Denizlerin Avukatı Mükerrem Erdoğan anlatıyor: “Son sözümü sehpada söyleyeceğim” dedi

deniz-gezmisDaha uyumamıştım. Uyuyamıyordum. Gün bitmişti, yeni bir günün ilk saatine girmiştik.
6 Mayıs 1972. Saat00.40’tı, kapı çalındı.
Kapının çalan zili her şeyi açıklamaya yetmişti. Ama küçük de olsa bir umut çiçeklenmişti içimde: Eşim doktordu, geceyarısı apartmanda biri ansızın rahatsızlanmış olabilirdi, karımı arıyor olabilirlerdi. Koşup açtım kapıyı: Üç kişiydiler. İkisi üniformalı, biri sivildi.
Hiçbir şey sormadım onlara. Hiçbir şey söylemelerine fırsat vermeden, -Bir dakika. Giyineyim,-dedim. Eşimin bıraktığı Diazem kutusundan bir tane alıp attım ağzıma. Bir tane de alıp cebime koydum. Acele giyindim. Eşim uyumamıştı.
-Gidiyorum,- diyebildim.
Aşağıda bekleyen bir polis Jeep’ine bindik. Resmi giyimli iki polis memuru arkaya geçtiler. Ben öne oturdum. Sivil olan, arabayı kullanıyordu. Telsizle merkezi aradı.
-Emaneti aldınız mı?- diye sordular merkezden.
-Aldık, dönüyoruz,- dedi yanımdaki.

Üçü de çok sakindi. Gündelik görevlerini yapıyorlardı.
Cemal Gürsel Alanındaki köprünün altından, yolu kesmiş olan askerlere polislere ışık sinyalleriyle parolayı vererek geçtik. Dumlupınar Caddesi boyunca gittik. Dörtyol’daki sinemanın önünde yine yolumuz kesildi.
Merkez yine telsizle aradı bizi: -114. Hala neredesiniz?-
-Gelmek üzereyiz. Yaklaştık,- dedi yanımdaki.
Ankara Merkez Cezaevinin önü görülecek şeydi.
Başdöndürücü bir zırhlı araç ve asker kalabalığı bütün cezaevini sarmıştı. Her yan projektörlerle aydınlatılmıştı.
Arabayı kullanan sivil polis, arabadan atlayıp amirine geldiğimizi haber verdi.
Arabadan indirildim. O korkunç kalabalığın içinde iki kişiyi hemen tanıyıverdim: Biri avukat Halit Çelenk’ti, biri de yakışıklı üsteğmen Burhanettin Poturna.
Üsteğmenle göz göze geldik. Kaba, yılışık bir gülümseme vardı yüzünde. Halit Bey ise allak bullaktı.
Şok geçiriyor gibiydi.
Halit Beyle birlikte cezaevinin dış giriş kapısından girdik. Yanımızda bize kılavuzluk eden bir sivil polis vardı. Oradaki bir subaya, avukat olduğumuzu, bizleri içeri götüreceğini söyledi.
Bizi bir kenara çektiler. Üstümüzü başımızı aradılar.
Bu ilk aramaydı.
Bu sırada yanımıza gelen bir subay, içeriye alınmamız konusunda daha izin verilmediğini, dışarıda arabanın içinde beklememizi söyledi.
Dışarı çıktık. Beni getiren arabaya bindik. Beklemeye başladık.
Biraz sonra bir haber geldi: Bizi çağırıyorlardı.
Yine girdik içeri. Aynı sivil kılavuzumuz yanımızdaydı.
Üstümüzü başımızı aramak istediler yine.
Kılavuzumuz, daha önce arandığımızı söyleyerek engel oldu.
Kapının dışında da, içinde de hep subaylar vardı; gencecik subaylardı; teğmen, üsteğmen falandılar.
Bu arada, ellerindeki telsizlerle astsubaylar gidip geliyordu boyuna.
Kapıda erler bekliyordu.
Elindeki telsiziyle bir astsubay yanımıza katıldı.
Bu arada oradaki bir subayın buyruğuyla arkamıza da makineli tüfeğiyle bir er takıldı.
Merkez Cezaevinin görüşme yerine girilirken üst baş ararlar. Oradan girdik. O kapıdan girince astsubayla o ardımıza takılan silahlı er bizi bırakıp döndüler.
Görevliyle içeri girdik. Odada on beşe yakın subay vardı. İçlerinde yalnızca bir tanesi üsteğmendi;
öbürlerinin hepsi de albaydı. Üç de gardiyan.
Gardiyanlardan biri, -Ceplerinizi boşaltın,- dedi.
Tavırlarında, görev yapmanın da ötesinde, birilerine yaranmaya çalışan aşağılık bir hava vardı.
Ceplerimizde ne varsa çıkarıp masanın üzerine koyduk.
-Ayakkabılarınızı da çıkarın,- dediler.
Çıkardık.
Çoraplarımızı yokladılar.
Masaya bıraktığımız şeyler orada kalacak sanmıştım.
Bu yüzden ikinci Diazem’i de oracıkta atıverdim ağzıma. Masanın üzerindeki öteberimizi bir bir denetlediler.
Dolmakalemleri, çakmağı falan gözden geçirdiler.
Sigaraları paketlerinden çıkarıp incelediler.
Para cüzdanlarımızı da boşalttılar, silkelediler, içlerine baktılar. Sonra da -Alabilirsiniz,- dediler.
Halit Beyin Bellargal’ini vermediler. Bunun yatıştırıcı bir ilaç olduğunu söyledi Halit Bey, ama dinlemediler.
İçeri girerken bir üsteğmene teslim ettiler bizi. Silahlıydı.
-Silahını bırak,- dediler.
Üsteğmen, silahının şarjörünü çıkardı önce, ama tabancasını da bırakması konusunda direttiler. Üsteğmen, boş tabancasını da bıraktı.
Onun eşliğinde, kapı altından cezaevinin idare bölümüne girdik.
Biz hala infaz yerini kestiremiyorduk. Oysa o geçtiğimiz yer infaz yeriymiş; avlu yani. Yani görüşme odalarından görünen avlu. Ama karanlıktı. Avludan geçerken orada darağacı var mıydı, yok muydu, farkında değilim.
İdarenin olduğu yapıya girince bizi Ankara İnfaz Savcısı Sami Uğur karşıladı. Topaldı. ‘Topal Karga’ derler ona, öyle anılır. 45 yaşlarındaydı.
-Sizleri müvekkillerinizle görüştüreceğiz,- dedi.
-Biliyorsunuz, tashih-i karar isteğiniz Askeri Yargıtayca reddedildi.-
Bilmiyorduk. Reddedildiği konusunda bilgimiz olmadığını söyledik.
-Bugün reddedildi,- dedi.
Red kararını görmek istedik.
Bu sırada yukarıdan, cezaevi müdürünün katından Ankara Savcısı Fazıl Alp indi. Elinde ‘Resmi Gazete’ vardı. Bize, infazlar için bütün yasal gereklerin yerine getirilmiş olduğunu söyledi.
Tashih-i karar isteğimizin reddedildiğinden haberimiz olmadığını, red kararını görmediğimizi, görmek istediğimizi ona da söyledik.
-Kararlar burada, size göstereceğiz,- dedi.
Bunun üzerine, biz, infazın yapılıp yapılmaması konusunda tereddüt olması gerektiğine ilişkin ve bunun nedenlerini açıklayan bir dilekçemizin infaz savcılığına verilmiş olduğunu, buna da bir karşılık alamadığımızı söyledik.
-Savcılığımızca infazların yapılması konusunda herhangi bir tereddüt yoktur. Dilekçenizde belirtilen noktalar da tereddüt doğuracak nitelikte değildir –
dedi infaz savcısı. Sonra da sözlerine şunu ekledi:
-Buyrun sizi Deniz’le görüştüreyim.-
Bizden on on beş dakika önce getirmişler çocukları.
Başgardiyan odasının kapısı önünde konuşuyorduk bunları. Odanın kapısı açıktı. Çok heyecanlıydım.
Titriyordum. Dişlerim birbirine vuruyordu.
Ama başgardiyanın odasına girip de içeride Deniz’i görünce bütün heyecanım bir anda geçiverdi.
Kalabalıktı içerisi. Deniz’i göremiyorduk. Ben üçü de oradadır sanıyordum. Kalabalık açıldı. Deniz’i o zaman görebildim.
Deniz, elleri arkasından kelepçeli, ayakları bileklerinden zincirle prangalı olduğu halde, kapıdan girince sağda, avluya bakan pencerenin karşısındaki duvarın önünde bir sandalyeye oturtulmuştu.
Sırtında kavuniçi-kırmızı arası dik yakalı balıkçı kazağı vardı. Pantolonu griyle limonküfü arası kadifedendi.
Saçları üç numarayla kesilmişti. Postalları ayağındaydı. Sakalları uzamıştı.
Gülümseyerek, -Hoşgeldiniz,- dedi.
Hemen arkasında, biri sağında, biri solunda iki gardiyan duruyordu ayakta. İkisinin de birer eli Deniz’in omzundaydı. Sağ gerisindeki gardiyan Deniz’e sigara içiriyordu.
Deniz’in hemen sağındaki masanın üzerinde bir ‘Samsun’ paketi duruyordu. Bir el paketi iyice sıkıp bırakmış gibiydi.
Deniz, gardiyanın elinde tuttuğu sigaradan derin bir soluk çekti.
-İki gün öncesine kadar’Birinci’ sigarası içiyorduk, –
dedi. -Sonucun böyle olacağını bildiğimizden hiç olmazsa son iki günümüzde filtreli sigara içelim dedik.-Ardından da -Gelmekle çok iyi ettiniz,- dedi.
-Ölüme nasıl gittiğimizi gözlerinizle görüp yarınki kuşaklara doğru anlatasınız diye sizlerin bu olaya tanık olmanızı istedik. Cezaevlerindeki devrimcileri benim için tek tek öpün. Bizleri de Taylan’ın yanına gömün.-
Bu sırada İnfaz Savcısı Topal Karga, Deniz’e dönüp sessizliği bozdu:
-Deniz, kendini nasıl hissediyorsun?-
Sanki Deniz onun kırk yıllık dostuydu; öyle bir havayla söylemişti bu sözleri. Sözde, nasıl olduğunu sorarak, böyle bir yakınlık numarasına girerek Deniz’e olan yakın ilgisini göstermek istiyor, bunu Deniz’e karşı gösterdiği bir lütuf sanıyordu aklınca. Ve kendi de, böyle bir yakınlaşmadan kendince birtad çıkarmaya çalışıyor gibiydi.
İnfaz Savcısı, bunu sorduğunda Deniz’le sağdaki masanın arasındaydı.
Deniz, başını kaldırdı, baktı ona, güldü.
-Mutluyum, rahatım,-dedi.
-Avukatlarına söyleyeceğin bir şey var mı?-
-Söyledim söyleyeceğimi. Yok,- dedi Deniz.
-O halde buyrun Yusuf la görüştüreyim sizi,- dedi
savcı bize.
Arkamıza baka baka çıktık odadan.
denizgezmiş
Deniz’in bulunduğu odada çok sayıda albay vardı;
otuz kadar. Ayrıca Ankara Merkez Komutanı Tevfik Türüng, Deniz’leri yargılayıp idama mahkum eden Bir Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı Ali Elverdi, iki savcı, Emniyet Müdürü olduğunu sonradan öğrendiğimiz sivil giyimli biri ve gardiyanlar.
Deniz’in bulunduğu odadan çıkıp hemen bitişikteki küçük odaya girdik. Oda o kadar kalabalık değildi.
Yusuf da tıpkı Deniz gibi elleri arkasından kelepçeli, ayakları bileklerinden zincirle prangalı olduğu halde bir sandalyeye oturtulmuştu. Onun da iki yanında iki gardiyan duruyor, omuzlarından tutuyorlardı.
Odada birkaç albayla gardiyanlar vardı.
Yusuf bizi görünce, -Hoşgeldiniz,- dedi.
Sakindi. Yüzünde o her zamanki rahatlık, dinginlik vardı.
-Bu saatte sizler de yoruldunuz,- dedi. -Zaten bizler için çok çalıştınız. Herşey için teşekkür ederim.
Sonra bana döndü:
-Biliyorsunuz, kardeşim Yücel rahatsız. Onun bütün rahatsızlığı benim yüzümdendir. Benim durumuma bağlı olarak hastalığı ya geçmiştir ya da kötüleşmiştir.
Hastalığıyla ilgilenirseniz, tedavisi için çalışırsanız sevinirim,- dedi.
-O bakımdan hiç kaygın olmasın Yusuf,- dedim.
-Düşündüğünden de çok ilgileneceğim Yücel’le. Zaten son zamanlarda çok iyileşti.-
-Babam nasıl?-
Babaların infazda bulunmaya hakları yoktu.
-Baban çok iyi. Çok metin,- dedik.
-Zaten o da kendisini hazırladı buna,- dedi Yusuf.
Bir sessizlik oldu.
-İnfazdan haberi var mı?-
Haberi olup olmadığını bilmiyorduk. Nereden haberi olacaktı.
-Var,- dedik.
Böyle demeyi uygun gördük o anda.
Yusuf çok sakindi. Olağanüstü sakindi. Bütün bu konuşmalar boyunca da gülümsüyordu. Her zamanki bülümsemesini bırakmamıştı. İnfaz savcısına döndü:
-Arkadaşlarımla son bir kez daha görüşmek istiyorum.
-Ne gereği var,- dedi infaz savcısı.
Dayanamadım, atıldım:
-Ölüme giden bir insanın son isteğini, hele bu istek bu kadar alçakgönüllüce ve yerine getirilmesi bu kadar kolay bir istekse, yerine getirmeyecek, buna engel olacak savcının varlığını bile düşünemiyorum –
dedim.
Halit Bey de dayanamadı, sesini dikleştirdi:
-Bu isteği yerine getirmek zorundasınız. Bu bir teamüldür,- dedi.
-Merak etmeyin, birşeyler yaparız,- dedi savcı.
Sonra Yusuf’a döndü: -Avukatlarından bir isteğin var mı?~
-Yok,- dedi Yusuf.
-O halde Hüseyin’le görüşelim,- dedi savcı bize.
Yusuf’un yanından ayrıldık. .
Merkez cezaevinde avukatların müvekkilleriyle
görüştüğü bir oda vardır. Hüseyin İnan oradaymış.
Giderken önümüze çıkan bir albay, çok alaycı bir tavırla,
-İmamı kabul etmediler, dini tören istemediler bunlar Müslüman değilmiş,- dedi.
Halit Bey, -Bu onların kendi bileceği şey,- dedi.
Albay, bize dokundurmaya çalışarak, -Tabii tabii, bunu sizde bilirsiniz,- dedi.
Yanından geçip Hüseyin’in bulunduğu odaya girdik.
Görüşme odasında her zaman duran masa alınmıştı.
Hüseyin, kapıdan girişte, kapıyı sağına almış durumda oturuyordu. Onun da elleri arkadan kelepçeliydi, ayakları prangalıydı. Onun da sağında solunda birer gardiyan. Sigara içiriyordu gardiyanlardan biri. Samsun’du içtiği. Odada iki gardiyan, bir astsubay, cezaevi müdürü ve kapıya dayanmış iki albay vardı.
-Hoşgeldiniz,- dedi Hüseyin.
Az konuşur Hüseyin. Ağırbaşlıdır. Ama o gün Hüseyin’in yüzünde, o ağırbaşlılığın bile engelleyemediği bir gülümseme vardı.
Konuşurken, söylediği her sözcükte başını kaldırır, indirirdi. -Hoşgeldiniz,-derken başını kaldırmıştı.
Yine indirdi başını, yine kaldırdı, -Size çok teşekkür ederim,- dedi.
Çocukların vekaletini aldığımızda ilk Hüseyin’le görüşmüştüm. O zaman gür bıyıkları vardı. Son görüştüğüm kişi de yine Hüseyin oldu. Bıyıksızdı artık.
Üçünün de saçları dibinden kesilmişti.
Başını kaldırdı yine:
-Babam Ankara’da mı?-
-Ankara’da.-
-İnfaz olayını biliyor mu?-
—Biliyor.—
-Nasıl babam?-
-İyi. Çok metin:-
-Biz inanıyoruz ki, bu kavga bizimle son bulmayacaktır. –
Bu sözleri soru sorar gibi sormuştu. Bizden, -Elbette.
Tabii,- gibi yanıtlar bekleyen bir soru gibi.
Hiçbir karşılık vermedik. Halit Bey, ellerini her zamanki gibi iki yana açmış, susup kalmıştı.
İnfaz savcısı, -Avukatlarına söyleyeceğin bir şey var mı?- diye sordu.
Hüseyin, -Son sözümü sehpada söyleyeceğim –
dedi.
-O halde çıkalım,- dedi savcı.
Çıktık.
Koridorda imamla göz göze geldik. Üzgündü.
Dokunsan ağlayacak gibiydi.
Yine Deniz’in yanına döndük.
Deniz, hemen yanındaki masaya getirilmiş bir yazı makinesiyle babasına son mektubunu yazdırıyordu.
Mektubu bir gardiyan yazıyordu. Bitirmesini bekledik. Ezberlenmiş bir metni okumuyordu; sözcükler üzerinde düşünerek yazdırıyordu mektubunu.
Mektup bitti. [mektubu oku>]Kelepçesini çözdüler. Bir kalem verdiler. İmzaladı mektubunun altını. Yine kelepçelediler.
Savcının öncülüğünde bir görevli topluluğu Yusuf’u getirdiler odaya. Gecenin o saatinde Yusuf’un ayaklarındaki ağır pranganın zinciri büyük bir gürültüyle sürükleniyordu ardınca.
Yusuf’un ayak bileklerine vurulmuş bukağılı pranganın uzun, ağır bir zinciri vardı. Zincir, ayaklarına çok yakın bir yerden bir ara-zincirle bağlanmış, daraltılmıştı. Yusuf, açılamayan küçücük adımlarla ve güçlükle yürüyordu. Uzun, kalın zincirin artan bölümü yerde sürükleniyor, koridorda, çıplak betonun üzerinde, bomboş yapıda büyük yankılar yapıyordu.
Yusuf odaya sokulunca koridordaki albaylar da odaya doluştular.
Yusuf’la Deniz son kez konuştular. Kısacık konuştular.
Öpüştüler. Konuştuklarını duyamadık.
Yusuf’u alıp yine odasına götürdüler.
Deniz’i ayağa kaldırdılar.
Ceplerinde ne var ne yoksa çıkarıldı.
-Parkam nerde?- dedi Deniz.
Parkası, odada kapının arkasında asılıydı. Gösterdiler.
-Parkamı babama teslim edin,- dedi.
Savcı, -Parkanı da, cebinden çıkanları da, mektubunu da babana teslim edeceğiz,- dedi.
Deniz’in cebinden birazcık para da çıkmıştı. On beş lira kadardı.
Savcı, mahkemenin kararını okudu kısaca.
-Bu karar sana mı ait?- diye sordu Deniz’e.
-Bu kararı kabul etmiyorum, reddediyorum!- dedi Deniz.
-Karar yargıtayca da onaylanıp kesinleşmiştir, –
dedi savcı.
Doktorlar çağrıldı. Gelen iki doktor da sivildi.
Savcı, doktorlara, -İnfaza engel bir hastalığı, rahatsızlığı var mı?- diye sordu.
Doktorlar, uzaktan, oldukları yerden Deniz’e baktılar.
-Hayır yok,-dediler.
-Bilinci yerinde mi?- diye sordu savcı.
-Yerinde,- dedi doktorlar.
Bunlar böyle konuşulurken Deniz gülümsüyordu.
Savcı işaret etti. Gardiyanlar, masanın üzerinde duran kağıda sarılı bir paketi açtılar; çıkardıkları beyaz ölüm gömleğini, başından geçirerek Deniz’e giydirdiler.
Topuklarına kadar uzanan, kolsuz, dar, patiskadan dikilmiş, kılıf gibi bir şeydi. Deniz’in kolları gömleğin içinde kalmıştı.
Ayaklarındaki prangayı çözmek istediler. Anahtar pranganın asma kilidini açmadı.
Deniz, sessiz, sakin bekliyor, prangasını açmaya çalışanlara bakıyordu.
Başka anahtarlar bulunup getirildi. Hiçbiri açamadı kilidi.
Bu arada bir albay,
-Prangayı çözmeden yapalım şu işi,- dedi.
İnfaz savcısı,
-Yok canım, bunlar uslu çocuklar, çözelim,- dedi.
-Kilidi kim kilitledi? Bulun getirin onu.-
Anahtarları üzerinde taşıyan bir astsubayı bulup getirdiler. Hüseyin’in odasında gördüğümüz astsubaydı.
Elinde bir anahtar destesi vardı. Desteyi uzattı gardiyana. Birkaç denemeden sonra anahtar bulundu pranganın kilidi açılabildi. Gardiyan, çözdüğü bilek kalınlığındaki prangayı odanın köşesine, betonun üzerine fırlattı.
Deniz bize döndü:
-Cezaevinden bizi yangından mal kaçırır gibi kapıp havada getirdiler. Ayakkabılarımızın bağlarını bile bağlamamıza fırsat vermediler. Postallarımın bağlarını bağlasınlar; asılınca postallarımın ayağımdan düşmesini istemem,- dedi.
Bir görevli, eğilip Deniz’in açılmış bağcıklarını bağladı.
İki gardiyan iki kolundan kavradı. -Hadi,- dediler.
Deniz, kalktı, dimdik yürüdü iki gardiyanın arasında.
Çok metin gitti.
Avluya çıktık.
Darağacı avlunun karşı duvarına yakın bir yerdeydi.
Karanlıkçaydı avlunun o bölgesi; aydınlatılmamıştı; dışarının ışıklarıyla aydınlanıyordu.
Deniz, gardiyanların yardımıyla masaya çıktı.
Masa yemek masası yüksekliğindeydi; hele kolları bağlı biri için tek başına, yardımsız çıkmak kolay değildi.
Deniz’in kolları bağlıydı arkasından, beyaz ölüm gömleğinin içinde; topuklarına kadar sarkan beyaz gömleğin eteği de daracıktı.
Masaya çıkarıldıktan sonra tabureye kendi çıktı.
Basıkça bir tabureydi.
Tepeden sarkan ilmiğe boynunu kendi geçirmek istedi. İlmik sıkılmıştı, dardı, kendiliğinden kafasından geçemezdi. Bir gardiyan çıkıp ilmiğin halkasını genişletti, başından geçirip indirdi Deniz’in boynuna.
Aneak, sarkan urgan nedense iki kattı; altta ilmik de iki kattı. Çift ilmik vardı Deniz’in boğazında.
Üçünün içinde sesi en gür olan Deniz’di. Duruşmalarda da öyleydi.
İşte o anda. Deniz son sözlerini söyledi:
-Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın Marksizmin Leninizmin yüce ideolojisi. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının devrimci bağımsızlık mücadelesi.
Yaşasın işçiler, köylüler. Kahrolsun emperyalizm, derken, ‘izm’i bütünleyemedi, çünkü, infaz savcısının -Çek! Çek!-, diye bağırması üzerine, cellat arkadan tabureye ayağıyla vuruverdi.
Dört adım ötemdeydi.
Bir infaz olayının tanığı gibi değildim, devrimci bir eylemi izliyor gibiydim. Tepkim olağandı. Çok dikkatliydim: Tabure masadan düştü yere. Deniz’in ayakları masaya değdi, tabanlarıyla basamadı ama uçları değdi masaya. Anlaşılan, Deniz’in uzun boylu oluşunu hesaplayamamışlardı.
Bu durum, görevlilerde bir şaşkınlık yaratmıştı.
İnfaz savcısı, -Masayı çekin altından!- diye bağırdı.
Masayı çektiler.
Gitmişti Deniz.
O anda yüzü tam karşımdaydı; yüz yüzeydik.
Gözlerinde anlam yoktu. Ayakları masaya değdiği anda bakışları bir anda anlamsızlaşmıştı.
Masa ayaklarının altından çekilince, urganın ucunda dönmeye başladı. Tam 360 derece döndü havada, sonra ağır ağır 180 derece daha döndü ve durdu.
Öylece kaldı havada. Yalnızca urganın ucunda yana düşmüş başı ve beyaz ölüm gömleğinin altında da artık onsuz kalmış postalları gözüküyordu.
Ve bedeninde kasılmalar başladı. Sanki kollarını çözmek, kelepçeden kurtulmak ister gibiydi. Kollar, omuzlarda kasılıyor, ayaklarda bir titreşim görülüyordu.
Saat tam 01.25’ti.
İlmik boğazına oturduktan sonra bunlar 4-5 saniye içinde olup bitti.
Baktım: orada bulunan, olayı merakla izleyenlerden Deniz’leri ölüme mahkum eden mahkemenin başkanı Ali Elverdi’nin dudaklarında sigara vardı; ellerini arkasında kavuşturmuştu.
İnfaz savcısı, yanındakilere küçük şakalar yapmaya çalışıyordu. Ama yaptığı şakalara yine kendi gülüyordu nedense. Gülmesi garip seslerle beliren biriydi.
Ve orada somutlaşan bir şey vardı: Gardiyanlar, ‘telkin’i kabul edilmeyen başı şapkalı imam, iki sivil doktor, tam bir saygı duruşu içinde infazı izlediler.
Subaylar, küme küme, kapı altının koğuşlara açılan kapısı önünde haki giysileriyle duruyorlardı.
Tevfik Türüng, elleri parkasının ceplerinde, kısacık boyu, kısık gözleri, çopur yüzüyle olayı saygısızca izliyordu.
Bu arada Ali Elverdi, nedense üşümüş olacak ki, parkasını getirtti.
Çıt çıkmıyordu avluda.
Birden bir çırpınış sesi, kalabalıkta şaşkınlık yarattı.
Başlar hızla sesin geldiği yöne döndü. Yüzlerden bir ürperti geçti. Duvarın çıkıntısında düşmemek için kanat çırpan bir güvercindi bu. Bir güvercindi çırpınan.
Sonra yüzler yine eski katı görünümüne döndü.
Doktorlar yanımızdaydı. Halit Bey, birine döndü:
-Bilinç, ne kadar zamanda kaybolur?- diye sordu.
-Hemen o anda kaybolur bilinç,- dedi doktor.
-Ama ölüm 5 ile 7 dakika arasında tamamlanır. –
-Yaftayı asın boynuna,- dedi infaz savcısı.
Bir dosya kağıdı boyutlarındaki kartonun üzerinde büyük harflerle karar yazılmıştı. Kartonun iki ucuna bağlı bir ip vardı. Yafta asıldı Deniz’in boynuna.
Savcı, doktorlara, ölüyü muayene etmelerini söyledi.
Bunu bir emir biçiminde söylemişti.
İki doktor yanaşıp Deniz’in gömleğini sıyırdılar yukarı doğru. Gömleğin altında kalan kollar çıktı ortaya.
Nabzını dinlediler. -Nabız atıyor,- dediler.
Oysa infaz gerçekleşeli on dakika olmuştu.
Bunun nedeni: çift kat ilmik kullanılması, Deniz’in dik yakalı kazak giymiş olması, bir de güçlü bir beden yapısına sahip olmasıymış.
Savcı, cellatlara, -Kelepçeyi çözün!- dedi.
Kelepçe açıldı. Kollar beyaz gömleğin içinde sarktı.
Bir on dakika daha bekledik.
Doktorlar yeniden yokladılar ölüyü. -Biraz daha bekleyelim,- dediler.
Nabız atışları hala dinmemiş.
Ve 02.15’te doktorlar ölüyü son bir kez daha gözden geçirdikten sonra başlarını salladılar. Tamamdı.
Sarkan urgan, Deniz’in başının biraz üzerinden bıçakla kesildi. İki üç gardiyan alttan sarılıp tuttular ölüyü; sehpanın hemen yanındaki yere serili bir bezin üzerine attılar, boynundaki kesik urganla. Bezin dört köşesinden dört kişi tuttu; kaldırdılar götürdüler ilk öldürüleni, boynundaki urganla.
Başgardiyan odasına döndük.
Koridorda Bir Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesinin zabıt katibi İsmet’e rastladık. Gözleri dolu doluydu.
Şoke olmuş gibiydi.
İmam da o anda koridora geldi. Ağlamak üzereydi.
Başgardiyan odasında Deniz’in oturduğu sandalyede Yusuf oturuyordu şimdi. Deniz asılırken Yusuf’u alıp o odaya getirmişler.
-Duydum Deniz’in sesini,- dedi, bize dönerek.
Bunu derken, Deniz’in son sözlerini onayladığını; darağacında arkadaşının gösterdiği soğukkanlılıktan son derece kıvanç duyduğunu; umduğu, beklediği yiğitçe davranışı yaşamaktan mutlu olduğunu anlatmak ister gibiydi.
İnfaz savcısına döndü:
-Mektuplarımı babama verirsiniz, değil mi?- dedi.
-Elbette veririz,- dedi savcı. -Bize güvenin yok mu?-
-Yok tabii,- dedi Yusuf. -Size niye güveneyim?-
-Veririz, veririz. Merak etme sen,- dedi savcı.
Ve infaz savcısı, sözünde durmadı: Yusuf’un yazdığı iki mektuptan birini, köylülerine, akrabalarına yazdığı ikinci mektubu yerine iletmedi. (Yusuf Arslan’ın babasına yazdığı mektubu ileriki sayfalarda bulacaksınız)
-Tuvalete gitmek istiyorum,- dedi Yusuf.
-Peki,- dedi savcı.
Yusuf’u prangalarıyla götürdüler.
Orada bulunan bir albay,
-Dikkat edin, intihar edebilir,- dedi, Yusuf’un arkasından.
Ama Yusuf duymadı bu sözleri.
-Bunu yapacak insanlar değil onlar. Merak etmeyin,-
demek zorunda kaldık.
-Hiç belli olmaz,- dedi albay.
Az sonra getirdiler Yusuf’u. İntihar etmemişti.
-Yusuf, bir sigara içer misin?- dedim.
Uzun Maltepe’ydi. Çıkardım.
-Son bir sigara içeyim;- dedi.
Sıkıştırdım dudaklarına, yaktım.
Gardiyanlar yardımcı oldular, sigarasını sonuna kadar içirdiler.
Son sigarasını içerken, birden, odadaki kalabalığın içinde birini tanıyıverdi. Tam karşısındaydı adam. Sivil biriydi. Pencerenin yanında duruyordu.
-İşkenceler nasıl gidiyor?- dedi Yusuf. –
Adam beklemiyordu böyle bir soruyu. Telaşlandı.
-Bizde öyle şeyler yok,- dedi.
-Peki elektrik işkenceleri nasıl gidiyor? Başarılı mı?-
-Öyle şeyler yapmayız biz,- dedi adam.
-Yaa, öyle mi? Çoluk çocuğun var mı senin?-
—Bir kızım var-
-Hangi okula gidiyor?—
-Daha küçük. Okula gitmiyor. –
—İyi, iyi,- dedi Yusuf.
Sonradan öğrendik: Adam, Ankara Emniyet Müdürüymüş.
İnfaz savcısı, doktorları çağırdı.
Oda insanlarla dolmuştu yine.
-Yusuf Arslan’ın infaza engel bir rahatsızlığı var mı?-dedi savcı.
-Hiçbir şeyim yok,- dedi Yusuf. -Sanki komada olsam asmayacak mısınız?-
Savcı bu soruyu yanıtlamadı. Kararı okudu.
-Bu okuduğum karar sana mı ait?- dedi.
-Bana ait,- dedi Yusuf.
-Bir diyeceğin var mı?~
-Yok.-
Savcı, o her zamanki çirkin sesiyle, -Yusuf’u bekletmeyelim,-
dedi.
Ceplerini boşalttılar. Yusuf’un cebinden de 17.25 lira çıktı. Emanet hesabına aldılar.
Kağıda sarılı ikinci paketi açtılar. Çıkardıkları ikinci beyaz ölüm gömleğini de Yusuf’a giydirdiler.
-Bu gömleği giydirmeden asamaz mısınız – dedi
Yusuf.
-Usul böyle,- dedi savcı.
Ayaklarındaki prangaları çözdüler.
-Hadi Yusuf,- dedi savcı.
Yusuf yerinde doğruldu. Yanımızdan geçerken,
-Hoşçakalın,- dedi bize.
Sustuk.
Yürüdü iki gardiyanın ortasında.
Avluya, aynı yere çıktık.
Hüseyin ağırbaşlıdır, ciddidir. Gündelik durumlarında bile Hüseyin’in gülmesi olağandışıdır, yapısına aykırıdır. Ama Yusuf öyle değildir, her zaman gülümser, güler yüzlüdür o.
Kalkıp giderken, bize -Hoşçakalın,- derken bile sesi o kadar olağan, yüzündeki gülüş bile öylesine bildik, öylesine alıştığımız bir şeydi ki.
Hiç olmazsa olağanüstü durumlarda bacakları titrer insanın. Baktım da, üçü de o kadar olağan yürüyüp gittiler ki ölüme. Sinirli bile değillerdi.
Yürüdü sehpaya Yusuf.
Darağacı hazırlanmış, tazelenmişti. Tabure masanın üzerine yerleştirilmiş, tepeye yeni bir urgan bağlanmıştı.
Yusuf, masaya, oradan da tabureye çıktı.
Geçirdiler ilmiği boynuna. Bu kez tek kattı ilmik.
Yusuf da gür, yürekli bir sesle son sözlerini söyledi:
-Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu uğrunda şerefimle bir defa ölüyorum. Sizler, bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz.
Yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm.
O da sözünün sonunu, faşizm’in ‘izm’ini tamamlayamadı;
yine aynı çatlak sesin -Çek! Çek!- diye bağırmasıyla, eliyle koluyla sehpanın başındaki cellata verdiği işaretlerle ve cellatın tabureyi hızla itivermesiyle sallanıverdi boşlukta, urganın ucunda.
Yarım dönüş yaptı Yusuf havada ve arkasını döndü kalabalığa; öylece kaldı.
Saat 02.25’ti.
Beş dakika bekledikten sonra kelepçesini çözdüler.
Kolları iki yana sarktı.
Yaftayı boynundan geçirip göğsüne astılar.
Deniz’de gördüğümüz kasılmalar onda da oldu.
Doktorlar yaklaşıp yokladılar. -Biraz daha bekleyelim,-
dediler.
Saat 02.50’ye kadar beklediler. Sonra görevliler urganı kesip aldılar Yusuf’u darağacından, aynı biçimde yere bir bezin üzerine uzattılar urganıyla, alıp götürdüler.
Bu arada, sonradan Ankara Emniyet Müdürü olduğunu öğrendiğimiz, Yusuf’un orada sorular sorup sıkıştırdığı sivil giyimli adam yanıma sokuldu.
-Yusuf sizi çok iyi tanıyor. Nerede karşılaşmıştınız?-
dedim.
-Hayatta karşılaşmadık Yusuf’la,- dedi adam.
-Hiç görmedim kendisini.-
-Size sorduğu sorulardan, sizi çok iyi tanıdığı anlaşılıyordu,-
dedim.
Karşılık vermedi. Uzaklaştı yanımdan.
Yine döndük başgardiyan odasına. Hüseyin getirilmemişti daha.
Ankara Emniyet Müdürü olduğunu öğrendiğimiz adam yine odadaydı. Yine yanımıza düşmüştü.
-Yusuf’u çok hırçın biri olarak anlatmışlardı.
Hiç de öyle değilmiş,- dedi.
Bunun üzerine odada bulunan, kapı yanındaki masanın önünde oturan bir albay söze karıştı:
-Bu çocukların günahı yok,- dedi. -Bunlar suçluysalar bile yüzde ellidir suçları. Bunlara kıyasla yüzde yüz elli suçlu olan, onlara bu ortamı hazırlayan yönetimin kendisidir.—
Beklenmedik bir tepkiydi bu.
Odada bir sessizlik oldu.
Albay yine konuştu.
-Ben Doğu’da görevliyken, bir kabadayı kasabayı haraca kesmişti. Herkes, onun adını bile ağzına almaktan korkar olmuştu. Düştüm peşine keratanın, yakaladım, aldım getirdim merkeze, yatırdım falakaya, canına okudum. Kuzuya dönmüştü o kabadayı.-
Anlattığı bu kısa öyküye odadakiler güldüler.
Böylece ilk olağan tepkisini hafifletip unutturmuş, düzeltmiş oldu albay.
Hüseyin’i getirdiler. Bildiğimiz Hüseyin’di. Her zamanki Hüseyin Oturdu.
Bir sigara içip içmeyeceğini sorduk.
-İçmeyeyim,- dedi. Ayağındaki lastik ayakkabıları gösterdi. -Söyleyin babama, yarın ayağımda bu lastik ayakkabıları görünce, doğru dürüst bir ayakkabısı bile yokmuş demesin, üzülmesin. Mamak’ta, cezaevinde ayakkabılarımızı giymemize bile fırsat vermediler.
Ayakkabılarım cezaevinde kaldı. Onlara hediyem olsun.-
Üzerinde kazak vardı.
Hüseyin’in ailesinde Alevi dedesi vardır. Arkadaşları bu yüzden onu ‘Dede’ diye çağırırlar.
Dede’nin ayaklarındaki prangalar çözüldü.
Savcı doktorları çağırdı. Aynı soruyu sordu.
Hüseyin’in hiçbir tepkisi olmadı.
Doktorlar, -Yok,- dediler.
Savcı, kararı okudu.
-Bu karar sana mı ait?- dedi. -Karara bir diyeceğin var mı?-
Başını kaldırdı Hüseyin, savcıya baktı, gülümsedi, bir şey demedi.
-Bekletmeyelim Hüseyin’i,- dedi savcı.
Ayağa kaldırdılar. Ceplerini boşalttılar. Onun üzerinden de 21.95 lira çıktı.
Sonra kağıda sarılı üçüncü paketi açtılar ve üçüncü beyaz ölüm gömleğini de Hüseyin’e giydirdiler.
-Hadi Hüseyin,- dedi savcı.
Hüseyin yanımızdan geçerken bize döndü, gülerek,
-Hadi eyvallah,- dedi.
Yürüdü.
Biz de ardından yürüdük. Avluya çıktık.
Sehpaya doğru ilerledi. Masanın üzerine çıktı.
Durdu.
-Tabureye çık!- diye bağırdı savcı.
Hüseyin, savcıya döndü, tükürür gibi,
-Sabırlı ol, çıkacağım,- dedi.
Ve tabureye çıkmadan, masanın üzerinde, yürekli bir sesle bağıra bağıra son sözlerini söyledi:
-Ben hiçbir kişisel çıkar gözetmeden ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için savaştım. Bu an’a kadar bu bayrağı şerefle taşıdım. Bundan böyle bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler. Yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm!-
Tabureye çıktı.
Geçirdiler boynuna ilmiği.
Vurdu tekmeyi Hüseyin tabureye. Olmadı. Bir daha vurdu. Bu kez devirdi tabureyi.
Urganın ucunda bir kez döndü. Tıpkı Yusuf gibi arkasını döndü oradakilere, öylece kaldı.
Saat 03.00’tü.
Aynı şeyler oldu: Eller çözüldü. Nabız yoklandı.
Yafta asıldı boynuna.
Saat 03.25’te urganı kestiler, indirdiler, götürdüler Hüseyin’i de.
Hüseyin’in ölüsü götürüldükten sonra, koridorda,
Emniyet Müdürü olduğunu sonradan öğrendiğimiz adam, bir ‘bayrak’ sözüdür tutturmuş gidiyor.
-Acaba niçin yalnızca Hüseyin bir ‘bayrak’tan söz etti?- diyor.
Ortaya, herkese sorup duruyor bunu. Kimseden bir yanıt alamıyor.
Ama ona -İşkenceler nasıl gidiyor?- diyen Yusuf da yok artık, Yusuf’un en yakın iki sevgili arkadaşı da.

Kaynak: Gülünün Solduğu Akşam

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sait Faik Abasıyanık: “Çarşıya inemem, niçin inemediğimi de anlatmam, uzun sürer…”

Sanki yazı yazmaya yeniden başlıyorum. Aylardan beri elime kalem almadım. Alsaydın sanki bir şey mi yumurtlayacaktın? Sanmam. İyi oldu! Doğrusu...

Kapat