Alamut Bahçeleri, Hasan Sabbah ve İsmaili Fidaileri Üzerine Birkaç Söz – İsmail Kaygusuz

Alamut İsmaililerin tarihi çirkin bir biçimde sunulduğundan hep yanlış anlaşıldı. Yazık ki, Alamut çağı hakkında, hemen hemen hiç gerçek İsmaili kaynağına sahip olmayışımız çok üzücü bir durumdur. Günümüze kalan kaynakların çoğu, aldatıcı ve bölük pörçük söylenti bilgileri temel alan saldırgan kamplardan bize ulaşmıştır. Onların, içsel gerçekliği kanıtlamayı denemeksizin sadece görünüşteki yüzeysel değerler üzerinden alınmış bilgiler olduğu gözüküyor. Oysaki tarihin, bir masaldan ve bir hikayeden farklı olarak, ayrıca ispatlanması gerekir. Örneğin İsmailileri anlatan en eski kaynaklardan biri, fakat çok acımasız bir İsmaili karşıtı olan Cuveyni‟nin tarihidir. Gerçek İsmaili inanç ve geleneklerini çarpıtmaktan sorumlu olan odur.

Ne yazık ki, bilim adamları Cuveyni tarafından uydurulmuş tasarlanmış hikâyeleri, onun İsmaililere karşı düşmanca davranışını yakından incelemeksizin izliyorlar. W.İvanow (1886-1970) Alamut and Lamasar [1] kitabında, “Cuveyni‟nin söyledikleriyle tam anlamıyla tatmin olup, son derece cahilliklerini gösteren bilginler vardır” diye yazmaktadır.
İsmaililer hakkındaki iddialardan biri, kendini kurban eden savaşçılar olan fidai‟lerin özelliğidir; onların hançerleriyle terörizmi yaydıkları konuşulmakta ve Haçlılar döneminin Batılı otoriteleri tarafından “Suikastçılar/katiller (Assassins)” diye adlandırmışlardı. Onlar asıl olarak Suriyeli İsmaililere bu adı veriyorlardı. Daha sonra deyim, Arupalı gezginler ve kronikçiler tarafından İran İsmailileri için de ortaklaşa kullanıldı. W. İvanow‟a göre, “ Konu çokça dile düşmüş ve İsmaililerle ilişkili herşey destanlar ve peri masallarıyla kuşatılır olmuştu.” [2]
Hasan Sabbah savaştan hep nefret etti ve kendisini barıştan uzaklaştıracak ve sakin-münzevi yaşamını bozacak karışıklıklardan kaçındı. Gereksiz yere kan dökülmesine itiraz etti, fakat ezeli düşmanları onu savaş ateşinin içine fırlattılar; ancak böylece ele geçirebilir ve kendi güçlerini gösterip, krallıklarını yeniden elde edebileceklerini düşünüyorlardı. Hasan Sabbah, kötülük ve zararlı tohumları saçan bencil yöneticileri öldürmeye ve kötülüklere kaynaklık eden nedenleri ortadan kaldırmaya sık sık başvurdu. Onlardan bazılarını öldürtüp -ki bunlar gerekli ve âdildi- Müslüman halkları savaştan kurtardı. İsmaili fedaileri, kin ve nefretin dışında kalan bir kimseyi değil; bu şekilde yaşamını sürdürmek isteyen çok sayıda müslümanı kurtarma arzusu göstermeyen, tersine kin ve düşmanlık saçmayı sürdürenleri öldürürlerdi.
Bosworth, “The Islamic Dynasties” makalesinde[3] , “İsmaililer, Franklar ve Sünni Müslümanlarla üç köşeli mücadele içerisinde çok dikkate bir rol oynadılar. Ancak, doğrudan askeri eylemlerde bir kumandan olarak sıkça görev yapmış olan çok tanınmış kişilere suikastlar yapan İsmaililer nisbeten az sayıdaydı ” diye yazıyor.
İsmaili düşmanlarının, bağımsız bir Nizari İsmaili devletinden hoşlanmadıkları ve buna şiddetle tepki gösterdiklerini asla unutmamalıyız. Düşmanlar, karşı konulmaz büyük güçleriyle birbiri ardısıra saldırılarda bulundular. Bunun yanısıra ekinleri tahribederek, meya ağaçlarını keserek ve başka başka yıkıcı araçlar kullanarak İsmaililerin ekonomisine zarar verdiler. Bundan çıkan genel resim gösteriyor ki, İsmaililer kendi üzerlerinde dolaşan tehlikeyi karşılamak için daha az sayıda idiler. Bundan ötürü, savunma amacı için bir savaş gerillası, ayaklanma ve karışıklık çıkartma yöntemi benimsetilmiş savaşçı fedailerden bir silahlı birlik yetiştirildiği görülüyor. Bazı bilim adamları İsmaili mücadelesini bir devrim olarak görmektedir; fakat kesin olan, onlarınki bir hayatta kalma ve inancıyla birlikte varlığını sürdürme mücadelesiydi.
Fedailik, İsmaili ordugâhlarının çevresinde, hayaller görülüyormuşçasına icadedilmiş olan düşmanlık dehşeti yayarak, dev gibi kocaman askeri mekanizmayı geri çevirmeye zorlamak için bir sınırlı savaşçı tekniğiydi. W.İanow, “doğru bir görüş açısıyla fedailik, savaş gerillasının yerel bir biçimiydi, diyor…, bazı bilgisiz, fakat iddalı bilim adamları tarafından yapıldığı gibi, fedailik (kavramı) içinde Nizari İsmaili öğretisinin en tanınmış organik özelliğini görmek, kesinlikle namussuzca bir aptallık olacaktır.” (Agy. s.21)
Arkon Daraul‟un, fedailer hakkında verdiği kısa bilgiyi de buraya eklemekte yarar vardır:
“Hasan Sabbah‟ın 1124 yılında, dünyaya ‘assassin’ gibi yeni bir sözcük bırakmış olarak doksan yaşlarında öldüğü söylenir. Oysa Arapça‟da ‘Assasseen’, „muhahafızlar-koruyucular‟ anlamına gelir ve bazı yorumcular, sözcüğün gerçek kökeninin ‘sır muhafızları-koruyucuları’ olduğunu düşünmektedirler. Hasan Sabbah‟ın yönetimindeki bu inanç örgütlenmesinde inanca çağıranlar Dai‟ler, öğrenci-mürid olanlar Rafik (yoldaş, arkadaş), Fedailer ise adanmışlar idi. Bu son grup Hasan Sabbah tarafından İsmaililiğe eklenmişti ve bunlar suikastçı timleri gibi yetiştiriliyordu. Fedailerin üzerinde bir kuşakla bağlanan beyaz bir giysi, ayaklarında kırmızı çizme, başlarında ise kırmızı başlık bulunuyordu. Hançeri kurbanın göğsüne ne zaman e nerede yerleştirecekleri konusunda dikkatli bir eğitime ek olarak onlara dil öğretiliyor; kıyafet değiştirme ve askerler, tacir ve keşişlerin yaşam tarzları gibi alanlarda yetiştiriliyor ve görevlerini uygularken, onların herbirini taklit ve temsil etmeye hazır duruma getiriliyorlardı.” [4]
W. Montgomery, “Islam and the Integration of Society” [5] kitabında ve Edward Mortimer, “Faith and Power” [6] adlı yapıtında, fedailerin yönteminin, saaş garillasınınkinden başka birşey olmadığını kabul ederler. Bernard Lewis de “The Assassins”de [7] şunları yazmaktadır: “Hasan, yeni bir yöntemle disipline edimiş ve kendini adamış; karşı konulmaz derecede üstün orduyla etkili biçimde çarpışabilen bir küçük kuvvet kurdu.” Bu mücadele gerillası, bir düzensiz savaşçılar birliğidir. O günlerde böyle tanınmadığı için, batılı kaynaklarda verilen kötü lakap “Assassins”(suikastçılar, katiller) ile İsmailliler bozuk para gibi harcandı. Bununla birlikte bu yöntem (gerilla yöntemi), batılılar tarafından terörizm olarak isimlendiriliyorsa da modern çağımızda çok yaygın bir sıradanlık kazandı.

Marco Polo’nun “Yaşlı adamı”, Alamut Bahçeleri ve Yalanlar

Venedikli Marco Polo, Hulâgü Han tarafından yakılıp yıkılmasından 16-17 yıl sonra 1273‟ta Alamut‟un yıkıntılarını ziyaret etmiş. İlişkide bulunduğu bölgede yaşayan Sünni e Şii Müslümanların İsmaililer hakkında verdikleri yalan ve yanlış bilgilere, kendi hayali ve abartılı yorumlarını katarak, Hasan Sabbah Alamut‟unu –hiç de adıyla uyuşmayan- insanlardan ölüm araçları, yani fedaileri üreten bir Cennet (!) olarak tanımlamış. Oysa gerçek bilim cenneti olan ve bilginler yetiştirmiş; Mogolların yakıp yaktığı ve içinde iki yüzbin kitap bulunan Alamut kitaplığından sözetmemiştir. Çünkü sözetseydi, yalanlarına inandıramazdı. Marco Polo Farsça‟daki söylenişiyle Pir-i Alamut‟u (Hasan Sabbah‟ı), „Dağlı ihtiyar‟ adıyla Batı‟ya büyük kötülüklerin adamı olarak sunmuştur. Gezi notlarındaki fedai yetiştiren cennet tanımlamasından çok kısa bir özet sunalım:
“Dağlı İhtiyar, kendisine cesur erkekler olmaya aday görünen, oniki yaşındaki çocukları sarayında alakoyup yetiştirirdi. Zamanı gelince onları dört, on ve yirmilik gruplar halinde bahçeye gönderilir ve orada haşhaş içirilirdi. Üç gün boyunca uyurlar ve sonra onları uyandırılacakları bahçeye uyur durumda taşırlardı. Bir sure sonra bu genç adamlar uyandıklarında, kendilerini buldukları görkemli bahçede, gerçekten cennette olduklarına inanıyorlardı. Güzel körpe kızlar, büyük eğlence gösterileri yaparak, şarkı söyleyerek daima onlarla birlikte olurlardı; istedikleri herşey verilirdi. Bunun için kendi özistemleriyle bu bahçeyi asla terketmek istemiyorlardı. Ne zaman Yaşlı Adam birini ölüme göndermek isterse, onu çağırıp şöyle söylerdi: ‘Git ve bu işi yap. Ben bunu sana yaptırıyorum, çünkü ben senin Cennete geri dönmeni ve burada herşeye sahip olarak ebedi mutlu yaşamanı istiyorum.’ Böylece eğitilmiş suikastçılar (assassins) gider, eylemi büyük bir istekle gerçekleştirilerdi.” [8] Edward Burman araştırmasında dediği gibi, “Marco Polo‟‟nun sözde 1273 ziyareti ve onun “Haşhaş yiyenler” (Haşhaşin) ve “Dağlı İhtiyar” betimlemesinden sonra, Alamut tamamıyla bir efsane gibi algılanmıştır.” Edward Burman sürdürüyor:
“Oysa Hasan Sabbah, tasarımlar üretmiş, planlayıp uygulamış devrimci bir dahi idi. Kahire‟deki eski Fatimi İsmaililerin „eski davanın yerini alan, Nizari İsmaililerin „yeni davasını yaratıp eyleme koydu. Onun çok mükemmel bir teoloji bilgisi, üstün bir zeka gücü vardı. Kuşkusuz o aynı zamanda, uzun yıllar boyunca idealini izlemeyi sağlayacak olan olağanüstü güçte bir iradeye sahipti.Daylam halkını tekbaşına kendisi İsmaili davasına çevirmişti. Potansiyel kuşkular taşımakta olan bir inanç değişiminde, insanlara bir seçenek olasılığını sunup, kabul ettirecek derecede güçlendirinceye kadar nasıl sabırla ikna ederek, onları çevirdiğini düşünürsek, aklının ve iradesinin yüksekliğini hayal edebiliriz.”
Marco Polo‟nun Cennete benzettiği (unutmayalım ki, cennet aynı zamanda ‘bahçe’ demektir) ve bu cennette ağaç değil de, ölüm araçları (!) yetiştiğini hayal ettiği Alamut bahçeleri ve haşhaş kullanımı üzerinde son açıklamaları da şöyle özetliyor E.Burman:
“Bahçenin eski Pers soylularının yaşamı ve mistisizmin önemli bir parçası olduğu zaten bilinmektedir. Bu geleneği sürdürmüş olan Hasan Sabbah ve diğer erken Assassin üstatlarının görkemli bahçelere sahip olması doğal gözükmektedir. Açılan su kanalları ve İsmaili kalelerinde düzenli su gereksinimini sağlamak için alınmış titiz önlemler, İran-Arap köyleri ve çiftlik evlerinin bugün dahi akarsuyun varlığına verdiği önem ve özende yansır. İşte M.Polo‟nun içinde Asssassinler yetişttirdiği bahçe öyküsü büyük olasılıkla kökenini bu gerçeklikten alır.”
“Geçen yüzyılın ilk çeyreğinden beri pek çok bilim adamları tartıştı e inandırıcı bir biçimde gösterdiler ki, „Haşhaşin, yani haşhaş kullananlar‟ sıfatı, Müslüman kronikçileri ve diğer kaynaklarda hiç görülmediği halde, İsmaili düşmanlarından alınma bir yanlış adlandırmadır. Aslında „kötü şöhretli halk‟ ve „düşman‟ gibi küçük düşürücü bir anlam içinde kullanıldı. Terimin bu tür bir anlamı çağdaş zamanlara kadar yaşadı; 1930‟larda “Haşhaşen” sözcüğünün Mısır Arapçasında hala “gürültücü, başıbozuk” anlamında kullanılıyordu. Belki bir sufi olan Hasan Sabbah‟ın kendisinin uyuşturucu alışkanlığı vardı, bilmiyoruz. Ancak haşhaşın İranlı İsmaililerle-özellikle Alamut kitaplığı ya da gizli arşivleriyle ilişkisinin bir açıklaması yoktur.”
“Bir kere, güvenli ve sürekli bir üs içine yerleştikten sonra Hasan, dai‟lerini Alamut‟tan dört bir yana gönderdi. Aynı zamanda, ya propaganda ya da zor aracılığıyla kaleler alarak ve yenilerini inşa ederek bir toprak genişletme siyaseti izledi. Alamut‟taki gibi diğer kalelerdeki yaşam da, aşırı sade ve sertlik karakteri taşıdığı açıktır. Siyasi suikastlara gelince, İslam‟da Hasan Sabbah‟tan önce bilinmez değildi. Erken mezhepler de politik bir teknik olarak cinayetleri kullanmışlardı, Muhammed‟in kendisi bile, yaşamaya müstahak olmadıklarını ileri sürerek düşmanlarına uyguladığının kanıtları vardır. Ayrıca, tercih ettikleri öldürme yönteminden dolayı „adam boğanlar‟ ya da „boyun kıranlar‟ olarak bilinen aşırı bir Şii grup [9] bile olmuştu. ” [10]


 1 Tahran, 1960, s.26
 2 W. İvanow, Agy. s.21
 3 Islamic Survey, series no.5, Edinburg, s.128.
 4 Arkon Daraul, A History of Secret Societies, Citadel Press 1961/1989.
 5 London,1961, s.69.
 6 London, 1982, s. 48.
 7 London, 1967, s. 130.
 8 Marco Polo, The Travels, General Editor: Tom Griffith MA, Mphil (The Travels of Marco Polo) Wordsworth Editions Limited 1997, s.38-40).
 9 Yazarın sözünü ettiği grup, kurucusu el-Mansur‟dan dolayı Mansuriyya adını taşıyordu. İnsanın gökten düşen ve tanrıdan bir parça olduğuna inanmaları dolayısıyla Mansurilik‟in diğer adı „parçacılık‟ anlamına gelen Kisfıyya‟dır. Cennet, Kuran‟da konuşulan ve gökten indirilmeye karar verilmiş kişide partiyi kucaklayandan başkası değildir, yani çağın İmamıdır. Aynı şekilde cehennem ise, İmamın rakibi olduğu için, partisine sürekli düşmanlık gösteren kişiydi…Mansuriler böylelikle öbür dünyayı, kıyamet gününü inkar ediyor; cennet ve cehennemi bu dünya deneyimlerinin söylemi içinde yorumluyorlardı. Mansur‟un Partizanlarının, rakiplerini boğarak ve kafalarını odun parçasıyla kırarak öldürdükleri söylenir. (Shahristan, al-Milal, s.297-298; Farhad Daftary, agy.s.73-75 ve 589 dipnt.74; M.Momen, agy. s.52)
 10 Edward Burman, The Assassins – Holy Killers of Islam’dan aktaran www.ismaili.net Web Sayfası)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sait Faik Abasıyanık’ın Kişiliği ve Son Günleri Üzerine – Özdemir Asaf

Hırçınlığı vardı son zamanlarda. Birçok kişilere kızıyor, onlarla karşılaşmak, konuşmak istemiyordu. Gece yarısına doğru Beyoğlu'nda ayrıldık, o Osmanbey'e evine gitti,...

Kapat