülüğünüzün bu evrilme noktaları üzerine neler söyleyebilirsiniz? Sizi sürekli bir değişime, yenileşmeye iten neydi?

Huyumdan olsa gerek. Aynı yemeği bile aynı şekilde iki kere pişiremem. Anında yaratmayı severim. Satranç oynar gibi ama. Yoksa karşınızdaki okuru bayatlamış tekniğinize çağırmış olursunuz; kazansa bir türlü, kaybetse bir türlü… Kullanacağım tekniğin günce ya da mektup formu mu, iç monolog mu, çağrışım yöntemi mi olduğunu, düşündüğüm öyküye hangisinin yaraşacağını uzun uzun tasarlarım. O kadarına ki patlıcan salatası konusunda basit bir soru soran konuğuma yaratacağım öykü kişisinin ağzından, o doğrultuda yanıt yetiştirebilirim. Ama kısa süren bir dönemdir bu, kusursuzluğa ulaşmak adına kafamdakilerin uçup gitmesine göz yummam.

Peki Tomris Uyar, genç bir öykücü adayına ilk sözünüz ne olurdu?

Ölmüş ustalarla bağlantıyı koparmaması, etki altında kalırım kolaylığına kaçıp kitap okumaktan kaçınmaması.

Bir de herhalde dergilerle ilişkisi, aynı alanda kimlerin ne yazdığına dönüp bakması gerekir.

Tabii yaşıtı yazarları okuması da gerekiyor. Kendini dünyaya harika bir çocuk gibi düşmüş saymaması için.

Gündökümü’lerinda bakan, gören, soran, sorgulayan biri olarak yazar kimliğiniz öne çıkıyor. Hayata bakışınızı aracısız yansıtıyor her bir tümceniz. Bu yöneliminizden, gündökümlerinizden söz edelim. Sizin düşün dünyanızı bir anlamda yansıtan günlükler bunlar. Ama bir sorumluluk duygusu da getiriyor her biri. Sizi buna yönelten neydi?

Gündökümleri sıkı öykü disiplininden kaçma fırsatı verdi bana tatil gibi bir şey. Ama onlarda da bir başka özdenetim şarttı. Okuru ilgilendirebilecek günleri seçmek sözgelimi.

Bu yazılarda olsun, Tanışma Anları’nda olsun, düşünce boyutu var. O yanınız belirgin biçimde ortaya çıkıyor. Bu da, günümüz yazarının en önemli eksiği, bence. Bir gündökümünde şöyle diyorsunuz: “Yazarlarımızın çoğu düşünce yazısı yazmıyorlar. Zamanlarını soru yanıtlayarak harcıyor, yalnızca kendi ürünlerinin hangi koşullarda ne amaçla üretildiğini sayıp dökerek bir anlamda abesle iştigal ediyorlar. Söyleşilerde önyargıya dayalı bir övgü kampanyasının izleri, bir sahtelik seziliyor hemen. Oysa bir yazar, yetkin bir yazarsa, yaptığına inanır; eleştirmenden beklediği, övgü ya da onay değil, tartışmadır.” (Günlerin Tortusu, s. 150) Bu anlamda öykücü Tomris Uyarda bu yazıları yazan Tomris Uyar arasında bir itişme var. Çok sadık okurunuz sizin dünyanızı burada bulduğundan belki çok hoşnuttur. Ki, buluyor da aslında. Hatta birçok öykünün uç verdiği yerleri de sezip çıkarabiliyor. Gönül istiyor ki, biraz daha yoğun yazılar çıksın. Yani günceyi de aşan. O sıkıntıyı, o acıyı duyan yanınızı burada görüyoruz. Onu daha aşıp daha ferahlatan yazılar… Ne dersiniz?

Yaşadığım ülkede ferahlatıcı yazılar yazılabileceğine inanmıyorum. Bayağılıklar, yolsuzluklar, kırımlar her an gözümün önündeyken. Oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Nietzsche: Kadınlar genellikle önemli kişileri kendilerine ait olmasını istedikleri için severler

Kapat