Fransızların Cezayir’i İşgali ve Cezayir Halkının Bağımsızlık Savaşı – Borisoviç Lutskiy

18. yüzyıl sonunda, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bir bölge olmaya devam eden Cezayir, bariz bir gerileyişle boğuşmaktaydı. Ekonomik gelişme oldukça düşük seviyelerdeydi. Nüfusun büyük çoğunluğu temel olarak göçebe sığır yetiştiriciliği ile iştigal oluyordu.

Yalnızca vadi ve vahalarda yaşayanlar tarım yapabiliyordu. Bunlar da, arpa, buğday, zeytin ve hurma ağacı ekiyorlardı. Zanaatkarları ve ticaretiyle bilinen birkaç kasaba vardı.

Yerli Cezayir halkı Araplardan ve Cezayirlilerden mürekkepti. Kent sakinleri ve birkaç yerleşik bölge haricinde bütün nüfusun klan ve kabileler halinde yaşadığı söylenebilirdi. En yaygın toprak sahipliği biçimi, komünal toprak sahipliğiydi. Göçebe bölgelerinde toprak klanlara aitti ve yerleşik bölgelerde ise köy komünlerine. Bazı bölgelerde, klanların bölündüğü büyük aileler dahilinde, toprağın kolektif sürülmesi ve hasadın toplanması, ortak tüketimle birlikte geçerliliğini koruyordu.

Cezayir’deki feodal sistem ülkenin sosyal olarak ilerlemesini ciddi anlamda engellemişti. Cezayir’deki komünal toprakların haricinde, devlet, khabus (vakıf) arazileri ve özel mülkler de bulunmaktaydı. Bu sonuncusu, khammas’ları sömüren, köleleştiren ve göçebeleri ve özgür çiftçileri soyup bozguna çeviren feodal beylerin şahsi mülkleriydi. Cezayir’i yöneten yeniçeri liderleri çeşitli kabileler arasına nefret tohumları ekiyorlardı. Klanlar, kabileler ve feodal beyler arasındaki yıkıcı kavgaların yarattığı avantajla, yeniçeriler Cezayir üzerindeki egemenliklerini sürdürüyorlardı. Bazı kabilelere özel ayrıcalıklar bağışlamışlardı. Mahzen olarak bilinen bu kabileler, vergilerden muaf olabilmek için, Türklere vergileri toplamak ve askerî hizmetler sunmak hususlarında yardımda bulunuyordu. Birçok şeyh ve kabile reisi miras yoluyla mutlak iktidara konmuştu.

Türklerin ve yerel feodal beylerin boyunduruğu, genel olarak bedevilerin yer aldığı, kaçınılmaz olarak dinî motiflere bürünen halk hareketlerine neden oluyordu. Bu hareketler, kabile kitleleriyle yakından bağlantılı olan dinsel birlikler tarafından yönetiliyordu. Halk isyanlarının başında yer alan lider “Murabıt”lar sonradan kendileri de birer despot feodale dönüşüyordu. Dinsel birlikler Türklere karşı yorulmak bilmeden mücadele sürdürdüler ve halk üzerinde ciddi etkilere neden oldular. Bu birliklerin en önemlileri Kadiriye ve Rahmaniye’ydı.

Cezayir’in Fransa Tarafından İşgali

Kuzey Afrika’daki en zayıf halka olarak Cezayir, Mağrip’te Fransız işgalinin ilk kurbanı olacaktı. Aynı zamanda bu, kapitalist gelişiminin tekelci öncesi evresinde yer alan Arap ülkelerine dönük gerçekleşen ilk sömürgeci işgaldi. Fransa’nın, Cezayir’i işgal etme planları ünlü “sinek savar fırlatma olayından” çok önce olgunlaşmıştı. Zaten I. Napolyon Cezayir’i, Fransa’nın endüstriyel devriminde zorunlu bir dış pazar olarak görüyordu. I. Alexander ile Tilzit’te (1807) ve Erfurt’ta (1808) yaptığı görüşmelerde, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması söz konusu edildiğinde, Napolyon, Cezayir’i gelecekteki toprakları arasında saymaktan geri durmayacaktı. 1808 yılında ülkenin işgali için hazırlıklar yapılırken, askerî mühendis Binbaşı Buten’i topografik bir araştırma yapmak ve sefer planları hazırlaması için Tunus ve Cezayir’e yolladı. İspanya yenilgisine ve Rusya’nın, Napolyon’un planlarını hayata geçirmesini engellemesine rağmen, Buten’in materyalleri 1830 seferi hazırlıklarında oldukça yararlı olacaktı.

X. Charles, Burbon monarşisinin son günlerinde Napolyon’un planlarını tekrardan hatırlamıştı. Yeni pazarlar için duyulan açgözlülük, zamanının resmî belgelerinde naiplik olarak geçen Cezayir’in işgal edilmesinin birincil sebebiydi. Büyük Devrim sırasında topraklarını yitiren Fransız toprak sahiplerinin yeni araziler edinme isteğinin bu planda hiçbir yeri yoktu denilebilir. Cezayir’in fethiyle Burbonlar, sendelemekte olan tahtlarını güçlendirme umudunu taşıyorlardı. X. Charles ve Başbakan Polignac, bu askerî maceranın milliyetçi bir his dalgasını kışkırtacağını ve bunun da devrimi erteleyeceğini hesaplıyorlardı. Çarlık Rusya Burbon monarşisinin bu saldırgan planlarını destekliyordu. İngiltere itiraz etse bile kararlı bir muhalefet yapmıyordu.

Fransa, Cezayir macerası için bir propaganda bahanesi olarak, “korsanlık ve Cezayir’deki mahkûmların acıları” sorunsalını olduğu kadar dey (Cezayir Valisi –çev.) hükümetinin mali hesaplarını da ortaya attı. Fakat 18. yüzyıldan beri ve özellikle de Avrupa ve Amerika filolarının 19. yüzyıl başlarındaki cezalandırıcı seferlerinden sonra, Mağrip korsanlığının yok olmaya yüz tuttuğunu ve uzun zamandır Cezayir yönetici kliği için kârlı bir uğraş olmaktan çıktığını hatırlatmakta fayda var. Cezayirlilerin Aix-la-Chapelle kongresinin kararına karşı çıkmaları, Fransa’nın dey yönetimini korsanların koruyucusu olarak damgalamasına fırsat tanımıştı.

Mali hesaplar meselesi de aynı derecede uydurma bir meseleydi. Devrim zamanında dey, o zamanlar ablukada olan Fransa’ya buğday, tuzlanmış sığır eti ve deri göndermişti. Ayrıca, İtalya ve Mısır seferleri sırasında Bonapart’ın ordusuna takviye sağlamıştı. Bunların büyük çoğunluğu borç olarak verilmişti fakat dey geriye hiçbir şey alamamıştı. Borçların geri ödenmesi üzerine yapılan anlaşmanın ve karşılıklı iddiaların Cezayirli Yahudi tüccarlar, Bakri ve Busnach’ın aracılığıyla sonuçlanması dey’i memnun etmemişti. Fransızların kendisini aldattığını ve Cezayir hazinesini milyonlarca frank dolandırdığını düşünüyordu. Borçlar üzerine süren tartışmalar yıllar boyunca sürecek ve dey ve adamlarını sinirlendirecekti. Bunun yanı sıra, dey’in resmen yasaklamasına rağmen Fransızların güçlendirmeye başladığı La Calle kalesinde bir anlaşmazlık baş göstermişti.

Anlaşmazlıklar Cezayir konsolosu Pierre Deval tarafından oldukça derinleştirildi. Bir Fransız tarihçisine göre Deval, Cezayir’de şüpheli bir itibara sahipti ve ahlaksız, ilkesiz bir entrikacı olarak addediliyordu. Para anlaşmazlığında da kirli ve provokatif bir rol icra etmişti. Deval, dey’e komplo kurmuş, yalan söylemiş ve ondan zorla rüşvet almıştı. 29 Nisan 1827’nin sıcak sabahında sayısız dalaşmalarından birinde Deval, dey’e ağır bir şekilde hakaret etmiş ve dey de kızgınlıkla Deval’a sinek-kovucusuyla vurmuştu.

Bu tam olarak Fransa’nın beklediği bahaneydi. Cezayir’le tüm ilişkilerini kopardı ve Cezayir kıyılarını ablukaya aldı. İlk başta Mısırlılar vasıtasıyla hareket etmeyi düşündü. 1829’da Mehmet Ali ve Doğu’daki bir Fransız müttefiki Cezayir’e saldırmaya karar kıldı, fakat daha sonra sunulan ödüllerin yetersizliğinden ötürü, Fransızlarla anlaşmayı reddetti.

Bu durumda Polignac hükümeti ve X. Charles bağımsız olarak hareket etme kararı verdiler. 14 Haziran 1830’da, General de Bourmont komutasındaki 37.000 kişilik Fransız kuvvetleri Sidi Ferruh karaya çıktı (Başkent Cezayir’in 23 km batısı). 23 Temmuz 1830’da dey sürgüne gönderildi, yeniçeriler Türkiye’ye döndü, Cezayir hazinesi düşman tarafından yağmalanmış (yaklaşık 48.000.000 frank) ve Cezayirlilerin evleri, tarlaları ve mülkleri zorla zapt edilmişti. İki hafta sonra, Paris’te bir devrim meydana gelmiş ve X. Charles’ın sallantıdaki tahtı alaşağı edilmişti. General de Bourmont, Burbonları kurtarmak için birliklerini göndermeye çalıştı, fakat askerlerinin direnişiyle karşılaştı. Sonra da ordusunu terk edip Portekiz’e kaçtı.

Louis Philippe de Orleans’in Temmuz monarşisi, Burbonların Cezayir mirasını devraldı ve kısa süren bir tereddütten sonra Fransa’nın yeni yöneticilerinin kendi çıkarları –“para kesesi” şövalyeleri ve kolay kazanç– için savaşa devam kararı aldı. 1834’te “Afrika Komisyonu’nun” salık vermesiyle, Louis Philippe Cezayir’in ilhakını resmen ilan etti ve bir genel vali yönetimi altında “Kuzey Afrika’daki Fransız toprakları”nın sivil yönetimini oluşturdu. Bu zamandan sonra Fransa başkent Cezayir’in yalnızca kıyı kasabaları Oran, Arzeu ve Bougie olduğu gibi Cezayir Sahel’ini ve Mediye’yi işgal etti. Ülkenin geri kalan kesimi Fransız otoritesine boyun eğmedi.

Bağımsızlık Savaşı. Abdülkadir

Başkent Cezayir’i ele geçiren Bourmont raporunda kibirli bir şekilde şunları yazıyordu: “Tüm krallık tek bir kurşun dahi atmadan on beş gün içinde bize teslim olacak”. Fakat yanıldığını görecekti. Fransızlar, Cezayir’i ancak 40 yıllık bir kanlı savaşın ardından zapt edebilecekti. Kısa bir süre sonra başkentin düşüşünün haberi ülke çapında yayılır yayılmaz kabileler düşman ordusuna karşı ayaklandı. Cezayirliler, yakılmış tarla taktiğini kullanıyordu ve kendi ikmal hatlarına bağlı kalan Fransız birlikleri zor durumda kalıyordu. Fransız ordusunun gasp ve yağmaları, halkı saldırganları geri püskürtmek üzere birleştirmişti. Cezayir’in batı yakasında hareket, ulusal kahraman Abdülkadir tarafından ve doğuda da İstanbul’un uç beyi Ahmet tarafından yönetiliyordu. Abdülkadir 1808 yılında Kadiriye Muhyeddin ailesinde dünyaya gelmişti. Babası, bir tarikatın başındaydı ve uzun süreler Türk fütuhatçılarına sonra da Fransız işgalci güçlerine karşı savaşmıştı. Abdülkadir dinî eğitimini Fransız işgalinden önce tamamlamış ve Mekke’ye hac ziyareti için uğramıştı, Bağdat’ı görmüş ve daha sonra Mehmet Ali’nin reformlarından etkilendiği Mısır’ı gezmişti.

Abdülkadir sıradan bir murabıt değildi. Her şeyden önce cesur bir asker, yetenekli bir binici, iyi bir nişancı ve marifetli bir generaldi. Beliğ bir hatip ve şair ve zeki bir örgütçüydü. 1832’de işgal güçlerine karşı savaşan kabileler Abdülkadir’i kendi lideri olarak seçti. Feodal ve kabilesel ihtilaflarla savaşmak, sonu olmayan kavgaları bastırmak ve tüm nüfusu, ülkenin bağımsızlığını savunmak gibi genel bir hedef etrafında birleştirmek gibi zorlu bir görevle baş başa kalmıştı. Halka yakınlığından ve halkın umutlarının sembolü olduğundan Abdülkadir, bu sonuca varana kadar ilerlemişti. Batı Cezayir kabilelerinin komutasını eline aldığında, bilinen gerilla savaş taktiklerini kullanarak Fransız birliklerine amansız darbeler vurdu. Birçok yenilgiden zarar gören ve şansı yaver gitmeyen Fransızlar nihayet müzakere istemiş ve Şubat 1834’te Desmichel Anlaşması’nı imzalamışlardı. Abdülkadir, kendi birliklerini yeniden toparlamak ve işgalcilere karşı savaşta güç kazanmak için bir barış dönemine acilen ihtiyaç duyduğundan, Fransızların teklifini memnuniyetle kabul etmişti. Bunun yanı sıra anlaşma, üç kıyı kasabası hariç olmak üzere tüm batı Cezayir’i, “iman edenlerin hükümdarı” (emir el-mu’minen) unvanını benimseyen Abdülkadir’in egemenliğindeki Arap devletinin bölgesi olarak tanıyordu.

Büyük bir devletin hükümdarı olarak Abdülkadir oldukça mütevazı bir hayat sürdürüyordu. Sade yemekler yiyor, yalnızca su içiyor, süs kullanmıyor, göçebe geleneklerine sadık kalarak çadırda yaşıyordu. Tek sahip olduğu küçük bir koyun sürüsü ve bir çift öküzle sürülen bir toprak parçasıydı. Tek zenginliği ise mükemmel kütüphanesiydi. Cezayir kabileleri tarafından hazinesine ödenen tek bir kuruşu dahi kendi kişisel ihtiyaçları için kullanmamıştı.

En çok ilgilendiği düşmana karşı temel silahı olan orduydu. Kabilelerin oluşturduğu düzensiz birliklerden hariç, ki 70.000 kişiye tekabül ediyordu, Abdülkadir 10.000 kişiden oluşan düzenli bir ordu oluşturdu. Askeriye ağası (Ağa el-askerî) başlarında sırasıyla ağa, sail ya da reis es-saf’ın bulunduğu binlere (tabur), yüzlere (bölük) ve müfrezelere bölünmüş düzenli ordunun yönetimiyle görevlendirildi. Abdülkadir’in topçu birliği 36 parçayla numaralanmıştı (gerçek şu ki yalnızca on ikisi kulanıma uygundu). Abdülkadir Fas ve Tunus’tan düzenli orduyu eğitmesi ve düzenlemesi için hocalar getirtiyordu. Birçok Avrupalı öğretmen de, özellikle Fransız, vardı. Bunların yanı sıra Abdülkadir birliklerini donatmak için Fas’tan kayda değer yardımlar aldı. Kendisine silah ve para sağlayan Fas Sultanı’yla aralarında sıkı bağlar gelişmişti. Abdülkadir kışlalar, kaleler, bir dökümhane, iki barut imalathanesi ve dokuma imalathanesi inşa etmişti.

Abdülkadir ordusunun geçimi ve askerî inşa için gerekli parayı kazanmak için, geleneksel olduğu kadar, yeni sıra dışı yöntemleri de kullanıyordu. Her sığır başına öşür, zekat ve kendi tebaasından olağandışı vergiler topluyordu. Bundan başka, Fas Sultanı’nın yardımlarını ve devlet arazilerinden ve tekellerinden gelen gelirleri de kullandı. Ayrıca, Fransızlara boyun eğmiş ya da harekete katılmayı reddetmiş düşman kabilelere düzenledikleri saldırılar ile ele geçirdikleri mallarla hazinesini dolduruyordu.

Abdülkadir, ordusunun temel kütlesini oluşturan Müslüman din adamları ve bedeviler arasında destek bulmuştu. Sosyal yapı erken feodal olarak karakterize edilebilirdi. Feodal üretim biçimi içinde ilkel komünal sistemin güçlü kalıntılarına da rastlanıyordu. Abdülkadir yine de, feodal baskının azaltılması gerektiğinin ve feodal tiranlığın önünü kesecek reformların sürdürülmesi gerektiğinin farkındaydı. Cezayir’i halefler ve vekillerle, başlarında merkezi iktidarın olduğu dokuz bölgeye böldüğü yönetimsel bir reformu hayata geçirmişti. Ordugahların satılmasını yasakladı, kamu mallarının zimmete geçirilmesine karşı mücadele etti ve feodal beyler ile kabile şeflerinin tiranlığına karşı göçebeleri ve köylüleri korumaya çalıştı.

Abdülkadir, Cezayir’de feodal ilişkileri bertaraf edemezdi, ki kendisini buna da adayamazdı. Fakat yine de feodal beylerin mutlak yönetiminin önünü kesmiş ve bu yüzden de onların nefretini üzerine çekmişti. Öfkeyle “çobanların ve murabıtların zamanı geldi” diye söyleniyorlardı. Hatta Doğu Cezayir’in feodal liderleri ona uymayı reddetmişti. Beyleri Ahmet’in altında, Abdülkadir’den ayrı olarak Fransızlarla savaşıyorlardı. Feodal kabile beyleri ve Sahra vahası şeyhleri de ona uymuyordu. Murabıtları genellikle kendi vekili olarak tahsis ediyor ve feodal beylere nadiren vazifeler veriyordu. Abdülkadir’le işbirliği yapan feodal beylerin bile onu Fransızlara teslim etmeye hazır olduğu söylenebilirdi. Çıkarları, hırsları ve kendi menfaatleri ülkelerinden önce geliyordu. Vatan hainliği ve feodal beylerin isyanları Abdülkadir’in kurduğu devleti, Fransız generallerin kuşkulu başarılarından daha çok yıpratıyordu.

1835’te, aralarındaki anlaşmayı haince ihlal eden Fransız generaller Abdülkadir’in bölgesini işgal etmişti. Barışçıl ara sona ermişti. İki yıllık şiddetli ve kısır savaşın ardından Fransa, Abdülkadir’le yeni bir anlaşma yapmaya razı olmuştu. Anlaşma, 30 Mayıs 1837’de Tafna’da imzalandı. Fakat bu kez Fransa, Abdülkadir’in iktidarını yalnızca Batı’da değil Cezayir’in merkezinde de tanımak zorunda kaldı. Bu şekliyle anlaşmak zorundaydılar, böylece bütün çabalarını, Fransız karşıtı muhalefetin ikinci merkezi olan Konstantin’e karşı bir mücadeleye harcamak için yoğunlaşabilirlerdi.

Konstantin’in Zaptı. Abdülkadir’e Karşı Yeni Bir Savaş

1836 kışında Fransızlar, Konstantin’i ele geçirmek için girişimde bulundu, fakat Araplar tarafından geri püskürtüldüler ve 1.000 kayı vererek geri çekilmek zorunda kaldılar. Abdülkadir’le barış anlaşması imzaladıktan ve tarafsızlık teminatından bir yıl sonra, Fransızlar bütün güçleriyle Konstantin’e saldırdı. Ekim 1837’de, kayaların üzerine kurulu ve ulaşılmaz gibi görünen şehri ele geçirmeyi başardılar. Halk oldukça sert bir direniş gösterdi. Şehrin her köşesinde, dar sokaklarında ve her damında bir savaş yaşanıyordu. Sonunda Ahmet Bey ülkenin içlerine, direnişin yer yer devam ettiği uzak dağlara çekilmek zorunda kaldı.

Konstantin’in ve Cezayir’in doğusunun zaptını, sömürgeci yağmacılığın barbarlığı takip etmişti. Fransızlar, mağlupların topraklarını ve mülklerini ele geçirmişti, bu da yeni bir rahatsızlığın ortaya çıkmasına sebebiyet vermişti. Doğu Cezayir kabileleri düşmana karşı bir gerilla savaşı başlatacaktı. Bu sayede Abdülkadir’in liderliğini de kabullenip ondan Konstantin’e vekil göndermesini talep etmişlerdi. Bu bağlamda Fransızlar, Abdülkadir’i 1839 Anlaşması’nı ihlal etmekle suçlamış ve ona karşı yeni bir savaşa girişmişlerdi. Abdülkadir’e gelince, o da Fransa’ya karşı yıllarca sürecek kutsal bir savaş ilan etmişti.

1839 yılı itibariyle Fransa Cezayir’de 70.000 asker bulunduruyor ve gitgide takviye yapıyordu. Fransız askerlerinin binlercesi hastalıktan, dayanılmaz sıcaklardan, metan gazından ve açlıktan öldü ve bitmez bir savaşa saplandı. Fakat yine de Fransız ordusu büyümeye devam ediyordu. 1837’de 42.000 kişiyken, 1844’te bu rakam 90.000’e çıkmıştı. Bu rakam, Abdülkadir’in ordusunun iki katı kadardı ve Arapların hayal dahi edemeyecekleri silahlarla donatılmışlardı. Bu orduya karşı Abdülkadir, ancak güçlerinin moral üstünlüğü ve usta gerilla taktikleri sayesinde karşı koyabilirdi. Bir Fransız mareşaline “Ordunuz saldırdıkça biz geri çekileceğiz” diye yazacaktı. “Kaçmaya zorlandığımızda da, geri döneceğiz. Gerekli gördüğümüz zaman savaşacağız. Korkak olmadığımızı siz de çok iyi biliyorsunuz. Fakat ordunuza kendimizi sunacak kadar da aptal değiliz. Ordunuzu takatten düşürecek, eziyet çektirecek ve parça parça yok edeceğiz, geri kalanını da iklim halledecektir.” Abdülkadir bu taktikleri uygulayarak yıllarca sürecek istikrarlı bir direniş sergileyebilecekti.

Fransız generallerinden Marshall Bugeaud, işgal ordusu komutanı olmuştu. Fransa’nın birer vassalı haline gelen ve ülkenin en geri bölgelerine vekil olarak atanan Cezayir feodal beylerine rüşvet veriyordu. Abdülkadir’e karşı savaşta Bugeaud, yeni hareketli kıtalar taktiğini benimsemişti. Batı hattı boyunca eş zamanlı hareket eden, her biri kendi bölgesinde birleşen dokuz ila on iki kıta belirlemiş ve Abdülkadir’in cephaneliklerinin ve üslerinin olduğu kaleleri ve kasabaları ele geçirmişti. Durum şimdi “orduların çarpışmasından ziyade karşılıklı gerilla savaşına” dönmüştü. Savaş ve saldırılar yıllarca sürüncemede kalacaktı. Fransızlar, Cezayirlileri yıldırmak ve Abdülkadir’in yanında yer alan kabileleri toptan imha etmek için en barbar yöntemlere başvurmaktan çekinmiyordu. Sefere katılanların şahitliğine göre, Fransızlar tutsakların kulaklarını kesiyordu ve Arapların kadınlarına, çocuklarına ve sürülerine el koyuyordu. Kadın esirleri atlarla değişiyor ve onları hayvanlar gibi açık arttırmayla satıyordu. “Bir tutsağın başını kamu önünde kesmenin onlar için hiçbir önemi yoktu, yeter ki Araplar kendi otoritelerine saygı duysun” diye yazmıştı o döneme tanıklık eden biri.

Barbarca savaşlar, kabile içi kavgalar ve birçok feodal beyin vatan haini eylemleri Abdülkadir’in Cezayir’den ihracıyla ve bölgesinin de dört yıllık bir savaşın ardından Fransızlar tarafından ilhakıyla sonuçlandı. Fakat Abdülkadir yine de pes etmedi. 1844’te imanlı bir grup takipçisiyle kendisine yıllarca yardımda bulunmuş Fas’a sığındı ve yeni savaşlar için hazırlıklara başladı.

Borisoviç Lutskiy
Arap Ülkelerinin Yakın Tarihi
(16. Yüzyıldan 20. Yüzyıla) Orjinal isim: Modern History of the Arab Countries

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Mina Urgan: Uzun yaşamanın bir felaketi sevdiklerinizin ölümünü görmekse, öteki yalnızlıktır

Yalnızlıkların en kötüsü, başkalarının arasında çekilen yalnızlıktır bence. Kaldı ki, insanları seven ihtiyarlar, onları fiilen görmeseler bile, düşünceleri ve duygularıyla...

Kapat