“Çoğunluk ne kadar acımasız olabiliyor…” Yangınlar – Cemal Süreya ve Ece Ayhan

Ece Ayhan – Bir yangın geceleyin çıkmışsa ya da geceleyin oluyorsa ve hele mevsim kışsa; biz çocuklar, kopiller, fırlamalar için izlenmesi gerçekten bulunmaz bir olaydır, yani adeta bir şenlik! (Bütün omurgalılar içinde çocukluğu en uzun süren insan yavrusu olan.) Çocuklar zaten bir gariptir. Sözgelimi bir insanın ömründe yangından hemen bir sonraki felaket basamağı olan ‘ölüm’ün cenaze töreni bile çocuklarca hoş karşılanabilir. Sevinçle karşılandığı da olmuştur. (Geçen yıl benim ev yanmıştı, ertesi günü ilginçtir üç-dört yüzlü bir arkadaş, otuz şu kadar yıllık bir arkadaşlığı haberi duyar duymaz hemen ayaklar altına alabilmişti. Bundan sonra söz edeceğim.)

Cemal Süreya – Benim aniatacağım ise ‘gündüz’ yangınıdır. Bilecik.

E. A. – Evet, o zamanlar benim için dünyanın başkenti olan Beyoğlu’nda, yarı-Pera’da, Sakızağacı’nda oturuyoruz. 1944-45 yılları.

Geçenlerde, ‘yukarı’daki Dolapdere’ye ‘çıkıp’, benim Mor Kilise dediğim ve arkadaki yan bahçe duvarına şimdi “Allah’a inanan çöp almaz!” yazılı Evangelistra Rum Ortadoks Kilisesi’nin bekçisine (ya da kapıcısına) geçmişteki bu yangının tarihini sormuştum. Bekçi bana “Evet, olmuş ama ben o zaman Adalar’daydım (acaba Bozcaada mı? İmroz mu? Yoksa benim kullanışımla Şehzade Adaları? ‘Onlar’ın kullanışıyla keten astarlı Prens Adaları mı?) ve küçüktüm, kesin tarihini bilemeyeceğim” karşılığını vermişti.

Yangın!

Yangın varmış!

Kilise!

Nasıl yokuş aşağı Yenişehir’e doğru yelyeperek koşuşmuştuk Sakızağacı’ndan. Varınca oradan da az sağa sapıyorsun ve Dolapdere ve işte kulelerini cayır cayır alevler sarmış Evangelistra Kilisesi! Yanıyor!

Bütün ahali evlerinden dışarı uğramış: Rum, Ermeni, Türk, Kürt, Ortadoks, Katolik, Protestan, Yehova Şahitleri, Süryani, Keldani.. vs.

Kulaksız da, Hacıhüsrev de ‘götüoturu’ oradaydı.

– ‘Kalabalık’ – kalabalığı, kalabalıkta açıkça ya da silik olarak gördüğüm kimseleri siyah-beyaz çekilmiş bir toplu fotoğraf gibi anlatacağım, aniatıyorum – anlatılır:

Geçen ayki konuşmamda da söylemiştim: Kalabalık arasında kendisi İskenderiyeli ama anası İstanbullu olan Konstantinos Kavafis’e, bir kavafın oğluna benzeyen uzunca boylu zayıf bir adam vardı. Şimdi öğrendim ki Kavafis’in babası da İstanbulludur ve kendisi bir kavafın oğlu değil torunudur! At gibi de incedir. Hem aile içinde dendiği gibi ‘Konstantinos Amca’, çocukların yüzleri varken niye doğrudan doğruya yangına baksın ki?

C. S. –Başka kimler vardı?

E. A. –Bende, belleğimde yalnız arabı kalmış bu fotoğrafta, sararmış;

Yenişehir ovasının başında Tatlı Badem Sokak’ta Leh Adama Mickiewicz’in geçmişte oturduğu evde oturanlar;

Ziba’dan elleri ceplerinde boş dönerlerken Sait Faik ile ressam Cihat Burak;

O günlerde Şişli Terakki’de (ya da lşık Lisesi’nde) yatılı okuyan (sonraları Maya Sanat Galerisi’ni yönetirken ressam Nevin Çokay’la evlenen) Nejat Çokay; bir ‘marjinal insan’ Robert Steiner: ‘Marjinal ressam’ Aktedron Fikret ve biraz içki kültürü bulunan herkesin tanıdığı ilginç Patriyot Hayati;

‘Kızlar’ıyla, ve ilerde ölümü ya da öldürülmesi onun elinden olacak, menekşe gözlü, Ceylan adlı sevgilisiyle ‘fakir anası’ Çanakkaleli Melahat (Geçilmez); bir mahfelde yapılan ‘gece’den dönmekte olan Polis Bandosu; polis müdürü Demir Ahmet, bir pusulayla dergiler kapatan Muzaffer Akalın;

Ressam ‘Lebon’ Hamit Görele; Zeyrek Orta’da resim öğretmeni yontucu Ratip Tahir Acudoğu; aynı okulda yalnız Wagner operalarının konularını anlatan müzik öğretmeni Demirhan Altuğ;

O sırada, müzik âşığı ve sonradan Orkestra dergisini çıkaracak olan Panoyot Abacı’nın ‘familya’sını ziyarete gelmiş Societa Operaya İtaliano yönetim kurulu üyeleri;

‘Turing Klöb’den kurşunkalemiyle, ayakta gazete bulmacası çözmeye çalışan ‘maruni’ Sait Naum Duhhani;

Tayyare Sineması’nda oynayan Ayzenştany’ın Şimal Hücum Taburu’ndan yeni çıkmış Naki Turan Tekinsav;

‘Alabanda’ revüsü için lacivertler giyinmiş ‘Sultan Hamit Düşerken’ romanının yazan Nahit Sırrı Örik;

Aslında Montevideo’daki gibi bir ‘horoz dövüşü’ kapışması arayan, kavasıyla bir İstanbul Konsolosu (‘Mor Kilise’ yangını 1946’dan önceyse İngiliz, sonraysa sağlama Amerikan olur); İstiklal Caddesi’nde sinema kapılarında ‘gece devriyesi’ şişman ve şaşı ‘kadın’; koltuk değnekleriyle İş’e çıkan Beyaz Rus Madam; dolaşımdaki ‘kadınlardan’ bıyıklı Küçük Stella; müşteri beklerken oynadıkları tombalada kendisine hep ‘çinko’ çıktığı için “Ben zaten talihsiz bir kadınım!” diyerek ağlayan Tatar Necla, çekik gözleriyle;

Kavafis’in annesinin akrabası olan mücevherci Fotiadis ve ailesi;

Çiçekçi ivan Milinsky ve ailesi;

Tarlabaşı ve Sakızağacı’nın kesiştiği köşede yaz-kış hiç çıkarmadığı asker ceketiyle manavlık eden o Arnavut kadın;

Yanan kilise Rum Ortodoks Kilisesi olduğu için Abanos’tan geceliğiyle (ama başını siyah-mor arası eski Gürün şalıyla örtmüş) 2 numaradaki Afrodit, mamasıyla;

Sakızağacı’ndaki 31 numaradaki Asvaazin Ermeni Kilisesi Katolik olduğu için ne olur ne olmaz diye yine de küçük zangocunu göndermişti, papazlar gelmemişti; (geçenlerde de Sakızağacı 33’ün merdivenlerinde geceleri geçiren 85 yaşındaki kadın Ermeni’ydi ama Ortodoks çıktığı için ilgilenilmemişti; ‘çoğunluk’ tarihte de, günümüzde de ne kadar acımasız olabiliyor;

Yaşı uygun olsaydı. Yeni Marjinaller’den Nilgün Marmara da, inanıyorum ki, işini gücünü bırakıp karşı kaldırımda yerini alır, yani fotoğrafın içine gelirdi.

Sitare Ağaoğlu (Taşpınar), yıllar sonra, bu Evangelistra Kilisesi’nin Elmadağ’da otururken ‘yukardan’ ince nakış gibi güzel bir resmini yapmıştı, hem de benim mor renklerimle.

C. S. –İlkokul üçteyim; yok yok dörtte. Bilecik’teki bir bankada (TC Ziraat Bankası) yangın çıktı. Benim gördüğüm ilk yangındı o. Bilecik’in kent içi nüfusu o günlerde 2000. Bütün kent, yangını baştan sona izledi. Üç dört katlı bir yapıydı Ziraat Bankası. Üst katları lojman. Bir sürü eşya atıldı aşağıya.

Hiç unutmam, ertesi gün yangın artıkları arasında bir kitap bulmuştum: Ev Doktoru. Yazarı Dr. Nuri Ergene. Cildi kopmuş ve bir kısmı yanmış olan bu el kitabını belki yüz kez okumuşumdur. Hele bazı bölümlerini.

Uyuz olmuştum. Ev Doktoru’nda uyuzla ilgili bölüm en fazla 10 satır. O 10 satırın altında anlamlar, bilgiler, ipuçları arardım. Kitaba göre uyuz böceği derinin altında yollar, kanallar açıp gidermiş. Geceleri uyanır ellerimin, kollarımın delik deşik edildiğini düşünürdüm.

Tifüs salgını da var o sıra. İkinci Dünya Savaşı yılları. Filmlerdeki kolera sahnelerini anımsatan olaylara tanık oluyorduk. Sokakta tifüsten ölmüş bir iki adam gördüm. Bir depocuktan ve iki tekerlekten ibaret ‘etüv’ arabası pazar yerinin hemen orda her şeye hazır dururdu. Üstündeki ‘etüv’ yazısıyla deposu ürkünç gelirdi bana bu aracın.

Olaylar, adları ve ayrıntıları nasıl da derin çizgilerle kazıyor belleğe! Yangından ötürü Ziraat Bankası müdür yardımcısının kızının adı hâlâ aklımda: Ayten. Tifüsten ötürü de belediye şoförünün adı: Işık Mehmet.

Ev Doktoru yazarı Dr. Nuri Ergene çoktan ölmüş. Ölümünden yıllar sonra aramızda bir çeşit akrabalık bağı da oluşacak onunla.

Yoksa Cep Doktoru muydu kitabın adı?

Tifüs deyince kendini asmış adamlar da gelir aklıma. O günlerde bir pazarcı parkta kendini asmıştı. Bizim sınıftan bir kızın iki yıl sonra Ali Bey adlı bir ipek imalathanesi sahibiyle (adam ellilik) adı çıkacaktı. Şöyle bir türkü yakmışlardı:

“Ali Beyin hırkası
Dırt dırt eder arkası.”

Kız on iki yaşında.

O yangın için okuldaki duvar gazetesine ”Yangın” başlıklı bir yazı yazmış, yangını gösteren bir de resim yapmıştım…

Bilecik, bağ bahçe.

Bir üvey anam var. Adı Esma.

Kız kardeşimi saçından kavrayıp kuyuya sarkıtan kadın.

Şiirin Altın Çağı
Şehir dergisinde Şubat 1988 tarihinde “Kıyı Bucak” başlığı ile yayımlanmış bir Cemal Süreya – Ece Ayhan konuşmasının 4. bölümü

Yorum yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Önceki yazıyı okuyun:
İnsan sesinin büyüsü; Zulal “Notes to a crane” albümü ve seçilmiş şarkıları

Kapat