Deniz Gezmiş’in yakalanışı: “Bütün namlular üzerime çevrili. Her namlunun ucunda ben varım”

Bir devrimci nasıl ölmesi gerekiyorsa öyle ölmeli, diyorsun. Doğrusu da bu. Ve daha önce hiç aklıma gelmeyen birtakım anılar geçiyordu gözlerimin önünden. Bir film gibi ve çok hızlı geçiyordu. Örneğin, çocukluk günlerim geliyor gözlerimin önüne. Çocukluğum. Bahçeli bir evimiz vardı; çiçeklerle doluydu bahçemiz. O çiçeklerin arasında oynayışım…
Sonra ansızın bir sevgili. Çok buruk bir duyguydu bu. Sevgili’nin gülüşü, oturuşu, düşünüşü. Kesin ve çok net görüntüler bunlar. Anlık ama kesin ve net görüntüler. Renkli bir film gibi. Sevgili’nin o anda belki de evinde oluşu, sıcacık bir odada oluşu, belki de neşeli oluşu, gülüyor oluşu.

Deniz Gezmiş anlatıyor:

Tarlalardan yürüyorum.
Ondan sonra o çukur hikayesi oldu işte.
Son düştüğüm pusu. Yakalandığım. Tarlada. Bir çukurun içinde.
Tarla. Vıcık vıcık çamur. Karlı çamur. Aralıksız yağmur yağıyor. Sulusepken.
Parkamın başlığını başıma çekiyorum. Ellerim üşüyor. Eldivenlerimi, bir yerlerde, silahımı daha rahat kullanayım diye atmışım. Eldiven de yok. Hava buz gibi.
Bir çukurdayım. Şu içinde bulunduğumuz hücre kadar bir çukur. Ayağa kalkınca yüksekliği göğsüme geliyor.
Çepeçevre sarılmışım.
Bütün arabaların farları çukurun üzerinde. Jeep’lerin üzerine A-4’leri kurmuşlar. Sağıma soluma yağmur gibi mermi yağıyor. Mermiler, saplandığı yerden çamurları savuruyor havaya. Farların aydınlığında, yağan sulusepkeni renklendiriyor havaya savrulan çamurlar. Çukurun dibine arkaüstü çökmüşüm.
Bir torbanın dibinde gibiyim. U harfi gibiyim:
Ayağa kalksam, başım çukurun dışında kalacak. Mermilerden korunmak için ya çömelmek, ya da böyle çukurun dibine arkaüstü çökmek zorundayım.
Çukurun dibi kar.
Yattığım yerden yukarıları seyrediyorum, çukurun apaydınlık üstünü. Sanki donanma fişekleri patlıyor tepemde. Korkunç güzel bir renk cümbüşü.
‘Cıvvv’ diye giriyor çamura mermiler, çamuru savurup dağıtıyor havaya. Farların aydınlattığı sulusepkenle birlikte üstüme başıma sanki renk renk koca bir dünya yağıyor.
Çok güzel bir görüntüydü.
Yarım saat, bir saat kadar sürdü bu.
Mermim çok az. Bir süre sonra bitecek. Daha önce düştüğüm pusularda çok mermi yakmıştım. Yusuf’u ararken, düştüğüm iki pusudan sıyrılmaya çalışırken mermilerin çoğunu yakmıştım.
Ara sıra, doğrulup başımı yavaşça çıkarıyorum boşluktan, bir el ateş ediyorum. Nereye? Boşluğa.
Öldürmek için ateş etmiyorum. Zaten göremiyorum ki. Her yanda güneş gibi yanan farlar. Güneşlerin ortasındayım.
Gecenin içinde, yağmurun altında ve güneşlerin ortasındayım; tam ortasında. Ve rastgele yakıyorum mermiyi.
Aklıma ilk gelen, Mayakovski’nin şu dizeleri oluyor:
Susun artık konuşmacılar Siz savdınız sıranızı Söz sırası mavzer arkadaşta Şimdi o konuşacak.
Bu dizeleri geçiriyorum aklımdan ve doğrulup bir mermi daha yakıyorum. Sonra sinip yine bekliyorum çukurun dibinde.
Neler geçmiyor aklımdan.
İşte orada ölümü de düşündüm. Ölüm pek ürkütücü gelmiyor insana. Yine de ölümü kabul edemiyorsun. Kesin bu.
O ara bilimi falan düşünüyorsun. İki yüzyıl üç yüzyıl sonrasını düşünüyorsun. Bilimin insanlığa getireceği şeyleri. İçinde bulunduğun durum anlamsız geliyor sana, saçma geliyor. Lonesco’nun oyunları gibi bir şey. Yaşaman gerektiğini kavrıyorsun. Bilim almış başını giderken, karşındaki bir yığın insanın ne kadar küçük şeylerle, küçük ve yanlış şeylerle uğraştığını düşünüp acınıyorsun. İçerliyorsun. Hem de ne adına? Kim adına?
İnsanlığın geleceğini ve senin o günleri göremeyeceğini düşünüyorsun. Müthiş hüzün veriyor bu sana.
Bir yanda eşsiz güzellikte bir gelecek, bir yanda bütün o güzellikleri göremeyeceğin duygusu. Nasılsa öleceğim, diye düşünmeye başlıyorsun.
Oysa mermi vardı yanımda daha; azalmıştı ama vardı.
Birazdan bir bomba savuracaklar üzerime, çukurun içine; parçalanıp gideceğim, diyordum. Ölüp gideceksin. İlk anda ölmeyi istemiyordum, hiç istemiyordum; yani birdenbire. Belki yaralanmayı, rahat ve yavaş bir ölümü belki.
Sonra, dünyanın dört bir yanında ölen bir sürü yurtseveri, devrimciyi düşünüyorsun ve bir ara rahat bir ölümü düşünmüş olmaktan utanır gibi oluyorsun.
Bir devrimci nasıl ölmesi gerekiyorsa öyle ölmeli, diyorsun. Doğrusu da bu.
Ve daha önce hiç aklıma gelmeyen birtakım anılar geçiyordu gözlerimin önünden. Bir film gibi ve çok hızlı geçiyordu.
Örneğin, çocukluk günlerim geliyor gözlerimin önüne. Çocukluğum. Bahçeli bir evimiz vardı; çiçeklerle doluydu bahçemiz. O çiçeklerin arasında oynayışım…
Sonra ansızın bir sevgili. Çok buruk bir duyguydu bu. Sevgili’nin gülüşü, oturuşu, düşünüşü.
Kesin ve çok net görüntüler bunlar. Anlık ama kesin ve net görüntüler. Renkli bir film gibi.
Sevgili’nin o anda belki de evinde oluşu, sıcacık bir odada oluşu, belki de neşeli oluşu, gülüyor oluşu.
Ve bütün bu hatırlananlara karşı, yaşayanlara karşı içinde küçük de olsa bir kıskançlık.
Daha bir sürü görüntü: Üniversite günleri, Beyazıt Alanı, Beyazıt’ın ara sokakları, polisle çatışmalar,
öbür arkadaşlar. Sonra, hani gazetelerde sosyete dedikoduları çıkar ya, onlar geliyor aklıma, o haberlerdeki kişiler.
Ve ansızın, ölmemek, yaşamak ve savaşmak isteği yine. Bunlar yeniden kabarıveriyor, büyüyor içinde.
Düşman bildiklerinle savaşmak, onlarla mücadele etmek isteği.
Sonra ölen arkadaşlarım geldi aklıma. Daha çok da Taylan’ı hatırladım orada. Sonra Filistin’deki çocukları.
Ansızın çok gülünç bir şey de geliyordu aklıma.
Ve en önemlisi, kantinlerde, Siyasal Bilgiler Fakültesi kantininde filan ‘halk savaşı’ üzerine tartışanları, sıcacık çaylarını içerek tartışanları, mangalda kül bırakmayanları geçirdim kafamdan o an; garip bir öfkeyle.
Gülünç geliyor bütün bunlar sana; alabildiğıne hüzünleniyorsun. Müthiş canın sıkılıyor.
Çok kısa süreler içinde bunları geçiriyorsun kafandan bir bir ve dört bir yanın sarılmış. Çukurdasın.
Elli altmış metre kadar ötendeler.
Tam bir çemberin ortasındasın.
Arada silah sesleri kesiliyor ve
-Teslim ol!- sesi duyuluyor.
Başımı yavaşça çukurdan çıkarıp, sesin geldiği yöne bir kurşun sıkıyorum, yine siniyorum çukurun dibine.
Çukurun çeperinde çalılar var, dibinde kar.
Birkaç mermim kalmış.
Son mermiyi kendin için saklamak istiyorsun.
Gerekirse vuracaksın kendini, son mermiyi kendine sıkacaksın; ellerine düşmemek için.
Bunu düşünürken, gariptir ama, ölüm korkusu
yok. En küçük bir çekinme yok. Namluyu çevireceksin kendine, basacaksın tetiğe, tamam. Çok rahat bu.
Namluyu şakağına dayayacaksın ya da ağzına.
Kurşunu yüreğine sıkmak. İçin elvermiyor buna.
Yüreğine kıyamıyorsun. Yürek, garip bir değer kazanıyor orada.
Kendi kendime orada, namluyu ağzıma sokup öleceğimi, acı duymayacağımı, böylece kurtulacağımı falan da düşünüyordum. Ama bir de bunun, işin kolayına kaçmak olduğu geliyor aklına. Vazgeçiyorsun.
İki mermim kalmıştı. Mermiler tükenince çukurdan çıkmayı düşündüm.
Başım dik çıkacağım.
Vururlarsa vuracaklar.
Başım dik gideceğim ölüme.
Ama ya vurmazlarsa?
O zaman yakalayıp işkence falan yapacaklar sana.
İşkence, yine de kolay geliyor. Bir gün boyunca sürerse dayanabilirsin. Onun acısı nasıl olsa geçer.
Zaman nasıl olsa akıp geçecek, işkencenin acıları da nasıl olsa bir süre sonra silinecek, kalmayacak, diye düşünüyorsun. On beş gün önce işkence görseydim, şimdiye çoktan geçmiş olacaktı, unutmuş olacaktım.
Bunları düşündüm orada.
Kararlıydım. Dayanacaktım işkenceye. Konuşturamayacaklardı beni, çözülmeyecektim. Kesin kararlıydım bu konuda.
Silahımı attım birden. O ara ateş de kesilmişti:
-Çıkıyorum!- diye bağırdım.
Çıktım.
Ateş eden olmadı.
Parkamın başlığını sıyırıp geriye attım. Başım dik. Bir elim cebimde, boş tabancamda. Boş, ama olsun.
Umursamaz bir hava takındım. Oysa her an bir mermi bekliyorum, her an bir mermi gelip bir yerime saplanacak diye bekliyorum; ha geldi ha gelecek diye.
Elim, cebimdeki tabancayı sımsıkı tutuyor. Halka teslim edilebilirim. Boş tabanca o zaman gerekli olabilir. Linç falan geçiyor aklımdan. Sımsıkı sarılmışım
tabancama.
-Dur!- falan diyorlar.
Bir yığın şey söylüyorlar.
Artık duymuyorum söylenenleri, anlamıyorum. Biliyorum, görüyorum, seziyorum: bütün namlular üzerime çevrili. Her namlunun ucunda ben varım.
Müthiş ürpertici bir şey, ama müthiş de gurur verici bir şey.
Kum gibi asker kaynıyor çevrede.
Tarladan yola iniyorum. Gemerek’e giden yol.
Gemerek yönünde yürüyorum. Hala her an bir kurşun bekliyor bedenim. Etimle kemiğimle bekliyorum.
-Kayseri Emniyet Amiriyim!- diyor bir ses. -Seni teslim alıyorum!-
Tepkim büyük oluyor. Hiç tasarlamadığım bir tepki bu.
Düşünmediğim, beklenmedik bir tepki. Elimi cebimden çıkarır gibi yapıyorum. Uzaklaşıveriyor.
Yürüyorum.
Bir albay çıkıyor yoluma. Yumuşak bir sesle:
-Teslim ol Deniz,- diyor.
Tatlı bir ses. Belli ki radikal biri. Rahatlıyorum.
Öyleyse yalnız değilim. Yanımda bizlere yakın biri var.
Bir arabaya binip yola koyuluyoruz.
Yakalandığımda saat gecenin 02.30’u falandı. Beni alıp doğruca Kayseri’ye götürdüler. Ellerim kelepçeli. İki yanımdaki iki iri adama kelepçelemişlerdi beni.
Yolda boyuna soruyorlar.
Konuşmuyorum.
Kayseri’ye varıyoruz.
Geceyarısı.

Erdal Öz – Gülünün Solduğu Akşam

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Alevi-Bektaşiliğin Tarihi Kökenleri: Bektaşi-Kızılbaş Bölünmesi ve Neticeleri – İrene Melikoff

Bektaşiliği belirtmeye çalışırsak, Bektaşilik her şeyden evvel bir Türk halk dini olduğunu söyleyebiliriz. XIII. Asırdan itibaren Anadolu'da gelişmeye başladı. Sonraki...

Kapat